Turk J Anaesthesiol Reanim: 45 (3)
Cilt: 45  Sayı: 3 - Haziran 2017
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
Editörden
Editorial

Sayfalar I - II (212 kere görüntülendi)

DEBATE
2.
Blood Transfusions Correct Anemia and Improve Tissue Oxygenation in Surgical and Critically ill Patients
Can İnce
doi: 10.5152/TJAR.2017.08051  Sayfalar 119 - 121 (354 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

3.
The Yin and Yang of Blood Transfusions
Aryeh Shander, Tamara Friedman
doi: 10.5152/TJAR.2017.46144  Sayfalar 122 - 123 (277 kere görüntülendi)
Treatment for anemia should be determined based on effectiveness and the least amount of risk. Therefore, physicians should consider all available options before resorting to blood transfusions. While transfusions can be beneficial in certain circumstances, they do carry added risk and alternatives do exist. Instead of physicians focusing on whether or not they should transfuse restrictively or liberally, they should explore the underlying cause of the anemia and target the patient’s treatment accordingly. When the proper precautions are taken and alternative approaches are utilized, patients’ anemia can be managed without contributing to the overuse of blood products.

EDITORYAL YORUM
4.
İstemsiz Perioperatif Hipotermi
Inadverdent Perioperative Hypothermia
Hülya Bilgin
doi: 10.5152/TJAR.2017.200501  Sayfalar 124 - 126 (652 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

5.
Ultrason Bir Oyun Değiştirici
Ultrasound a Game Changer
Wael Saasouh, Alparslan Turan
doi: 10.5152/TJAR.2017.210502  Sayfalar 127 - 128 (304 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

DERLEME
6.
Sepsis Tanımlarının Değişimi
Changing Definitions of Sepsis
Fethi Gül, Mustafa Kemal Arslantaş, İsmail Cinel, Anand Kumar
doi: 10.5152/TJAR.2017.93753  Sayfalar 129 - 138 (836 kere görüntülendi)
Sepsis, modern antibiyotiklerin ve resüsitasyon tedavilerinin kullanılmasına rağmen kritik hastalarda morbidite ve mortalitenin başlıca nedenlerinden birisidir. Klinik sonuçların erken tanı ve destekleyici tedavilerdeki gelişmeler ile birlikte genel anlamda daha iyi olduğu bilinmekle birlikte mortalite oranları halen kabul edilemeyecek kadar yüksek düzeydedir. Sepsiste tanımlama ve teşhis hastalık sürecinin heterojenitesinden dolayı kritik bir sorundur. Sepsis ve ilişkili terimlerin anlaşılması için yapılması gerekenin daha fazla olduğu açık olsa da hastalığın tanımlanmasındaki zorluklar devam etmektedir. 1991’de açıklanan ilk konsensus raporunda, sepsis enfeksiyona karşı gelişen sistemik inflamatuvar yanıt sendromu (SIRS) olarak tanımlanmıştır. 2001’de yapılan revizyonda ise 1991’dekiler geçerliliğini sürdürmekle birlikte sepsis için genişletilmiş bulgular listesi devreye girmiştir. 2016 yılında ise sepsis ilişkili tanımlar ciddi değişikliğe uğramıştır. Güncel olarak sepsis; enfeksiyona karşı organizmanın (konağın) düzensiz (dysregulated) yanıtına bağlı olarak gelişen yaşamı tehdit edici organ disfonksiyonu olarak tanımlanmaktadır. Konsensus raporuna göre organ disfonksiyonu enfeksiyona bağlı olarak Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme (Sequential Organ Failure Assessment; SOFA) skorunda akut olarak +2 artış olmasıdır. Yeni dönemde en büyük değişiklik ise tanımda SIRS’ın kaldırılmasıdır. Sepsis 3’te yoğun bakım dışındaki hastalarda olası enfeksiyon durumunda gelişebilecek sepsisi öngörebilen yatakbaşı uygulanabilir qSOFA skorlamasıda sunulmuştur. Son konsensus raporunda güncellenen tanımlamalar daha öncekilere göre özgüllük açısından daha üstün olması söz konusudur.
Sepsis is one of the main causes of morbidity and mortality in critically ill patients despite the use of modern antibiotics and resuscitation therapies. Outcomes in sepsis have improved overall, probably because of an enhanced focus on early diagnosis and other improvements in supportive care, but mortality rates still remain unacceptably high. The diagnosis and definition of sepsis is a critical problem due to the heterogeneity of this disease process. Although it is apparent that much more needs to be done to advance our understanding, sepsis and related terms remain difficult to define. A 1991 consensus conference developed initial definitions that systemic inflammatory response syndrome (SIRS) to infection would be called sepsis. Definitions of sepsis and septic shock were revised in 2001 to incorporate the threshold values for organ damage. In early 2016, the new definitions of sepsis and septic shock have changed dramatically. Sepsis is now defined as life-threatening organ dysfunction caused by a dysregulated host response to infection. The consensus document describes organ dysfunction as an acute increase in total Sequential Organ Failure Assessment (SOFA) score two points consequently to the infection. A significant change in the new definitions is the elimination of any mention of SIRS. The Sepsis-3 Task Force also introduced a new bedside index, called the qSOFA, to identify outside of critical care units patients with suspected infection who are likely to develop sepsis. Recently updated the consensus definitions improved specificity compared with the previous descriptions.

KLINIK ARAŞTIRMA
7.
Türkiye'de Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanlarının Perioperatif Hipotermiye Yaklaşımlarının Değerlendirilmesi: Anket Çalışması
Approach to Perioperative Hypothermia by Anaesthesiology and Reanimation Specialist in Turkey: A Survey Investigation
Meltem Aktay İnal, Sedef Gülçin Ural, Hamiyet Şenol Çakmak, Mahmut Arslan, Reyhan Polat
doi: 10.5152/TJAR.2017.81567  Sayfalar 139 - 145 (440 kere görüntülendi)
Amaç: Türkiye genelinde çalışan anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlarının perioperatif sıcaklık monitörizasyonu uygulamalarındaki tutumlarını araştırmaktır.
Yöntemler: Anket çalışmamız yirmi beş sorudan oluşmaktaydı. Anketlerin elle veya web üzerinden doldurulması ile veriler elde edildi.
Bulgular: İkiyüzdört anket değerlendirildi ve katılımcıların çoğu devlet hastanesinde çalışmaktaydı. Hekimlerin %26.0'ı sıcaklık monitörizasyonunu sıklıkla yaptığı ve üniversite hastanelerinde çalışanların istatistiki olarak daha fazla yaptığı belirlendi. Kor sıcaklık değerlerine hekimler tarafından farklı yaklaşımlar olduğu anlaşılmıştır. Monitörizasyon yeri olarak ençok cilt/aksillerin, ısıtma yöntemi olarak sıcak hava üflemeli sistemlerin tercih edildiği, enfazla yenidoğan hasta grubunun monitörize edildiği ve enfazla kaynak olarak Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği (TARD) kılavuzlarına başvurulduğu tesbit edildi. Üniversite ve özel kurumda çalışan hekimler istatistiki anlamlı olarak oda ısısını isteğe bağlı olarak ayarlayabildiklerini belirtmişlerdir.
Sonuç: Perioperatif hipotermiyi önlemede farklı uygulamalar yapılmaktadır. Hekimler anestezinin hipotermiye etkisinin ve hipoterminin komplikasyonlara katkısının farkında olmalarına rağmen, bu farkındalığın sıcaklık monitörizasyonunu rutin uygulama haline getirmelerine yetmediği görülmektedir. Sıcaklık monitörizasyonunun standart haline getirilmesi konu ile ilgili daha fazla çalışma yapılması, asistan eğitimi yapılan kliniklerde daha fazla olmak üzere, kongrelerde, anestezi toplantılarında bu konuya daha sık değinilmesi gerektiği kanısındayız.
Objective: Our aim was to investigate the attitudes of anaesthesiologists working in Turkey on perioperative temperature monitoring.
Methods: The questionnaire comprised 25 questions. Data were obtained through the completion of the questionnaire by hand or via the web.
Results: Two hundred and four questionnaires were evaluated. Most physicians were working in government hospitals. We determined that 26% of physicians often use temperature monitoring and that physicians working in university hospitals monitor temperature significantly more often. The skin/axilla was the most preferred monitoring site; forced-air warming devices were the most common preferred heating systems. New-borns were the most commonly monitored group, and the Turkish Anaesthesiology and Reanimation Society guideline was the most commonly used reference. Physicians working in university or private hospitals were significantly more able to adjust the operating room temperature on demand.
Conclusion: We observed that physicians adopt different practices to avoid perioperative hypothermia. Although they are aware of the effects of anaesthesia on hypothermia and the contribution of hypothermia to complications, this awareness was not enough for them to make temperature monitoring a routine practice. To make temperature monitoring a standard practice, we believe that more studies should be conducted and that this issue needs to be more frequently addressed in congresses, anaesthesia conferences and particularly in residency training clinics.

DENEYSEL ARAŞTIRMA
8.
İtalyan Anestezi Uzmanlarının Obstrüktif Uyku Apnesi Hakkındaki Bilgileri ve Yaklaşımlarının Araştırılması
Survey of Knowledge and Attitudes about Obstructive Sleep Apnoea Among Italian Anaesthetists
Ruggero Massimo Corso, Massimiliano Sorbello, Matteo Buccioli, Elisa Carretta, Oriana Nanni, Emanuele Piraccini, Guido Merli, Flavia Petrini, Arturo Guarino, Giulio Frova
doi: 10.5152/TJAR.2017.51423  Sayfalar 146 - 152 (352 kere görüntülendi)
Amaç: Obstrüktif uyku apnesi (OSA) olan hastaların bakımının heterojen olmasından dolayı, klinisyenlerin yetersiz OSA bilgisi/farkındalığını yansıtabileceğini varsaydık.
Yöntemler: OSA Bilgi/Yaklaşım Anketi (OSAKA) İtalyanca’ya çevrildi ve Ekim 2012 ile Haziran 2013 tarihleri arasında SIAARTI Ulusal Kongresine, Havayolu Kurslarına ve uygulamalı çalıştaylara katılan anestezi uzmanlarına dağıtıldı.
Bulgular: Toplam 370 anestezi uzmanı anketi yanıtladı (yanıtlama oranı %62). Medyan (çeyrekler arası aralık [IQR]) bilgi skoru 12 (10-14) olarak ve dağılım cinsiyet, yaş, unvan ve uygulama yılı açısından herhangi bir fark olmaksızın 1 ile 17 arasında bulundu. Bilgi sorularına verilen ortalama doğru yanıt oranı %66±%0,14 idi. Yaklaşım sorularında medyan (IQR) skoru 15 (13-17) idi ve dağılım 0 ile 20 arasındaydı. Anestezi asistanları daha düşük yaklaşım skoru gösterirken, kadınların ve 15 yıldan daha uzun süredir uygulama yapan anestezi uzmanlarının skorları daha yüksekti. Cinsiyet ve profesyonel unvan (cinsiyet: F=14,6, p=0,0002; profesyonel unvan: F=4,72, p=0,0099) ile yaklaşım skoru arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu, ancak uygulama yılı ile yaklaşım skoru arasında zayıf bir ilişki saptandı (F=2,6, p=0,0519). Bilgi skoru ile tutum skoru arasında pozitif bir korelasyon vardı (r=0,4, p<0,0001). Çalışma alanları açısından, patofizyoloji (orta derece: r=0,3, p<0,0001), semptomlar (düşük derece: r=0,2, p<0,0001), tanı (orta derece: r=0,3, p<0,0001) ve tutum skoru arasında pozitif bir korelasyon bulundu. Epidemiyoloji ve tedavi alanları açısından sıfıra yakın bir korelasyon gözlendi (sırasıyla r=0,09, p=0,06; r=−0,01, p=0,78).
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları OSA ve tedavisi hakkında bilgi eksikliği olduğunu göstermekte, perioperatif bakımın iyileştirilmesi için tıbbi uygulamada ve ulusal sağlık bakımı politikalarında eğitim müfredatının güncellenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Objective: As the care of Obstructive Sleep Apnoea (OSA) patients remains heterogeneous, we hypothesized that it may reflect insufficient OSA knowledge/awareness among clinicians.
Methods: OSA Knowledge/Attitude Questionnaire (OSAKA) was translated into Italian and distributed to anaesthetists attending SIAARTI National Congress and Airways courses and Handson Workshops from October 2012 to June 2013.
Results: In total, 370 anaesthetists returned the questionnaires (response rate, 62%); the median (interquartile range [IQR]) knowledge score was 12 (10-14), and the range was 1–17 with no difference by gender, age, professional title or years of practice. The knowledge items achieved a mean rate of corrected response of 66%}0.14%. With regard to attitude items, median (IQR) score was 15 (13-17) and range was 0–20. Females and anaesthetists with >15 years of practice reached higher scores, while anaesthesia residents showed a lower attitude score. Gender and Professional title were statistically associated with the attitude score (gender: F=14.6, p=0.0002; professional title: F=4.72, p=0.0099), whereas a weak association was observed within years in practice and attitude score (F=2.6, p=0.0519). Knowledge score correlated positively with attitude score (r=0.4, p<0.0001). For knowledge domains, there was a positive correlation between pathophysiology (mid-grade: r=0.3, p<0.0001), symptoms (low grade: r=0.2, p<0.0001), diagnosis (mid grade: r=0.3, p<0.0001) and the attitude score. Correlation close to zero was observed for epidemiology and treatment domains (r=0.09, p=0.06; r=−0.01, p=0.78,respectively).
Conclusion: The results of our survey demonstrate lack of knowledge about OSA and its treatment, revealing the need to update the syllabus of teaching in medical practice and in national health care policies to improve perioperative care.

KLINIK ARAŞTIRMA
9.
Bebeklerde ve Çocuklarda Ultrason Kılavuzluğunda Brakiyosefalik Ven Kanülasyonu
Ultrasound-Guided Cannulation of the Brachiocephalic Vein in Infants and Children is Useful and Stable
Mark E Thompson
doi: 10.5152/TJAR.2017.67535  Sayfalar 153 - 157 (337 kere görüntülendi)
Amaç: Ultrason rehberliğinde (USG) brakiyosefalik ven (BCV) kanülasyonunun teknik olarak zor olmadığı gösterilmiştir. Uygulama kolaylığı ve hasta rahatından dolayı, bizim kurumumuzda santral ven kanülasyonu için ilk yaklaşım olarak kabul edilmesinin, santral ven kanülasyonu endikasyonlarını genişletebileceğini varsaymaktayız.
Yöntemler: 2012-2014 yılları arasında bağımsız bir çocuk hastanesinde herhangi bir cerrahi operasyon geçiren 16 yaş altındaki hastaların santral yolları retrospektif olarak incelendi. Hastaneden taburcu olana kadar yolların kullanımı ve yönetimi incelendi. Verilerin analizi karşılaştırmalı istatistik yöntemleri ile yapıldı.
Bulgular: Kırk dokuz olgu belirlendi. Bunların 20’sinin ağırlığı 10 kg’ın altında iken, 29’unun ağırlığı 10 kg’ın üzerindeydi. Tüm vakalarda kanülasyon başarılıydı. Önemli geç komplikasyonlar görülmedi. Kateterler kazayla yerlerinden çıkmadan ve rahatsızlık nedeniyle çıkarılmadan ameliyat sonrasında iyi tolere edildiler. Kateterlerin ortalama kalış süresi 6,3 gün (3-20±3,77) olarak bulundu. Dokuzunda acil cerrahide girişi sağlamak için yerleştirildi. On beş olguda bilinen veya karşılaşılan zor periferik intravenöz (PIV) giriş için yerleştirildi. Olguların %79,6’sında kateterler, hasta eve taburcu olana kadar yerinde kaldı. Vakaların %40’ında PIV kateteri çıkarıldı ve santral tüp tercihe bağlı olarak bırakıldı. On bir hastada (%22,4) total parenteral nutrisyon (TPN) uygulandı.
Sonuç: BCV kanülasyon, genelde PIV kanülün çıkarılması/başarısızlığının ötesinde, ortalama 6,3 günlük kalış süresiyle çocuklar tarafından iyi tolere edildi. Kateterler hastane yatışı sırasında primer venöz girişi olarak ve kısa süreli TPN yöntemi açısından faydalı bulundu.
Objective: Ultrasound-guided (USG) cannulation of the brachiocephalic vein (BCV) has been shown to be technically easy. We hypothesised that adoption of USG in-plane cannulation of the BCV as the primary approach to central venous cannulation at our institution would lead to central venous cannulation for a greater variety of indications.
Methods: We performed retrospective, descriptive comparison of all central lines placed in patients aged <16 years who underwent any surgical operation during calendar years 2012–2014 at a small, free-standing children’s hospital. The use and management of a central line was reviewed until the patient was discharged from the hospital. Analysis of the data was performed using simple comparative statistical methods.
Results: Forty-nine patients were identified, 20 who weighed <10 kg and 29 who weighed >10 kg. Cannulation was successful in all patients. No significant late complications occurred. Catheters were well tolerated post-operatively, with no accidental dislodgement and no removal because of discomfort. The average duration of insertion was 6.3 (3–20±3.77) days. Nine catheters were placed for access during emergency surgery. 15 were placed in patients with difficult peripheral intravenous (PIV) access. The central lines remained in place until discharge in 79.6% of patients. In 40% of patients, the PIV catheter was removed, and the central line was retained because of preference. Total parenteral nutrition (TPN) was administered in 11 (22.4%) patients.
Conclusion: Cannulation of BCV was well tolerated by children, with an average insertion duration of 6.3 days, which often lasted beyond the removal/failure of the PIV cannula. Catheters were useful for primary venous access during hospitalisation and for short TPN courses.

DENEYSEL ARAŞTIRMA
10.
Eriskin Ratlarda Sevofluran ile Olusturulmus Kognitif Disfonksiyon Üzerine Deksametazonun Erken ve Geç Dönem Etkileri
Short-Term and Long-Term Effects of Dexamethasone on Cognitive Dysfunction Induced by Sevoflurane in Adult Rats
Tuğba Karaman, Serkan Karaman, Serkan Doğru, Hakan Tapar, Aynur Şahin, Mustafa Süren
doi: 10.5152/TJAR.2017.98624  Sayfalar 158 - 163 (311 kere görüntülendi)
Amaç: Postoperatif kognitif disfonksiyon (POKD) yaşlı hastalarda anestezi sonrası sık olmaktadır. Ancak POKD tüm yaşlarda da görülebilmektedir. Kognitif disfonksiyonun temel patogenezi tam olarak bilinmemekle birlikte beyin inflamasyonunun bilişsel yetenekleri değiştirebildiğine dair bazı kanıtlar bulunmaktadır. Bu çalışmada, erişkin farelerde sevofluran anestezisi ile oluşturulmuş kognitif disfonksiyon üzerine deksametazonun erken ve geç dönem etkilerini araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Yedi aylık 30 erkek wistar albino rat üç gruba ayrıldı; grup sevofluran (sevofluran anestezisine maruziyet), grup sevofluran+deksametazon (sevofluran anestezisiyle birlikte deksametazon enjeksiyonuna maruziyet) ve grup kontrol (%100 oksijene maruziyet). Uzaysal öğrenme, erken (maruziyetten 7 gün sonra) ve geç (maruziyetten 30 gün sonra) dönem hafıza Morris su labirenti testi ile değerlendirildi.
Bulgular: Sevofluran anestezisi erişkin ratlarda uzaysal öğrenme, erken ve geç dönem hafıza üzerinde anlamlı derecede olumsuz etki oluşturdu. Deksametazon ile tedavi edilmiş ratlar ise eğitim ve araştırma testlerinde kontrol grubuna benzer bir performans gösterdi.
Sonuç: Sevofluran erişkin ratlarda uzaysal öğrenmeyi, erken ve geç dönem hafızayı olumsuz etkileyebilir. Sevofluran anestezisi ile birlikte deksametazon uygulanması erişkin ratlarda sevofluran ile oluşturulmuş erken ve geç dönem kognitif disfonksiyonu iyileştirebilir.
Objective: Postoperative cognitive dysfunction (POCD) is common after anaesthesia in elderly patients. However, it may appear in patients of all ages. The main pathogenesis of cognitive dysfunction remains unclear, although there is some evidence that brain inflammation may alter cognitive abilities. In the present study, we aim to evaluate short-term and long-term effects of dexamethasone on cognitive dysfunction induced by sevoflurane anaesthesia in adult rats.
Methods: Seven-month-old 30 male Wistar albino rats were randomised into three groups: sevoflurane group (exposure to sevoflurane), sevoflurane + dexamethasone group (exposure to sevoflurane and dexamethasone injection), and control group (exposure to 100% oxygen). Spatial learning and short-term (7 days after exposure) and long-term (30 days after exposure) memory were evaluated using Morris water maze test.
Results: Sevoflurane induced significant deficit in spatial learning and short-term and long-term memory in adult rats. Dexamethasone-treated animals exposed to sevoflurane had equivalent performance as control animals in training and probe trials.
Conclusion: Sevoflurane may impair spatial learning and short-term and long-term memories in adult rats. The co-administration of dexamethasone and sevoflurane may ameliorate short-term and long-term cognitive dysfunctions induced by sevoflurane in adult rats.

KLINIK ARAŞTIRMA
11.
Güvenli ve Etkili Bir Aksiller Blok İçin Üst Ekstremite Pozisyonunun Önemi: Karşılaştırmalı Bir Çalışma
Importance of the Upper Extremity Position for a Safe and Effective Axillary Block: a Comparative Study
Ömür Öztürk, Aysu Hayriye Tezcan, Ali Bilge, Esref Erdem, Hatice Yağmurdur, Burhan Dost
doi: 10.5152/TJAR.2017.33349  Sayfalar 164 - 168 (290 kere görüntülendi)
Amaç: Amacımız, ultrason kılavuzluğunda yapılan aksiller blok sırasında üst ekstremitenin ideal pozisyonunu belirlemektir. Median ve muskulokutanöz sinirler arasında en kısa mesafeyi sağlayan pozisyonun aksiller blok için en uygun pozisyon olduğu varsayılmıştır.
Yöntemler: Bu kesitsel çalışmada 120 (45 kadın ve 75 erkek) hastada her bir kola omuz 90°/dirsek 90°’de (pozisyon 1) ve omuz 90°/dirsek 0°’de (pozisyon 2) olacak şekilde pozisyon verildi. Pektoralis major kasının alt sınırıyla biseps brachii kasının kesişme noktası proksimal seviye (P) olarak tanımlanmıştır. P’nin 5 cm distaline distal seviye (D) denilmiştir. Yukarıda anlatılan pozisyonlarda median ve muskulokutanöz sinirler arasındaki mesafe proksimal (pozisyon 1P ve 2P) ve distal seviyelerde (pozisyon 1D ve 2D) ölçüldü. Tüm bu ölçümlerin gruplar arasında farklılığı ve hastaların beden kitle indeksi yada cinsiyetiyle değişiklik gösterip göstermediği araştırıldı.
Bulgular: İki sinir arasındaki en kısa ortalama mesafe (10,24±3,95 mm) distal seviyede omuz 90°/dirsek 0° pozisyonda (1D), en uzun ortalama mesafe (13,41±4,26 mm) ise proksimal seviyede omuz 90°/dirsek 90° pozisyonda (2P) iken saptanmıştır. Dört durumda da sonuçlar açısından erkekler ve kadınlar arasında herhangi bir farklılık saptanmadı. Ölçüm sonuçları ile hastaların vücut kitle indeksleri ve yaşları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.
Sonuç: Aksiller blok sırasında optimal başarının sağlanması açısından üst ekstremitenin uygun pozisyona getirilmesi önemlidir. Böylece, işlem güvenle ve etkinlikle, daha düşük miktarda lokal anestezik kullanılarak ve infiltrasyon sırasında daha az ayıda manevra ile gerçekleştirilebilir.
Objective: Our aim was to determine the ideal position of upper extremities during ultrasonography guidance for axillary block. The position that provides the shortest distance between the median and musculocutaneous nerves was assumed to be the most appropriate position for axillary block.
Methods: In this cross-sectional study, 120 (45 female and 75 male) patients were placed in a position with a shoulder at 90° / elbow 90° (position 1) and a shoulder 90° / elbow 0° (position 2). The intersection point of the biceps brachii muscle with the lower border of the pectoralis major muscle is defined as the proximal level (P). Distal level (D) is reffered as 5 cm below the proximal level. In the positions described above, the distance between median and musculocutaneous nerves was measured proximal (positions 1P and 2P) and distal levels (positions 1D and 2D). It was investigated whether these measurements differed between the groups and whether the body mass index or the gender.
Results: The shortest mean distance (10.24±3.95 mm) between the two nerves was determined when the shoulder position 90°/elbow position 0° at the distal level (1D) and the longest mean distance (13.41±4.26 mm) was determined when shoulder position 90°/elbow position 90° at the proximal level (2P). In all four cases, there was no difference in the results between men and women. There was no relationship between the measurement results and the body mass indexes and age of the patients.
Conclusion: Appropriate positioning of the upper extremities is important for achieving optimal position during axillary block. Thereby, the procedure can be safely and effectively performed with lesser amounts of local anaesthetic solution and a decreased number of manoeuvres with needle during infiltration.

OLGU SUNUMU
12.
Nörofibromatoz Hastalarında Santral Venöz Kanülasyona Rehberlikte Sonografinin Önemi
Importance of Sonography for Guiding Central Venous Cannulation in Patients with Neurofibromatosis
V. K. Mohan, Neisevilie Nisa
doi: 10.5152/TJAR.2017.92259  Sayfalar 169 - 171 (367 kere görüntülendi)
Nörofibromatoz tip 1 olan 15 yaşında bir erkek hasta santral venöz kateter takılması için bize yönlendirildi. Hastanın boyun ultrasonunda sinir kılıfı tümöründen dolayı yaygın brakiyal pleksus tutulumu izlendi. İnternal juguler ven ve internal karotis arteri anımsatan çoklu hipoekojen lezyonlar görüldü ve Doppler ultrason ile damarlardan ayırt edilebildi. Bu vaka sunumunda, kan damarlarını taklit edebilen sinir kılıfı tümörlerinin sonografik görüntülerinin önemi ve bu hastalarda sinir hasarlarından kaçınmak için santral venöz kateterlerine rehberlik etmesi açısından Doppler ultrasonun önemi tartışılmaktadır.
A 15-year-old boy with neurofibromatosis type 1 (NF1) was referred to us for central venous catheter insertion, and on ultrasound of the neck, he was found to have extensive involvement of the brachial plexus due to the nerve sheath tumour. Multiple hypoechogenic lesions resembling the internal jugular vein and internal carotid artery were visualised and could be differentiated from the vessels by Doppler ultrasound. The importance of analyzing sonographic images of nerve sheath tumours, which can mimic blood vessels, and the importance of Doppler ultrasound for guiding central venous catheters in such patients to avoid nerve injury are discussed in this case report.

13.
Endobronşial Bloker Kullanarak Yapılan Blokaj Sonucu Başarısız Akciğer Deflasyonu
Absent Lung Deflation Because of Blockade Using an Endobronchial Blocker
Rakesh Garg, Anuja Pandit
doi: 10.5152/TJAR.2017.60566  Sayfalar 172 - 173 (264 kere görüntülendi)
Çeşitli torasik işlemler için tek akciğer ventilasyonu gerekmektedir. Ayrıca, tek akciğer ventilasyonunu gerçekleştirmek için çift lümenli tüp, uninvent tüp ve endobronşial bloker kullanımı gibi stratejiler kullanılmaktadır. Bu tekniklerin her birinin avantajları ve kısıtlılıkları vardır. Literatürde akciğer deflasyonunu sağlamak için kullanılan endobronşial bloker başarısızlığını etkileyen bazı faktörler tanımlanmıştır. Bu çalışmada, endobronşial blokerin doğru bir şekilde yerleştirilmesine rağmen ortaya çıkan akciğer deflasyonu başarısızlığının farklı bir etiyolojisi sunulmaktadır.
One-lung ventilation is required for various thoracic procedures. In addition, various strategies such as the use of double-lumen tube, uninvent tubes, and endobronchial blocker have been used for performing one-lung ventilation. Each of these techniques has its advantages and limitations. Certain factors for failure of endobronchial blocker to provide lung deflation has been described in literature. We report a different aetiology of failure of lung deflation, although the endobronchial blocker was appropriately placed.

EDITÖRE MEKTUP
14.
Kardiyak Arrest Hastalarında Brain Arrest Neurological Outcome Scale (BrANOS) ile Mortalite ve Morbidite Tahmini
Predictive Value of Brain Arrest Neurological Outcome Scale (BrANOS) on Mortality and Morbidity After Cardiac Arrest
Halil Önder
doi: 10.5152/TJAR.2017.27136  Sayfalar 174 - 175 (307 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

15.
FALLS Protokolü, Akciğer Ultrasonu Kullanarak Dolaşımla İlgili Durumu Değerlendirmek İçin Diğer Bir Yöntem
The FALLS-Protocol, Another Way to Assess Circulatory Status Using Lung Ultrasound
Daniel A. Lichtenstein
doi: 10.5152/TJAR.2017.24041  Sayfalar 176 - 178 (294 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

16.
Ultrason Rehberliğinde Yapılan Santral Venöz Kanülasyon Sırasında Sağ İnternal Jugüler Ven Yokluğunun Tespiti
Determination of Absence of Right Internal Jugular Vein During Ultrasonographic Guided Central Venous Cannulation
Mehmet Ali Erdoğan, Yusuf Ziya Çolak, Osman Kaçmaz, Mehmet Kolu, Hüseyin İlksen Toprak
doi: 10.5152/TJAR.2017.92979  Sayfalar 179 - 180 (312 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin