Turk J Anaesthesiol Reanim: 45 (5)
Cilt: 45  Sayı: 5 - Ekim 2017
Özetleri Gizle | << Geri
DEBATE
1.
Intensive Care Medicine: Enterprise and Journey
Jozef Kesecioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2017.200901  Sayfalar 245 - 246 (62 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

2.
Educational and Training Programs in Intensive Care Medicine are the Right Way
Lorenzo Ball, Chiara Riforgiato, Paolo Pelosi
doi: 10.5152/TJAR.2017.200902  Sayfalar 247 - 248 (58 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

EDITORYAL YORUM
3.
Spinal Anestezi Altında Sezaryen Yapılacak Gebelerde Sedasyon İçin Dexmedetomidin Kullanmalı mıyız?
Should We Use Dexmedetomidine for Sedation in Parturients Undergoing Caesarean Section Under Spinal Anaesthesia?
Andrea Cortegiani, Giuseppe Accurso, Cesare Gregoretti
doi: 10.5152/TJAR.2017.0457812  Sayfalar 249 - 250 (88 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

DERLEME
4.
Yoğun Bakımda Nütrisyon Tedavisine Farklı Bir Yaklaşım: Nütrisyon Yazılımı (ICNUS)
A Different Approach to the Nutritional Therapy in Intensive Care Units: Nutrition Software (ICNUS)
Mois Bahar
doi: 10.5152/TJAR.2017.190901  Sayfalar 251 - 259 (76 kere görüntülendi)
Yoğun bakım birimlerinde yoğun organ destekleri almakta olan hastaların aynı zamanda nütrisyon tedavileri de birarada yürütülmektedir. Çok miktarda kopuk kopuk farklı cihazlardan gelen verilerin kağıt ve dosyalara geçirilmesiyle zorluklar ve yanlış kayıtlar ortaya çıkabilmektedir. Yoğun bakıma özgü bir yazılım sistemi, yoğun bakım hastalarının takip ve tedavisinde büyük avantajlar sağlamaktadır. Birimimizde kullanmakta olduğumuz yazılım sistemimizde nütrisyon rejimini belirlemek, enerji hedefine erişmek, olası yanlışları saptayarak düzeltmek, olumsuzluk yaratabilecek etkenleri azaltmak, doğru enerji değerlerine yaklaşmak ve malnütrisyon riskinden hastalarımızı uzak tutmak amacıyla farklı bir yaklaşımın gerekli olduğunu saptadık ve yoğun bakım yazılımı içinde ICNUS (Intensive Care Nutrition Software) adını verdiğimiz nütrisyon ile ilgili bir bölüm geliştirdik. Bu yazıda VKV Amerikan Hastanesi yoğun bakım ünitemizde 2 yıla yakın bir süredir kullanılmakta olan ICNUS’ un özelliklerini ve kullanımıyla elde ettiğimiz avantajları yoğun bakımla uğraşanlarla paylaşmak istedik.
Critically ill patients receive nutritional support in addition to extensive organ support therapies in the intensive care units. The transcription of the data obtained by multiple devices from a wide spectrum of usage areas is a challenging process and is prone to errors. Software specifically designed for usage in intensive care units do offer numerous advantages. Primarily, it facilitates to improve the management of time and workflow for the benefit of patients. Therefore, we believed that a different approach was needed for the nutritional regime of our critically ill patients. Following nearly 2 years of research, we developed and implemented the Intensive Care Nutrition Software (ICNUS), which is explained in this article.

KLINIK ARAŞTIRMA
5.
Spinal Anestezi Altında Sezaryen Doğum Ameliyatı Olan Gebelerde Yeterli Sedasyonu Başlatmak İçin Etkin Deksmedetomidin Yükleme Dozu
Effective Loading Dose of Dexmedetomidine to Induce Adequate Sedation in Parturients Undergoing Caesarean Section Under Spinal Anaesthesia
Jinguo Wang, Zhanyang Han, Honglan Zhou, Na Wang, Haichun Ma
doi: 10.5152/TJAR.2017.04578  Sayfalar 260 - 263 (53 kere görüntülendi)
Amaç: Çalışmanın amacı, anestezi altında yapılan sezaryen ameliyatında etkin deksmedetomidin dozunu hesaplamaktır.
Yöntemler: Spinal anestezi altında sezaryen doğum planlanan ardışık gebeler çalışmaya dahil edildi. Yukarı-aşağı (up-down) yöntemi kullanılarak ve 1,0 μg kg−1 dozla başlayıp 0,1 μg kg−1 doz değerinde değişiklikler yaparak deksmedetomidin yükleme dozu değerlendirildi. Tüm gebelerde, deksmedetomidin yükleme dozu 10 dakika boyunca venöz yolla uygulandı ve daha sonra idame dozuna 0,3 μg kg−1 s−1 oranında başlanıldı. Ramsay sedasyon skoru ≥3, yeterli sedasyon değeri olarak tanımlandı. ED50 ve ED95 deksmedetomidin yükleme dozu probit regresyon analizi kullanılarak hesaplandı.
Bulgular: Yeterli sedasyon için ED50 ve ED95 deksmedetomidin yükleme dozu sırasıyla 0,82 μg kg−1 (%95 güven aralığı (GA) 0,73- 0,89 μg kg−1) ve 0,96 μg kg−1 (%95 GA 0,90-1,39 μg kg−1) olarak bulundu.
Sonuç: Spinal anestezi altında yapılan sezaryen doğum ameliyatında yeterli sedasyona ulaşmak için ED50 ve ED95 deksmedetomidin yükleme dozları 0,82 μg kg−1 ve 0,96 μg kg−1 olarak değerlendirildi.
Objective: To calculate the effective dose (ED) of dexmedetomidine for caesarean section under spinal anaesthesia.
Methods: Consecutive parturients scheduled for caesarean section under spinal anaesthesia were included. The loading dose of dexmedetomidine was evaluated using the up-and-down method, starting at 1.0 μg kg−1 and a step size of 0.1 μg kg−1. The loading dexmedetomidine was administrated by the venous route for 10 min, and afterwards a maintenance dose began at a rate of 0.3 μg kg−1 h−1 in all parturients. Adequate sedation was defined as a Ramsay sedation score ≥3. The ED50 and ED95 of loading dexmedetomidine were calculated using probit regression.
Results: The ED50 and ED95 of loading dexmedetomidine for adequate sedation were 0.82 μg kg−1 (95% confidence intervals [CI] 0.73–0.89 μg kg−1) and 0.96 μg kg−1 (95% CI 0.90–1.39 μg kg−1), respectively.
Conclusion: The ED50 and ED95 of loading dexmedetomidine to achieve adequate sedation were 0.82 μg kg−1 and 0.96 μg kg−1 for caesarean section under spinal anaesthesia.

6.
Sevofluran Erişkinlerde Burun Epitel Hücrelerinde Mikroçekirdek Oluşumunu İndükleyebilir mi?
Can Sevoflurane Induce Micronuclei Formation in Nasal Epithelial Cells of Adult Patients?
Elvin Kesimci, Erdem Çoşkun, Gökçer Uğur, Togay Müderris, Seval İzdeş, Bensu Karahalil
doi: 10.5152/TJAR.2017.09475  Sayfalar 264 - 269 (55 kere görüntülendi)
Amaç: Volatil anestezikler, solunum yollarında bronkosiliyer klirensi doz ve zamana bağlı olarak inhibe edebilirler. Bunun yanında kronik maruziyete bağlı olası mutajenik ve karsinojenik etkilerinin de olduğu tahmin edilmektedir. Bu çalışmada sevofluran anestezisi uygulanan hastaların burun epitelinde genotoksisite testlerinden biri olan mikroçekirdek oluşumunu araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Çalışma, sevofluran ile genel anestezi altında elektif, minör ve kısa cerrahi girişim uygulanan 37 yetişkin hastanın (18-65 yaş) burun epitel hücrelerindeki mikroçekirdek analizi ile gerçekleştirildi. Anestezi indüksiyon ve idamesinde sevofluran sırasıyla %8 (6 L dk-1 oksijen içinde) ve %2 inspirasyon konsantrasyonlarında (oksijen-hava karışımı içinde) kullanıldı. Burun epitel örnekleri, anestezi indüksiyonu öncesi (T1), anesteziden derlenme sonrasında postanestezi bakım ünitesinde (T2) ve postoperatif 21. günde (T3) olacak şekilde üç ayrı zamanda toplandı.
Bulgular: Sevofluran, burun epitel hücrelerinde ortalama mikroçekirdek frekanslarında (‰) T2 (6,97±2,33) ve T3’te (6,22±2,47), T1'e (3,84±1,89) göre anlamlı artışa yol açmıştır (p<0,001). Hastalar yaş (>40 veya <40 yaş) veya cinsiyete göre değerlendirildiklerinde benzer sonuçlar gözlenmiştir.
Sonuç: Sevofluran anestezisinin kısa süreli uygulanması, hasta popülasyonunun burun epitel hücrelerinde mikroçekirdek oluşumunu başlatmaktadır. Sevoflurana bağlı gelişen MÇ oluşumların uzun dönem sonuçları veya klinik anlamlılığı için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Farklı risk gruplarında ve cerrahi protokollerde uzun süreli volatil anestezik ajan uygulamasının güvenilirliği tartışılmalıdır.
Objective: Volatile anaesthetics can inhibit the bronchociliary clearence in a dose- and time-dependend way. Moreover, they can have potential mutagenic/carcinogenic effects under chronic exposure. A genotoxicity test -micronuclei assay- was carried out in nasal epithelial cells to analyze the genotoxic effect of sevoflurane in adult patients undergoing general anesthesia.
Methods: In this study, micronucleus (MN) assay was conducted using nasal epithelial cells of 37 adult patients (age, 18–65 years) who underwent elective, minor, short surgical procedures under general anaesthesia with sevoflurane. Anaesthesia was induced and maintained using 8% sevoflurane (in 6 L min−1 of oxygen) and an inspired concentration of 2% in O2–air mixture, respectively. Nasal epithelial samples were collected at three time points: before anaesthesia induction (T1), after recovery from anaesthesia in the postanaesthesia care unit (T2) and on postoperative day 21 (T3).
Results: Sevoflurane significantly increased mean MN (‰) frequencies in nasal epithelial cells at T2 (6.97±2.33) and T3 (6.22±2.47) compared with those at T1 (3.84±1.89) (p<0.001). Similar result were observed for MN frequencies if the patients were analysed with regard to age (>40 or <40 years) or sex.
Conclusion: Short-term administration of sevoflurane anaesthesia induces MN formation in nasal epithelial cells of this patient population. Further studies are required for evaluation of the results. The prolonged administration of volatile anaesthetics in various risk groups and surgical protocols should be conducted for evaluating their safety.

7.
Rutin Cerrahi İşlemlerde I-Gel Supraglottik Havayolu Aracı ile Kaflı Endotrakeal Tüp Kullanımının Basınç Kontrollü Ventilasyon Açısından Klinik Karşılaştırması
Clinical Comparison of I-Gel Supraglottic Airway Device and Cuffed Endotracheal Tube for Pressure-Controlled Ventilation During Routine Surgical Procedures
Ankur Dhanda, Shalendra Singh, Anju R. Bhalotra, Siddharth Chavali
doi: 10.5152/TJAR.2017.44711  Sayfalar 270 - 276 (55 kere görüntülendi)
Amaç: Son zamanlarda kısa cerrahi işlemlerde supraglottik havayolu araçlarının endotrakeal tüplere (ETT) göre daha çok kullanımı yönünde bir eğilim vardır. Bu çalışmada, rutin cerrahi işlemlerde supraglottik bir havayolu aracı olan i-gel kullanımının basınç kontrollü ventilasyon (PCV) açısından uygunluğu değerlendirilmektedir.
Yöntemler: Bu prospektif randomize ve çift-kör çalışma için, 60 hastada havayolu yönetimi I-gel (Grup I) veya kaflı trakeal tüp (Grup E) ile yapıldı. Bu cihazların yerleştirilmesinden önce, yerleştirilmesi sırasında ve yerleştirilmesinden sonra hastalar yerleştirme zamanı, deneme sayısı, yerleştirme kolaylığı ve hemodinamik parametreler açısından değerlendirildi. Havayolu kaçak testleri, kaçak hacmi ve kaçak fraksiyonu 15, 20 ve 25 cm H2O PCV’de ölçüldü ve faringolaringeal morbidite postoperatif olarak değerlendirildi.
Bulgular: I-gel’in yerleştirilmesinin trakeal tüpe kıyasla daha kolay olduğu görüldü (p=0,0056). Trakeal tüpün yerleştirilmesinin ardından ilk dakikalarda, kalp atım hızı ve ortalama arteryel basınçtaki artış oranının daha yüksek olduğu izlendi (p<0,001) ve sonrasında iki grup arasında benzer seviyeye geldi. Kaçak hacmi ve kaçak fraksiyonu 15 cm H2O PCV’de her iki grupta benzerdi, ancak 20 ve 25 H2O PCV’de anlamlı farklılık gözlendi (p=0,232, p<0,001, p<0,001). Otuz dakika sonra, gruplar arasındaki kaçak hacmi ve kaçak fraksiyonu değerleri 15 cm H2O PCV’de (p=0,495, p=0,104) benzer iken, 20 ve 25 H2O PCV’de (p<0,001, p<0,001) değildi. Faringolaringeal morbidite oranı I-gel grubunda anlamlı ölçüde daha düşük bulundu.
Sonuç: I-gel supraglottik havayolu aracı, basınç değerleri 15 ile 20 cm H2O arasında olduğu takdirde, kaflı ETT’ye karşı makul bir alternatif olmaktadır.
Objective: Recently, there has been a trend favouring the use of supraglottic airway devices over endotracheal tubes (ETT) during short surgical procedures. In this study, we are going to assess the suitability of one such supraglottic airway device, i-gel, for pressure- controlled ventilation (PCV) during routine surgical procedures.
Methods: The airway management for 60 patients was done with either i-gel (Group I) or cuffed tracheal tube (Group E) for this prospective, randomised, double-blinded study. Insertion time, number of attempts, ease of insertion and haemodynamic monitoring were recorded before, during and after insertion of these devices. Airway leak tests, leak volume and leak fraction were measured at 15, 20 and 25 cm H2O PCV, and pharyngolaryngeal morbidity was evaluated postoperatively.
Results: I-gel is easier to insert than a tracheal tube (p=0.0056). The increase in heart rate and MAP was higher following insertion of tracheal tube in the first few minutes (p<0.001) and subsequently became comparable between the two groups. The leak volume and leak fraction between the two groups were comparable at 15 cm H2O PCV, but significant difference was seen at 20 and 25 H2O PCV between the two groups (p=0.232, p<0.001, p<0.001). Thirty minutes later, the leak volume and leak fraction between groups were comparable at 15 cm H2O PCV (p=0.495, p=0.104) but not at 20 and 25 H2O PCV (p<0.001, p<0.001). Pharyngolaryngeal morbidity was significantly lesser in the i-gel group.
Conclusion: I-gel provides a reasonable alternative to cuffed ETT for pressure-controlled ventilation provided the pressures can be limited to 15 to 20 cm H2O.

8.
Metilen Tetrahidrofolat Redüktaz Eksikliği: Pediyatrik Anestezide Gizli Risk
Methylene Tetrahydrofolate Reductase Deficiency: the Hidden Risk in Paediatric Anaesthesia
Zeynep Nur Orhon, Emine Nursen Koltka, Sevil Tüfekçi, Çiğdem Buldağ, Alperen Kısa, Çiğdem Ulukaya Durakbaşa, Melek Çelik
doi: 10.5152/TJAR.2017.68366  Sayfalar 277 - 81 (326 kere görüntülendi)
Amaç: Metilen hidrofolat redüktaz (MTHFR) eksikliği vücutta artmış homosistein seviyeleri ile sonuçlanan otozomal resesif bir bozukluktur. Hiperhomosisteinemi venöz ve arteriyel tromboza zemin hazırlar ve iskemik olaylara neden olur. İnsidans bazı ülkelerde %40’a kadar çıkar. Bu çalışmada MTHFR eksikliği olan çocuklarda anestezik ajanların etkisini değerlendirmeyi ve konuyu meslektaşlarımıza hatırlatmayı amaçladık.
Yöntemler: Tek merkezde, on aylık bir periyoda cerrahi uygulanan ve MTHFR enzim eksikliği bulunan on iki hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik veriler, cerrahi öncesi ve sonrası homosistein seviyeleri, anestezi uygulaması ve postoperatif komplikasyonlar kaydedildi.
Bulgular: Dört hastada hem anestezi indüksiyonu hem de total intravenöz anestezi (TIVA) için propofol kullanıldı. Sekiz hasta anestezi indüksiyonu ve idamesi için sevofluran aldı. Hiçbir hastada azot protoksit (N2O) kullanılmadı. Preoperatif ve postoperatif homosistein seviyeleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Operasyondan yirmi dört saat sonra homosistein seviyeleri normal sınırlar içindeydi. Herhangi bir komplikasyon gözlenmedi.
Sonuç: MTHFR eksikliği olan hastaların homosistein seviyeleri üzerine sevofluran ve propofolün zararlı etkisi yoktur. Bu hastaların anestezisinde azot protoksitten kaçınılması anahtar noktadır.
Objective: Methylene tetrahydrofolate reductase (MTHFR) deficiency is an autosomal recessive disorder that results in increased homocysteine levels in the body. Hyperhomocysteinemia causes a predisposition to venous and arterial thrombosis and ischaemic insults. The incidence of the deficiency is around 40% in some countries. In this study, we aimed to evaluate the effects of anaesthetic agents in children with MTHFR deficiency.
Methods: Twelve paediatric patients with an MTHFR enzyme deficiency who underwent surgery in a ten-month period in a single centre were retrospectively evaluated. Demographic data, homocysteine levels before and after surgery, anaesthesia management and postoperative complications were recorded.
Results: In four patients, propofol was used both for anaesthesia induction and total intravenous anaesthesia (TIVA). Eight patients received sevoflurane for both induction and maintenance of anaesthesia. Nitrous oxide (N2O) was not used in any patients.There was not a significant difference between the preoperative and postoperative homocysteine levels (p>0.05). Twenty-four hours after the surgery, the homocysteine levels were within normal limits. No complications were observed.
Conclusion: Sevoflurane and propofol have no deleterious effects on homocysteine levels in patients with MTHFR deficiency. Avoidance of N2O is the key point for anaesthetic consideration regarding these patients.

9.
Laparoskopik-Ayarlanabilir Gastrik Band Ameliyatı Sonrası Ambulatuvar Sonuca Etki Eden Perioperatif Faktörler
Perioperative Factors Affecting Ambulatory Outcomes Following Laparoscopic-Adjustable Gastric Banding
Mirsad Dupanovic, Ron Krebill, Iris Dupanovic, John Nachtigal, Melissa Rockford, Walter Orr
doi: 10.5152/TJAR.2017.70037  Sayfalar 282 - 288 (73 kere görüntülendi)
Amaç: Morbid obez hastalar geleneksel olarak bariatrik cerrahi sonrası yatırılarak takip edilirler. Ancak, laparoskopik-ayarlanabilir gastrik band (LAGB) ameliyatı, günübirlik cerrahi için uygun bir yöntemdir. Bu çalışmada, hastaların büyük çoğunluğunun LAGB sonrası ayaktan takip edilebileceği ve cerrahi ile anestetik perioperatif faktörlerin, ayaktan/yatırılarak takip sonuçlarını anlamlı derecede etkileyebileceği varsayımında bulunulmuştur.
Yöntemler: Üç yıllık bir süreçte Kansas Üniversitesi Tıp Merkezi’nde LAGB operasyonu geçiren ardışık 201 hastanın tıbbi kayıtları incelendi. Hastaların demografik, tıbbi, laboratuvar, anestetik, intraoperatif ve postoperatif verileri toplandı. Operasyon sonrasında yatış gerektiren faktörler belirlendi ve lojistik regresyon ile analiz edildi. Betimleyici model faktörünü “operasyon sonrası yatış” sonucuna göre derecelendirmek için sınıflandırma ağacı analizi kullanıldı.
Bulgular: Çalışmada hasta yaşı ortalaması 43,4±11,4 yıl ve vücut kitle indeksi ortalaması 48,2±10,3 kg m2-1 olarak bulundu. Toplam 155 hasta ameliyat sonrası 2-3 saat içerisinde evlerine taburcu edilirken, 36 hasta yatırılarak 23 saat hastanede tutuldu ve 10 hastanın 1-2 gün boyunca hastanede yatışı gerekti. LAGB sonrası hastane yatışı ile ilişkili üç faktör; yüksek cerrahi port sayısı (p=0,007), intraoperatif kullanılan fentanil miktarının %50'den fazlasının uyanma odasında postoperatif ağrının tedavisi için kullanılması (p=0,007) ve profilaktik beta blokaj uygulanmamış olması (p=0,001) olarak saptandı. Obstruktif Uyku Apne Sendromu hastane yatışı ile ilişkili bulunmadı (p=0,83).
Sonuç: Hastaların çoğunluğuna LAGB günübirlik cerrahi olarak uygulandı ve sonrasında hastalar taburcu edilerek ayaktan takip edildi. Mümkün olan en az sayıda erişim portu ile titizlikle uygulanan laparoskopik cerrahi tekniği ve postoperatif opioid tüketimini azaltmayı amaçlayan multimodal analjezi tekniği, LAGB sonrası ayaktan takip sonucunu elde etmek için en önemli faktörlerdir.
Objective: Morbidly obese patients are traditionally hospitalised following bariatric surgery. However, laparoscopic-adjustable gastric banding (LAGB) is amenable for ambulatory care. We hypothesised that the majority of patients can receive an ambulatory LAGB and that both surgical and anaesthetic perioperative factors will significantly affect non-ambulatory LAGB outcomes.
Methods: Medical records of 201 consecutive LAGB patients performed at the University of Kansas Medical Centre during a 3-y period were reviewed. Demographic, medical, laboratory, anaesthetic, intraoperative and postoperative data were collected. Factors associated with non-ambulatory outcomes were identified and analysed using logistic regression, and a classification tree analysis was used to rank the descriptive model factor to the non-ambulatory outcome.
Results: Average patient age was 43.4±11.4 years, and average body mass index was 48.2±10.3 kg m2-1. A total of 155 patients (77.1%; 95% confidence interval, 71%–83%; p<0.0001) were discharged home within 2–3 hours of surgery, whereas 36 stayed for 23 hours and 10 required hospital admission for 1–2 days. Increased surgical port numbers (p=0.007), ≥50% of total intraoperative fentanyl administered in the recovery room (post-anaesthesia care unit) for the treatment of postoperative pain (p=0.007) and a lack of prophylactic beta-blockade (p=0.001) were three factors associated with non-ambulatory outcomes. Obstructive sleep apnoea was not associated with a non-ambulatory outcome (p=0.83).
Conclusion: The majority of patients received an ambulatory LAGB. Meticulous laparoscopic surgical technique with the least feasible number of access ports and multimodal analgesic technique aimed at reduction of postoperative opioid consumption are the most important factors for a successful ambulatory LAGB outcome.

10.
Artikain Yapılan Brakial Pleksus Bloklarında İkili veya Dörtlü Enjeksiyon Tekniklerinin Karşılaştırılması
Comparison Between the Two-Injection Technique and the Four-Injection Technique in Axillary Brachial Plexus Block with Articaine
Aysun Ertikin, Güldeniz Argun, Mesut Mısırlıoglu, Murat Aydın, Murat Arıkan, Nihal Kadıogulları
doi: 10.5152/TJAR.2017.16023  Sayfalar 289 - 296 (50 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmada ultrason ve sinir stimulatörü eşliğinde karpal tünel sendromu cerrahisi geçiren hastalarda, artikain ile yapılan aksiler brakial pleksus bloğunda ikili ve dörtlü enjeksiyon teknikleri karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hangi tekniğin daha etkili olduğunu değerlendirebilmek için; blok etkisinin başlangıç zamanı, etkinliği, blok süresi, hasta memnuniyeti, ilacın yan etkisi ve motor ve duyu bloğunun komplikasyon oranları karşılaştırıldı.
Yöntemler: Altmış hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı. Artikain, sodyum bikarbonat ve serum fizyolojik karışımı 30 mL’ye tamamlanarak her iki gruba uygulandı. Her iki grupta muskülokütan sinir blokajı sonrası, ikili enjeksiyon grubuna median sinir blokajı, dörtlü enjeksiyon grubuna median, ulnar ve radial sinir blokajı uygulandı. Brakial pleksus sinirlerinde duyusal blok pinprik testi ile ve motor blok ise kasların kontrksiyonunun degerlendirilmesi ile belirlendi. Yan etkiler ve komplikasyonlar ameliyat süresince vizüel analog skala (VAS), postoperatif dönemde hasta memnuniyeti kayıt altına alındı.
Bulgular: Her iki grupta ek lokal anestezi ihtiyacı olmadan yeterli anestezi ve analjezi sağlandı. Bununla beraber ek sedatif ihtiyacı her iki grupta benzer bulunurken, dörtlü enjeksiyon grubunda daha fazla sayıda hastada daha hızlı ve daha etkin bir tam blok olduğu gözlendi. İkili enjeksiyon grubunda bir hastada nervus radialste blok sağlanamadı. Bunun dışındaki bütün sinirlerde blok başarı ile sağlandı. Dörtlü enjeksiyon grubunda blok prosedürü süresi daha uzun iken, bu prosedür esnasında gözlenen vizüel analog skala skorlarının dörtlü enjeksiyon grubunda daha yüksek olduğu görüldü. Her iki grupta da hasta memnuniyeti açısından istatistiksel bir farklılık gözlenmezken, herhangi bir ilaç yan etkisi ve komplikasyonu iki grupta da görülmedi.
Sonuç: Artikain ile çoklu enjeksiyon yöntemi daha fazla süre alan bir prosedür olmasına rağmen, dörtlü enjeksiyon tekniği ikili enjeksiyona göre daha hızlı bir anestezi ve daha fazla sayıda tam blokaj sağlamaktadır. İkili enjeksiyon yöntemi aynı zamanda karpal tünel gibi spesifik cerrahilerde multi enjeksiyon yöntemine alternatif olarak kullanılabilir.
Objective: In this study, we aimed to compare axillary brachial plexus block using the two-injection and four-injection techniques assisted with ultrasonography (USG) and nerve stimulator in patients operated for carpal tunnel syndrome with articaine. To evaluate which technique is more effective, we compared the onset time, effectiveness, and duration of block procedures, patient satisfaction, adverse effect of the drug, and complication rates of the motor and sensory blocks.
Methods: Sixty patients were randomly divided into two groups. A mixture of physiologic serum added to articain with NaHCO3 (30 mL) was injected into the patients’ axilla in both the groups. After the blockage of the musculocutaneous nerve in both the groups, the median nerve in the two-injection group and the median nerve, ulnar nerve, and radial nerve in the four-injection group were blocked. In brachial plexus nerves, sensorial blockage was evaluated with pinprick test, and motor block was evaluated by contraction of the muscles innervated by each nerve. The adverse effects and complications, visual analog scale (VAS) values during the operation, and post-operative patient satisfaction were recorded.
Results: Sufficient analgesia and anaesthesia were achieved with no need for an additional local anaesthetics in both the groups. Furthermore, additional sedation requirements were found to be similar in both the groups. A faster rate and a more effective complete block were achieved in more patients from the four-injection group. In the two-injection group, the block could not be achieved for N. radialis in one patient. All other nerves were successfully blocked. Whereas the blockage procedure lasted longer in the four-injection group, the VAS values recorded during the blockage procedure were higher in the four-injection group. No statistical difference was found with regard to patient satisfaction, and no adverse effects and complications were observed in any group.
Conclusion: Although the multi-injection method takes more time, it provides faster anaesthesia and more complete blockage than the two-injection method used with articain. The two-injection method can also be used in specific surgery such as for carpal tunnel syndrome, as an alternative to multi-injection method.

11.
Anestezi Sonrası Bakım Ünitesinde Düşük Dozda Remifentanilin Postoperatif Ağrıyı Gidermede ve Kalp Atım Hızı Değişkenliği Üzerindeki Etkisi
Effect of Low Dose Remifentanil on Postoperative Pain Relief and Heart Rate Variability in Post-Anaesthesia Care Unit
Shynma Uchida, Yuji Kadoi, Shigeru Saito
doi: 10.5152/TJAR.2017.34341  Sayfalar 297 - 302 (50 kere görüntülendi)
Amaç: Bazı raporlarda düşük doz remifentanilin otonom sinir sistemi üzerindeki önemsiz yan etkileri gösterilmektedir. Düşük doz remifentanil uygulamasının solunumsal ve hemodinamik yan etkileri olmaksızın daha faydalı olacağını düşünmekteyiz. Bu çalışmanın amacı düşük doz remifentanilin postoperatif ağrının giderilmesi ve kalp atım hızı değişkenliği (HRV) üzerindeki etkilerini incelemektir.
Yöntemler: Meme kanseri ameliyatı geçiren toplam 20 hasta anestezi sonrası bakım ünitesinde (PACU) HRV açısından analiz edildi. Hastalar PACU’de iken ağrıları olduğunda sedatif dozda remifentanil sürekli olarak uygulandı. Remifentanil infüzyon dozu, hemodinamikler ve/veya respirasyon üzerinde herhangi bir yan etkisi olmayan analjeziye ulaşılmasıyla belirlendi. Düşük frekans gücü, yüksek frekans gücü ve düşük frekans gücü/yüksek frekans gücü oranı değişkenleri remifentanil uygulamasından önce ve sonra ölçüldü. Ağrı skoru sayısal derecelendirme ölçeği (NRS) ile 0 ve 10 değerleri arasında gösterildi.
Bulgular: Sürekli bir infüzyon şeklinde uygulanan ortalama remifentanil dozajı 0,029±0,0042 μg kg−1 dk−1 idi. Remifentanil uygulaması sonrası, NRS değerinin 4,2±2,9’dan 2,7±2,6’ya düştüğü görüldü. Ayrıca, yüksek frekans gücü değeri 35,6±14,3’ten 49,4±3,0’a yükseldi.
Sonuç: Düşük doz remifentanilin sürekli infüzyonu, postoperatif ağrı skorlarını düşürebilir ve ameliyat sonrası hastalarda parasempatik sinir sisteminin rölatif aktivasyonunu tetikleyebilir. Bu da göstermektedir ki, düşük doz remifentanilin sürekli infüzyonu, postoperatif ağrı kontrolünün rejyonal blok tekniğinin uygulanmasıyla bile yetersiz kaldığı vakalarda postoperatif ağrının giderilmesinde faydalı bir seçenek olabilir.
Objective: Several reports have shown the negligible adverse effects of low-dose remifentanil on the autonomic nervous system. We propose that the administration of low-dose remifentanil would be beneficial without adverse respiratory and hemodynamic effects. This study aimed to examine the effects of low-dose remifentanil on postoperative pain relief and heart rate variability (HRV) after surgery.
Methods: In total, 20 patients, who underwent breast cancer surgery, were analysed for HRV in the post-anaesthesia care unit (PACU). A sedative dose of remifentanil was continuously infused if patients experienced pain while in PACU. The remifentanil infusion dose was determined by achieving analgesia with no adverse effects on hemodynamics and/or respiration. Variables of low-frequency power, high-frequency power and low-frequency power/ high-frequency power ratio were measured before and after the administration of remifentanil. Pain score was expressed as the numeric rating scale (NRS) from 0 to10.
Results: The mean dosage of remifentanil administered as a continuous infusion was 0.029±0.0042 μg kg−1 min−1. After remifentanil administration, the value of the NRS decreased from 4.2±2.9 to 2.7±2.6. In addition, the value of high-frequency power increased from 35.6±14.3 to 49.4±3.0.
Conclusion: The continuous infusion of low-dose remifentanil may reduce post-operative pain scores and trigger the relative activation of the parasympathetic nervous system in post-surgical patients. This indicates that continuous infusion of low-dose remifentanil may be a useful option for postoperative pain relief in cases where postoperative pain control proves inadequate even with the application of regional block technique.

12.
Üçüncü Düzey Bir Üniversite Hastanesinin Yoğun Bakım Ünitesine Kabul Edilen Antepartum ve Postpartum Obstetrik Hastaların Sonuçları: 8 Yıllık Değerlendirme
Outcomes of Antepartum and Postpartum Obstetric Admissions to the Intensive Care Unit of A Tertiary University Hospital: An 8-Year Review
Menekşe Özçelik, Sanem Turhan, Onat Bermede, Ali Abbas Yılmaz, Necmettin Ünal, Mustafa Kemal Bayar
doi: 10.5152/TJAR.2017.56323  Sayfalar 303 - 309 (50 kere görüntülendi)
Amaç: Gebelik ilişkili mortalite ve morbidite, tüm dünyada sıklığı azalmakla birlikte halen ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada 2006 ile 2014 yılları arasında üçüncü düzey bir üniversite hastanesinin yoğun bakım (YB) ünitesine kabul edilen obstetrik hastaların özelliklerini, tanılarını, yapılan girişimleri ve sonuçlarını gözden geçirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Yoğun bakım ünitesine kabul edilen obstetrik hastaların hastane verileri retrospektif olarak gözden geçirildi.
Bulgular: Çalışma süresi boyunca gebelik ilişkili YB kabul oranı tüm doğumların %0,21’ini oluşturmaktaydı. Dokuz antepartum (ortalama gestasyonel yaş 23 hafta) ve 48 postpartum (ortalama gestasyonel yaş 34 hafta) dönemdeki hasta çalışmaya dahil edildi. Antepartum dönemde kabul edilen hastaların çoğu primipar (%88,8) iken postpartum dönemdeki hastaların büyük çoğunluğunu multipar gebelikler (%64,6) oluşturmakta idi. Antepartum dönemdeki hastaların ortalama YB kalış süreleri 7 gün iken postpartum hastalarda bu süre 6 gündü. Her iki grup hastada da YB’a kabul nedeni olarak en sık karşılaşılan medikal problemler arasında solunum yetmezliği ve HELLP sendromu yer almakta idi. Bunun yanı sıra DIC ve eklampsi de postpartum hastalarda YB’a kabul nedenleri arasındaydı. Obstetrik hastaların YB’da kalış süreleri boyunca en sık uygulanan tedaviler arasında mekanik ventilasyon ve kan ve kan ürünü transfüzyonları yer almaktaydı. Anne ölümü yalnızca postpartum dönemde YB’a kabul edilen hastalara özgüydü (6 hasta, %12,5).
Sonuç: Bu çalışmada, 8 yıllık bir sürede hastanemiz YB ünitesine kabul edilen obstetrik hastaları gözden geçirdik. Türkiye’de YB’ların kalitesini iyileştirmek için obstetrik hastaların YB’a kabul nedenleri ve sıklığına, bu hasta grubunun sonuçlarına ait bir gösterge ortaya koyan ulusal düzeyde bir çalışmaya ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
Objective: Although their rates are decreasing, pregnancy-related mortality and morbidity are problems worldwide. In this study, we aimed to review the characteristics, diagnoses, required interventions and outcomes of obstetric patients admitted between 2006 and 2014 to the Intensive Care Unit (ICU) of a tertiary university hospital to provide an indicator for improving the management of critically ill obstetric patients.
Methods: A retrospective study of hospital records of obstetric admissions to the ICU was conducted.
Results: The pregnancy-related ICU admission rate was 0.21% among all deliveries during the study period. Nine antepartum (mean gestational age: 23 weeks) and 48 postpartum (mean gestational age: 34 weeks) obstetric ICU admissions were included. Most obstetric patients admitted antepartum were primiparous (88.8%), whereas those admitted postpartum were multiparous (64.6%). The mean ICU stay was 7 days among the patients admitted antepartum and 6 days among those admitted postpartum. Common medical reasons for ICU admission were respiratory failure and HELLP syndrome in both groups; DIC and eclampsia were also medical reasons causing ICU admission among the postpartum patients. Mechanical ventilation and blood derivative transfusion were the most common interventions required during the ICU stay of the obstetric patients. Maternal death was unique to the patients admitted postpartum (6 patients, 12.5%).
Conclusion: We reviewed obstetric admissions to our institution over an 8-year period. We believe that a nationwide study in Turkey that provides an indicator of the frequency, reasons of ICU admission and outcome of obstetric patients is required to improve the quality of intensive care.

OLGU SUNUMU
13.
Pulmoner Alveolar Proteinozis Tanılı Pediatrik Hastalarda Alternatif Akciğer İzolasyon Tekniği
An Alternative Lung Isolation Technique in Paediatric Pulmonary Alveolar Proteinosis
Tümay Umuroğlu, Merve Altıntaş, Tural Abdullayev, Gürsu Kıyan, Hilmi Ö. Ayanoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2017.97523  Sayfalar 310 - 312 (47 kere görüntülendi)
Pulmoner alveolar proteinozis (PAP) tanılı çocuklara uygulanan akciğer lavajı sırasında akciğer izolasyonunun sağlanması anestezistlere zorluklar yaşatır. Çocuklarda akciğer lavajının gerçekleştirilmesi için kabul edilmiş bir teknik mevcut değildir; tanımlanan her tekniğin kendine özgü avantaj ve dezavantajları vardır. Bu olgu sunumunda, sol akciğer lavajı gerçekleştirilen PAP tanılı 2,5 yaşında bir hastayı tanımladık. Akciğer izolasyonu ‘’Fogarty’’ kateter ile sağlanırken lavaj ‘’feeding’’ tüp aracılığıyla gerçekleştirildi; sağ akciğer rijid bronkoskop yardımıyla ventile edildi. Uyguladığımız tekniğin, iki bronş girişinin doğrudan görüntülenebilmesi sayesinde, lavaj yapılan akciğer bronşundaki olası kateter dislokasyonunun erken farkedilmesini sağladığını, dolayısıyla kontralateral akciğerin kontaminasyon riskini tamamen ortadan kaldırarak etkin ve güvenilir olduğunu düşünmekteyiz. Bu olguda tanımlanan tek taraflı akciğer izolasyonu ve lavaj tekniğinin PAP tanılı diğer pediatrik hastalarda da alternatif bir yöntem olarak uygulanabilirliği bildirilmiştir.
Lung isolation during the lung lavage of children with pulmonary alveolar proteinosis (PAP) poses challenges to anaesthesiologists. There is no established technique in the management of lung lavage in children; each described technique has its own advantages and disadvantages. We described a patient (2.5-year-old) with PAP, who has undergone left lung lavage. While his lung was isolated by a Fogarty catheter, lavage was performed via a feeding tube, and the right lung was ventilated with a rigid bronchoscope. We suggested that the technique we used was safe and effective because it enabled direct visualisation of both bronchi entrances, allowing early recognition of any possible catheter dislocations at the bronchus of the lavaged lung, completely eliminating the risk of contralateral lung contamination. This case reports an alternative unilateral lung isolation and lavage technique that may be applicable to other paediatric patients with PAP.

14.
Bu Kadar Duyarlı Olmaktan Vazgeçin: Son Derece Nadir Görülen Ustekinumab Kaynaklı Subakut Hipersensitivite Pnömonisi Vakası
Stop Being So Sensitive: An Exceptionally Rare Report of Ustekinumab-Induced Sub-acute Hypersensitivity Pneumonitis
Azka Ali, Jason Chertoff, Christopher Harden, Dara Wakefield, James Wynne
doi: 10.5152/TJAR.2017.31967  Sayfalar 313 - 317 (75 kere görüntülendi)
Hipersensitivite pnömonisi (HSP) belirli bir antijene karşı tekrarlayan duyarlılaşmadan kaynaklanan granulamatöz enflamatuar akciğer hastalığı ile karakterize nadir bir sendromdur. Bu çalışmada 2 haftadır eforla görülen progresif dispne ve plöritik göğüs ağrısı ile birlikte nodüler egzama öyküsü olan 61 yaşında bir erkek hasta sunulmaktadır. Hastaya bu şikayetlerle olan başvurusundan 5 hafta önce ustekinumab başlanmıştı. İlk değerlendirmede bilgisayarlı tomografisinde (BT) buzlu cam görünümlü opasiteler görüldü. Miyokaridyal perfüzyon stres testi ile yapılan kardiyak değerlendirme normaldi. Hastaya reaktif havayolu hastalığı için inhale kortikosteroid ve albuterol tedavisi başlanıldı. Tedaviye rağmen semptomların devam etmesi nedeniyle hastaya bronkoskopi ile bronkoalveolar lavaj (BAL) yapıldı. Ayrıca hastadan transbronşiyal biyopsi ve ultrason eşliğinde endobronşiyal biyopsi (EBUS) alındı. Bronkoskopide sağ ve sol akciğerlerde normal görünümlü havayolları gözlendi. BAL'da kronik inflamasyon ile birlikte pulmoner makrofajlar görüldü. Diferansiyel BAL hücre sayımında, %1 granülosit, %50 lenfosit, %17 eozinofil ve %32 mononükleer hücre vardı. Mediastinal lenf nodlarından alınan patolojide reaktif enflamatuvar hücreler görülürken, malignite izlenmedi. Sağ alt lob anterior baziler segmentten alınan transbronşiyal biyopsinin patolojik değerlendirmesinde; aside dirençli bakteri (afb) ve grocott metenamini açısından negatif olan, seyrek görülen ve tam tanımlanamayan granülomlarla birlikte organize pnomoni izlendi. Bu bulgular hipersensitivite pnomonisi ile uyumluydu. Bu patolojik bulgulara dayanarak HSP tanısı konan hastanın ustekinumab tedavisi kesildi ve ardından hastanın semptomlarında iyileşme görüldü. Bilgimize göre bu makale ustekinumabın, diğer biyolojik tedaviler gibi, HSP’ye yol açma potansiyeli olduğunu ortaya koyan ilk vaka sunumudur.
Hypersensitivity pneumonitis (HSP) is a rare syndrome characterised by granulomatous inflammatory lung disease due to repeated sensitisation from a specific antigen. We present the case of a 61-year old male veteran with a history of nodular eczema who presented with 2 weeks of progressive dyspnoea on exertion and pleuritic chest pain. The patient was started on ustekinumab 5 weeks prior to presentation. Initial workup revealed ground-glass opacities on computed tomography (CT) scan of the chest. Cardiac workup was unrevealing with a normal myocardial perfusion stress test. The patient was started on inhaled corticosteroids and albuterol for reactive airway disease. Due to the persistence of symptoms despite treatment, the patient underwent bronchoscopy with bronchoalveolar lavage (BAL), transbronchial biopsy and endobronchial ultrasound-guided biopsy (EBUS). Bronchoscopy showed normal appearing airways of both right and left lungs. The BAL was remarkable for chronic inflammation and pulmonary macrophages. The BAL cell count differential was 1% granulocytes, 50% lymphocytes, 17% eosinophils and 32 mononuclear cells. The pathology from the mediastinal lymph nodes showed reactive inflammatory cells and no malignancy. The pathology from the transbronchial biopsy of the anterior basilar segment of the right lower lobe showed organising pneumonia with occasional ill-defined granulomas that stained negative for Acid Fast Bacilli (AFB) and Grocott’s methenamine (GMS) appeared to be consistent with hypersensitivity pneumonitis. Based on the pathological diagnosis of HSP, the patient was managed with discontinuation of ustekinumab, with subsequent improvement of his symptoms. To our knowledge, this is the first report suggesting ustekinumab, like other biological therapies, has the potential to cause HSP.

15.
Bir Yenidoğanda Beklenmeyen Zor Havayolu: Bu KAOS İçin Hazırlıklı mıyız?
Unanticipated Difficult Airway in a Neonate: Are we Prepared for this CHAOS?
Priyanka Pradeep Karnik, Nandini Malay Dave, Madhu Garasia
doi: 10.5152/TJAR.2017.49404  Sayfalar 318 - 319 (108 kere görüntülendi)
Yenidoğanda beklenmedik zor havayolu, doğuştan var olan anatomik varyasyonlardan dolayı birçok zorlukla ortaya çıkan bir durumdur. Yenidoğanlarda ve infantlarda zor havayolu yönetimi konusunda kılavuzların, uygun donanımın ve uzmanların yetersizliği durumu daha da karmaşıklaştırmaktadır. Acil ön-boyun girişi için mevcut cihazların kullanımıyla ilgili yayınlanmış çok az sayıda rapor bulunmaktadır. Bu çalışmada beklenmeyen subglotik stenozu olan bir yenidoğanın havayolu yönetimi sunulmaktadır. Subglotik stenoz, ultrason bulgularına dayanarak antenatal olarak tanı konulan konjenital yüksek havayolu obstrüksiyonu sendromunun etiyolojilerinden birisidir.
Unanticipated difficult airway in a neonate is a challenging situation with many difficulties because of inherent anatomical variations. To complicate the situation there is a lack of appropriate equipment, expertise and established guidelines on the management of difficult airway in neonates and infants. There are few published reports regarding the use of available devices for emergency front-of-neck access. We report the case of airway management of a neonate with an unanticipated finding of subglottic stenosis. Subglottic stenosis is one of the aetiologies of congenital high airway obstruction syndrome, which may be diagnosed antenatally based on ultrasonography findings.

ÖZGÜN GÖRÜNTÜ
16.
Çatlak Bir Su Tutucusundan (Water Trap) Kaynaklanan Hipokapni
Hypocapnia Caused by a Cracked Water Trap
Kenji Kayashima, Mika Kajita
doi: 10.5152/TJAR.2017.89090  Sayfa 320 (61 kere görüntülendi)
Figure 1. Cracked water trap and capnogram. After an endotracheal intubation in a male patient, a side-stream-type capnogram showed 24 mmHg of ETCO2 whereas arterial blood gas sampling revealed a PaCO2 of 44.2 mmHg. Then, a crack was found in the connector of the water trap (Figure 1A). A capnogram with the cracked water trap again showed 29 mmHg (Figure 1B) with an increase at the end of the CO2 waveform.
Figure 2. Normal water trap and capnogram. A capnogram obtained with a new water trap (Figure 2A) revealed 37 mmHg (Figure 2B).
Capnography is prone to certain equipment-related issues. Both normal and abnormal capnogram patterns arising from patients or from equipment should be understood for identification and resolution of the issues. The increase at the end of the CO2 waveform in the present case indicated a possible leak in the water trap. Our images clearly revealed the problem at the Luer lock connection. Cracks may occur in various stages, highlighting that care should be taken regarding deterioration of water trap connectors. In our experience, judging water trap deterioration from the CO2 waveform seemed difficult, but it may be suspected when the capnogram shows extremely low ETCO2.

EDITÖRE MEKTUP
17.
Endotrakeal Entübasyon Sonrası Gelişen Vokal Kord Paralizisi
Vocal Cord Paralysis Following Endotracheal Intubation
Hamdi Taşlı, Umut Kara, Mert Cemal Gökgöz, Ümit Aydın
doi: 10.5152/TJAR.2017.91297  Sayfalar 321 - 322 (71 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

18.
Herkes İçin Diüretik mi?
Diuretics for All?
Alper Alp
doi: 10.5152/TJAR.2017.47855  Sayfa 323 (98 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

DIĞER
19.
Düzeltme
Erratum

doi: 10.5152/TJAR.2017.141001  Sayfa 324 (45 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin