Turk J Anaesthesiol Reanim: 45 (2)
Cilt: 45  Sayı: 2 - Nisan 2017
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Programmed Intermittent Epidural Boluses (PIEB) for Maintenance of Labor Analgesia: A Superior Technique to Continuous Epidural Infusion?
Edward T. Riley, Brendan Carvalho
doi: 10.5152/TJAR.2017.09031  Sayfalar 65 - 66 (430 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

2.
Programmed Intermittent Epidural Boluses (PIEB): A Superior Technique for Maitenance of Labor Analgesia
Allana Munro, Ronald B. George
doi: 10.5152/TJAR.2017.09032  Sayfalar 67 - 69 (314 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

3.
Programmed Intermittent Epidural Boluses (PIEB) for Maintenance of Labor Analgesia: A Superior Technique and Easy to Implement
Allana Munro, Ronald B. George
doi: 10.5152/TJAR.2017.09033  Sayfalar 70 - 72 (302 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

4.
Programmed Intermittent Epidural Boluses (PIEB) for Maintenance of Labor Analgesia: An Incremental Step Before the Next Paradigm Shift?
Brendan Carvalho, Edward T. Riley
doi: 10.5152/TJAR.2017.09034  Sayfalar 73 - 75 (293 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

EDITORYAL YORUM
5.
Supraglottik Havayolu Araçları: En İyi Cihaz Yerleştirme Tekniğini Araştırmak mı, Yoksa Bakış Açımızı Değiştirme Zamanı mı?
Supraglottic Airway Devices: the Search for the Best Insertion Technique or the Time to Change Our Point of View?
Massimiliano Sorbello, Flavia Petrini
doi: 10.5152/TJAR.2017.67764  Sayfalar 76 - 82 (345 kere görüntülendi)
Kalabalık supraglottik havayolu araçları (SHA) dünyasında birçok çalışmada, cerrahın memnun olduğu farklı sonlanım noktalarına dayanılarak bu araçların takılma kolaylığı karşılaştırılmaktadır: ilk geçiş başarısı, ventilasyon etkinliği, komplikasyonlar ve morbidite. Proseal LMATM (Laryngeal Mask Airway, Teleflex Medical, Dublin, İrlanda) kapsamlı bir şekilde çalışılmıştır. Çünkü diğer SHA’lar ile karşılaştırıldığında bir yandan daha dik bir öğrenme eğrisi ve daha kompleks yerleştirilme şekli varken diğer yandan takılmasını kolaylaştırmak için birçok alternatif teknik bulunmaktadır. Bu çalışma bazı cihazların ebatları, yapıldıkları madde, havayolu kanalı ve kaf dizaynı, performans ve sonuncu ama en önemlisi de deneyimden dolayı yerleştirilmesinin zorluğu konusunda yapılan çalışmalardan birisidir. Ancak, araştırılması gereken en önemli konu araçların yerleştirilme zorluklarının sistematik olarak sınıflandırılması ve en iyi cihaz seçimine ve en iyi yerleştirme tekniğine olanak sağlayacak kriterlerin belirlenmesi olmalıdır. Kullandığımız cihazın yapısal özelliklerinden dolayı cihazın yerleştirilmesi, ancak aracın yerleştirilmesinde zorluk çıkaran etkenler belirlendikten sonra ve cihazdan elde edeceğimiz sonuçlar, ulaşabileceğimiz performans ve havayolu koruma seviyesi konusunda beklentilerimiz dengelendikten sonra düşünülmesi gereken ikinci konu olabilir. Bu geleneksel derlemenin amacı SHA’nın yerleştirilmesini zorlaştıran faktörleri dikkate alarak klinik uygulamada SHA’ların kullanımıyla ilgili hekimlere yönelik bazı kriterler belirlemektir.
In the crowded world of supraglottic airway devices (SADs), many papers compare the easiness of insertion based on the different endpoints of an operator’s satisfaction: first pass success, ventilation effectiveness, complications and morbidity. Proseal LMATM (Laryngeal Mask Airway, Teleflex Medical, Dublin, Ireland) has been extensively studied because on one hand it has a steeper learning curve and more complex insertion when compared with other SADs and on the other hand many alternative techniques are available to facilitate insertion. This research is part of a larger body of studies exploring the issue that some devices are more difficult to insert because of many features related to sizing, constructive material, airway conduit and cuff design, performance and last but not least experience. Nevertheless, the biggest question might be the search for a systematic categorization of insertion difficulty features and identification of criteria allowing the choice for the best device and consequently for the best insertion technique. Given that, as a result of many intrinsic characteristics of the device we are using, insertion might become the secondary issue to be considered only after we clearly identify what makes it difficult, and to be counterbalanced on the results we expect from the device, performance we can achieve and degree of airway protection it could grant. The aim of this narrative review is to consider which factors might affect or condition SAD insertion difficulty and to try identifying some criteria addressing physicians pertaining to the use of SADs in clinical practice.

6.
Kompleks Hemostaz Süreci ve Hiperozmotik Sıvılardan Kaynaklanan Etkileşimler
The Complex Process of Haemostasis and Interactions due to Hyperosmotic Fluids
Manuel Granell, Juan V. Llau
doi: DOI: 10.5152/TJAR.2017.290317  Sayfalar 83 - 84 (262 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

7.
Rejyonal Anestezide Fasial Plan Blokları ve Yeni Yaklaşımlar
Fascial Plane Blocks in Regional Anaesthesia and New Approaches
Yavuz Gürkan, Alparslan Kuş
doi: 10.5152/TJAR.2017.040401  Sayfalar 85 - 86 (430 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

KLINIK ARAŞTIRMA
8.
%20 Mannitol ve %3 NaCL Solüsyonlarının Koagulasyon Parametereleri Üzerine Etkisinin İn Vitro Olarak Karşılaştırılması: Prospektif, Randomize Çapraz Çalışma
A Comparison of the Effects of 20% Mannitol and 3% NaCl on Coagulation Parameters In Vitro using ROTEM: A Prospective Randomized Crossover Study
Achmet Ali, Bilge Şencan, Pulat Akın Sabancı, Demet Altun, Aylin Tetik, Lerzan Recep Doğan, Ibrahim Özkan Akıncı
doi: 10.5152/TJAR.2017.74875  Sayfalar 87 - 92 (341 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmada %20 Manitol ve %3 NaCl’nin in vitro ortamda koagülasyon üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntemler: On beş gönüllünün her birinden 20 mL kan örneği alındı. Her grupta rotasyonel tromboelastometri (ROTEM) ve hemogram analizi için 2’şer mL kan örneği polipropilen ve EDTA tüplerinde toplandı. Örnekleme sonrası kan örnekleri test solüsyonları ile seyreltildi. Grup K (Kontrol): sadece kan, Grup M (Mannitol): Kan içinde %7 konsantrasyonda %20 mannitol, Grup hipertonik salin (HS): Kan içinde %7 konsantrasyonda %3 hipertonik salin, Grup M/H (Mannitol ve HES): Kan içinde %7 konsantrasyonda %20 mannitol ve %8 konsantrasyonda HES, Grup HS/H (Hipertonik Salin ve HES): Kan içinde %7 konsantrasyonda %3 hiperetonik salin ve %8 konsantrasyonda HES. Bu işlem sonrası İnTEM'de pıhtılaşma zamanı (PT) ve pıhtı oluşumu zamanı (CFT), ExTEM’de CT, CFT ve maksimum pıhtılaşma zamanı ve FibTEM'de MCF den oluşan thromboelastometri parametreleri otomatik olarak ölçüldü.
Bulgular: ExTEM CT değerleri kontrol grubuna göre M/H grubunda önemli ölçüde daha yüksek bulundu. ExTEM CFT medyan ve persentil değerleri şöyledir: C grubu 85S (70-95s), M grubu 115s (94-128s), HS grubu 102S (84-114s), M/H grubu 128S (110-144s), HS /H grubu 118S (107-132s). FibTEM MCF değerleri tüm gruplarda kontrol grubuna oranla anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Grup M ile grup HS arasında anlamlı fark mevcuttur.
Sonuç: Her iki solüsyonda özellikle fibrin-fibrinojen etkileşimini bozmaktadır. Fakat %3 NaCl'nin koagulasyon üzerine negatif etkisi daha azdır.
Objective: The aim of the present study is to compare the effect of 20% mannitol and 3% NaCl on blood coagulation in vitro using rotational thromboelastometry (ROTEM).
Methods: Twenty-millilitre blood samples were obtained from 15 volunteers. In each group, 2 mL blood samples were collected into both polypropylene tubes and EDTA tubes for ROTEM and hemogram analysis. After sampling, blood samples were diluted with test solutions. Group C (control): Only blood, Group M (mannitol): 7% vol 20% mannitol concentration in the blood, Group hypertonic saline (HS): 7% vol 3% hypertonic saline (NaCl) in the blood, Group M/H (mannitol and hydroxyethyl starch solutions [HES]): 6% vol 20% mannitol concentration and 8% vol HES in the blood and Group HS/H (hypertonic saline and HES): 6% vol 3% hypertonic saline concentration and 8% vol HES in the blood. The following thromboelastometric parameters were measured automatically: clotting time (CT) and clot formation time (CFT) with intrinsic activation by tissue factor (InTEM), CT, CFT and maximum clot firmness (MCF) with extrinsic activation by tissue factor (ExTEM) and MCF with FibTEM.
Results: The ExTEM CT value was found to be significantly longer in the M/H group than in the controls. The ExTEM CFT median and percentile values were: group C: 85 s (70–95 s), group M: 115 s (94–128 s), group HS: 102 s (84–114 s), group M/H: 128 s (110–144 s) and group HS/H: 118 s (107–132 s). In all the groups, FibTEM MCF values were significantly lower than the control and also there was a significant difference between groups M and HS according to FibTEM MCF values.
Conclusion: Whole-blood coagulation disorder induced by these solutions is mainly dependent on fibrinogen and fibrin interaction. However, 3% HS has much less negative effect on coagulation.

9.
Düşük Akım Sevofluran ve Desfluran Anestezilerinin Böbrek Fonksiyonları Üzerindeki Etkilerinin Sistatin C ile Karşılaştırılması
Comparison of Effects of Low-Flow Sevoflurane and Low-Flow Desflurane Anaesthesia on Renal Functions Using Cystatin C
Gökçen Duymaz, Seyhan Yağar, Ayşegül Özgök
doi: 10.5152/TJAR.2017.72325  Sayfalar 93 - 97 (377 kere görüntülendi)
Amaç: Sistatin C böbrek fonksiyonlarındaki minimal değişiklikleri erken dönemde göstermek açısından kreatinine göre daha duyarlı olan bir biyogöstergedir. Bu prospektif randomize çalışmada düşük akım sevofluran ve desfluran anestezilerinin böbrek fonksiyonları üzerindeki etkisini sistatin C düzey ölçümleri ile karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) fiziksel durumu I-II olan ve ürolojik cerrahi planlanan 30 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize edilerek düşük akım sevofluran ve düşük akım desfluran grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Serum üre, kreatinin ve sistatin düzeyleri anestezi indüksiyonundan önce, ekstübasyon sonrası ve postoperatif 24. saatlerde ölçüldü. Postoperatif ilk 24 saatte toplanan idrarda kreatinin klirensi hesaplandı.
Bulgular: İki grubun serum üre, kreatinin ve sistatin C düzeyleri ile kreatinin klirensleri benzer bulundu.
Sonuç: Bu çalışmada düşük akım sevofluran anestezisinin böbrek fonksiyonları yönünden güvenli olduğu daha duyarlı bir biyogösterge olan sistatin C düzeyleri ile gösterilmiştir.
Objective: Numerous studies have indicated nephrotoxic effects of sevoflurane because of its two bioproducts compound A and fluoride. Cystatin C (CyC) is a more sensitive biomarker than creatinine to show early and mild changes in kidney function. We designed this prospective randomised study to compare the effects of low-flow sevoflurane anaesthesia and low-flow desflurane anaesthesia on renal functions based on CyC levels. No studies have evaluated the effects of low-flow sevoflurane anaesthesia on renal functions based on CyC levels to date.
Methods: Thirty American Society of Anesthesiologists (ASA) physical status I–II patients who were scheduled for urological procedures were enrolled in this study. The patients were randomly assigned to 2 groups: low-flow sevoflurane anaesthesia or low-flow desflurane anaesthesia. Serum urea, creatinine and CyC levels were measured before the operation, just before extubation and 24 h after the operation. Creatinine clearance was calculated in the first 24-h urine sample.
Results: There were no significant differences in serum urea, creatinine and CyC levels or 24 h creatinine clearance between the groups.
Conclusion: Our study demonstrates with a more sensitive biomarker, CyC, that low-flow sevoflurane anaesthesia is safe in terms of the effects on renal function.

10.
Yetişkinlerde Proseal Laringeal Maske Havayolunun Takılmasında Kullanılan İki Yöntemin Karşılaştırılması İçin Yapılan Prospektif Randomize Bir Klinik Çalışma-İşaret Parmağı Kullanarak Takma Tekniği ve 90° Rotasyonla Takma Tekniği
A Prospective Randomised Clinical Trial for the Comparison of Two Techniques for the Insertion of Proseal Laryngeal Mask Airway in Adults-Index Finger Insertion Technique versus 90° Rotation Technique
Pavan V. Dhulkhed, Sunil V. Khyadi, Parbati B. Jamale, Vithal K. Dhulkhed
doi: 10.5152/TJAR.2017.70298  Sayfalar 98 - 102 (312 kere görüntülendi)
Amaç: Proseal laringeal maske havayolunun (PLMA) takılmasında 90° rotasyonla takma tekniğinin başarı oranının standart işaret parmağıyla takma tekniğinden daha yüksek olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmanın amacı 90° rotasyonla takma tekniğini ve standart teknikleri, takma girişimi sayısı, işlemin süresi ve komplikasyonlar açısından değerlendirmek ve karşılaştırmaktır.
Yöntemler: Yüz yirmi yetişkin hasta standart teknik grubu veya rotasyon tekniği grubuna, her grupta 60 hasta olacak şekilde dağıtıldı. Rotasyon tekniği grubunda, PLMA kafı tamamen hastanın ağzına parmak sokulmadan orta hat yaklaşımıyla yerleştirildi, hastanın dilinin çevresinde saat yönü tersine 90° döndürüldü, ilerletildi ve direnç hissedilene kadar geri döndürüldü.
Bulgular: Rotasyon tekniği grubunun ilk girişimdeki başarı oranı standart işaret parmağıyla takma tekniğinden daha yüksekti (%98'e karşı %78; p=0,001) ve işlem süresi daha kısaydı (11,88±3,62 sn'ye karşı 25,98±10,92 sn; p<0,0001). Ameliyat sonrası boğaz ağrısı insidansı daha düşüktü (%15'e karşı %38,34; p=0,0067) ve PLMA’da kan lekesi daha azdı (%11,7'ye karşı %45; p<0,0001). Ortalama arter basıncındaki artış, standart teknik grubuna göre daha fazla bulundu.
Sonuç: Proseal LMA’nın takılması açısından, 90° rotasyon tekniğinin ilk girişimdeki başarı oranı işaret parmağıyla takma tekniğinden daha yüksekti. İşlem süresi daha kısaydı ve yan etkileri daha azdı.
Objective: The 90° rotation technique for inserting the Proseal laryngeal mask airway (PLMA) is reported to be better than the standard index finger insertion technique to improve the insertion success rate. The objective of this study was to evaluate and compare the ease of insertion through the 90° rotation and standard insertion techniques in terms of number of attempts, duration of insertion and occurrence of complications.
Methods: One hundred and twenty adult patients were allocated to either a standard technique group or rotation technique group with 60 patients in each. In the rotation technique group, the entire cuff of the PLMA was placed in the patient’s mouth in a midline approach without finger insertion, rotated 90° counter- clockwise around the patient’s tongue, advanced and rotated back until resistance was felt.
Results: The success rate of the rotation technique group at the first insertion attempt was greater than that of the standard index finger insertion technique (98% vs. 78%; p=0.001), and less time for insertion was required (11.88±3.62 s vs. 25.98±10.92 s; p<0.0001). The incidence of post-operative sore throat was lower (15% vs. 38.34%; p=0.0067), and blood staining on the PLMA was less (11.7% vs. 45%; p<0.0001). The increase in the mean arterial pressure was more in the standard technique group.
Conclusion: The 90° rotation technique has a higher success rate at first insertion attempt for inserting the ProSeal LMA than the index finger insertion technique with less time for insertion and fewer side effects.

11.
Nasoenterik Tüp Lokalizasyonunun Tespitinde Ultrasonografinin Yeri
Role of Ultrasonography in Detecting the Localisation of the Nasoenteric Tube
Recai Dağlı, Hakan Bayır, Yeliz Dadalı, Turgut Tursem Tokmak, Zeynel Abidin Erbesler
doi: 10.5152/TJAR.2017.80269  Sayfalar 103 - 107 (291 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmada; nasoenterik tüpün (NET) postpilorik alana geçtiğinin tespitinde ultrasonografinin (USG) başarı oranını saptamak ve bu yöntemi tüpün lokalizasyonu için yaygın kullanılan direkt batın grafisi ile karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntemler: NET bir anestezist tarafından yerleştirildi. İki radyolog tarafından USG ile görüntülendi. Tüm hastalarda tüpün lokalizasyonu abdominal grafi ile doğrulandı.
Bulgular: Otuz dört hastaya NET yerleştirmek için yatakbaşı kör yöntem kullanıldı. NET'lerin 11’inin USG ile postpilorik alana geçtiği USG ile tespit edildi. Bir hastada NET lokalizasyonunun ultrasonografi ile postpilorik görülemedi, fakat kontrol batın grafisinde postpilorik alanda olduğu tespit edildi. Yirmiiki hastada, NET'lerin kontrol batın grafilerinde midede oldukları saptandı. USG ile postpilorik görüntüleyebilme oranımız %91,6 olarak saptandı. Tüm vakalar düşünüldüğünde, USG ile katater lokalizasyonunu doğrulama oranı %97 olarak saptandı (34 hastada 33).
Sonuç: USG; nasogastrik tüp ve NET lokalizasyonu için kullanılan radyografiye, güvenilir, pratik bir alternatif yöntemdir.
Objective: In this study, we aimed to determine the success rate of nasoenteric tube (NET) insertion into the postpyloric area using ultrasonography (USG) and compare with the commonly used method direct abdominal graphy.
Methods: A single anaesthesiologist placed all the NETs. The NET was visualised by two radiologists simultaneously using USG. The localisation of the tube was confirmed using an abdominal graph in all patients.
Results: The blind bedside method was used for NET insertion into 34 patients. Eleven of the tubes were detected passing through the postpyloric area using USG. In one case, the NET could not be visualised in the postpyloric area using USG; however, it was detected in the postpyloric area through control abdominal radiography. In 22 patients, NETs were detected in the stomach using control abdominal radiography. The rate of imaging post pyloric using USG was 91.6%. When all cases were considered, catheter localisation was detected accurately using USG by 97% (33 in 34 patients).
Conclusion: USG is a reliable and practical alternative to radiography, which can be used to detect localisation of the nasogastric tube and NET.

12.
Ağız Kanseri Ameliyatı Olan Hastalarda Havayolu Yönetimi: 156 Hastanın Retrospektif Bir Analizi
Airway Management of Patients Undergoing Oral Cancer Surgery: A Retrospective Analysis of 156 Patients
Sapna Annaji Nikhar, Ashima Sharma, Mahesh Ramdaspally, Ramachandran Gopinath
doi: 10.5152/TJAR.2017.67365  Sayfalar 108 - 111 (282 kere görüntülendi)
Amaç: Ağız kanseri hastaları potansiyel olarak zor bir havayoluna sahiptirler. Ancak, ameliyat süresince doğru bir şekilde yönetilirse, morbidite ve mortalite düşürülebilir veya önlenebilir.
Yöntemler: Ağız kanseri nedeniyle ameliyat edilen 156 hastanın tıbbi kayıtları perioperatif dönemde havayolu yönetimi açısından incelendi.
Bulgular: Cerrahi işlemler eksizyon, parsiyel kalınlıkta deri greftleri, hemiglossektomiler, radikal boyun nodu diseksiyonlarından pektoralis majör miyokutan veya serbest fibular fleplere değişiklik göstermiştir. Entübasyon hastaların %14,7’sinde, tümör veya radyasyon fibrozisiyle ilgili trismus, sınırlı boyun hareketliliği ve daha önceden yapılmış ameliyatlardan dolayı zor olarak değerlendirildi. Yirmi hasta daha önce ağız kanseri nedeniyle ameliyat edilmişti ve flep rekonstrüksiyonu planlandı. Nazotrakeal entübasyon tercih edilen bir yöntemdi ve hastaların %62,8’i nöromusküler blokaj sonrasında nazotrakeal olarak entübe edilebildi. Vakaların %19,2’sinde havayolu kontrolü için trakeotomi (elektif ya da mevcut) kullanıldı. Daha önce radyoterapi alan hastalarda trakeotomi ameliyatı olma olasılığı daha yüksek olarak bulundu. McCoy laringoskoplar (%13,4), gum elastik bujiler (%23,6), Airtraq cihazlar (%0,006) ve fiberoptik bronkoskoplar (FOBs) (%0,03) kullanılan diğer havayolu teknikleriydi. Toplamda 64 hasta (%50,7) ameliyattan hemen sonra ekstübe edilebildi.
Sonuç: Zor havayolları doğru preoperatif değerlendirme ve planlama ile, ileri düzeyde havayolu cihazlarına minimal düzeyde gereksinim duyarak etkili bir şekilde yönetilebilir. Gum elastik bujiler ve Magill forsepler havayolu yönetiminde çok faydalıdırlar ve ağız kanseri hastalarında elektif trakeostomi ihtiyacını azaltırlar.
Objective: Oral cancer patients have a potentially difficult airway, but if managed properly during the perioperative period, morbidity and mortality can be reduced or avoided.
Methods: The medical records of 156 patients who were operated for oral cancers were reviewed for airway management during the perioperative period.
Results: The surgical procedures ranged from excisions, wide local excisions with split skin graftings, hemiglossectomies and radical neck nodes dissections to pectoralis major myocutaneous or free fibular flaps. Intubation was assessed as difficult in 14.7% of patients because of tumour- or radiation fibrosis-related trismus, restricted neck mobility and prior similar surgeries. Twenty patients had undergone surgery for oral cancer previously and were scheduled for flap reconstruction. Nasotracheal intubation was a preferred route, and 62.8% of patients could be intubated nasotracheally after neuromuscular blockade. Tracheostomy (elective or existing) was utilised for airway control in 19.2% cases. Patients who had undergone prior radiotherapy were more likely to be tracheostomised. McCoy laryngoscopes (13.4%), gum elastic bougies (23.6%), Airtraq devices (0.006%) and fibreoptic bronchoscopes (FOBs) (0.03%) were the additional airway techniques employed. In total, 64 patients (50.7%) could be extubated immediately after surgery.
Conclusion: Proper preoperative evaluation and planning help manage difficult airways effectively with minimal need of advanced airway gadgets. Gum elastic bougies and Magill forceps are very useful in airway management and decrease the need of elective tracheostomy in oral cancer patients.

OLGU SUNUMU
13.
Mastektomi ve Aksiller Klerens Uygulanan Hastada Ultrason Eşliğinde Devamlı İnterpektoral Blok
Ultrasound-Guided Continuous Interpectoral Block for Patient Undergoing Mastectomy and Axillary Clearance
Mario Fajardo-pérez Fajardo-pérez, Ece Yamak Altınpulluk, Javier García - Miguel, Borja Quintana - Gordon
doi: 10.5152/TJAR.2017.43815  Sayfalar 112 - 115 (288 kere görüntülendi)
Tek doz bir lokal anestetik kullanımının bazı dezavantajları vardır ve kullanılan lokal anestetiğin farmakokinetik özelliklerine bağlı olarak sınırlı analjezi sağlar. Bununla birlikte, devamlı perinöral infüzyonların kullanımı uzun süreli ağrı kontrolüne olanak sağlar. Lenf nodu aksiller disseksiyonu ile veya olmadan mastektomi uygulanan hastalarda, kateter yerleştirilmesinin izlediği ultrason eşliğinde interpektoral blok yeterli ağrı kontrolü ile sonuçlanabilir. Bu vaka çalışmasında mastektomi ve aksiller klerens uygulanan ve postoperatif analjezi için ultrason eşliğinde devamlı interpektoral blok alan 58 yaşında bir kadın hasta sunulmaktadır. Genel anestezi indüksiyonundan sonra interpektoral ultrason gerçekleştirildi ve levobupivakain ultrason eşliğinde pektoral minör ve pektoral majör kasları arasına yerleştirilen bir kateterden uygulandı. 48 saat boyunca 5 mL saat-1 infüzyon hızında, %0,125 levobupivakain içeren elastomerik pompa kullanıldı. Mükemmel postoperatif ağrı kontrolü izlendi. Lokal anestetik ve kateterle ilişkili yan etkiler görülmedi. Mastektomi altındaki hastalarda interpektoral blok için ideal infüzyon hızı belirlenmemiştir. İnterpektoral tekniklerin rutin klinik uygulama için uygun olup olmadığını teyit etmek için daha fazla sayıda randomize çalışmaya ihtiyaç vardır.
Using a single dose of local anaesthetics has some disadvantages and provides limited analgesia depending on the pharmacokinetic characteristics of the local anaesthetic used. Nevertheless, the use of continuous perineural infusions allows sustained pain control. Ultrasound-guided interpectoral block followed by the placement of catheters in patients undergoing mastectomies with or without lymph node axillary dissections can result in sufficient pain control. We present a case of a 58-year-old woman undergoing mastectomy and axillary clearance who received ultrasound- guided continuous interpectoral block for postoperative analgesia. After the induction of general anaesthesia, interpectoral ultrasound block was performed and levobupivacaine was administered through a catheter placed between the pectoralis minor and pectoralis major muscles using an ultrasound-guided technique. We used an elastomeric pump containing the 0.125% levobupivacaine anaesthetic solution, with an infusion rate of 5 mL h-1 for 48 h. Excellent postoperative pain control was observed. Local anaesthetic- and catheter-related side-effects were not observed. The ideal infusion rate for interpectoral block in patients under mastectomy has not been determined. More randomised studies are needed to confirm whether interpectoral techniques are appropriate for routine clinical practice.

14.
Total Kalça Protezi İçin Uygulanan Spinal Anestezi Sonrasında Tek Taraflı Torasik Spinal Kord Yaralanması: Kader mi, Yoksa Hata mı?
Thoracic Unilateral Spinal Cord Injury After Spinal Anaesthesia for Total Hip Replacement: Fate or Mistake?
Costa Fabio, Del Buono Romualdo, Agrò Felice Eugenio, Tambone Vittoradolfo, Vitali Andrea Massimiliano, Ricci Giovanna
doi: 10.5152/TJAR.2016.32967  Sayfalar 116 - 118 (681 kere görüntülendi)
Spinal anestezi total kalça protezi ameliyatı için ilk seçenektir ve hafif komplikasyonlarının yanı sıra yaşamı tehdit edecek kadar ciddi komplikasyonları da vardır. Bazı spinal kord iskemisi vakaları tanımlanmış olmasına rağmen, nöroaksiyal anestezi sonrasında nörolojik komplikasyonların insidansı net değildir. Bu çalışmada, total kalça protezi için L2-L3 spinal anestezi uygulamasının ardından gelişen tek taraflı T8-T11 spinal kord iskemi vakası sunulmaktadır. Manyetik rezonans görüntülemesi (MRI) sonucunda, sol paramediyan spinal kord hiperintens T8-T11 sinyal değişikliği bulundu. Hasar ile cerrahi arasında geçici bir epidemiyolojik bağlantının varlığı görülmektedir. Yaralanma, yara alanı ile spinal iğnenin giriş alanı arasında, anatomik yakınlık olmaksızın meydana geldi. Bu durum, sadece birinin yaralanmayı tek başına belirlemek için yeterli olmayacağı birçok faktörden kaynaklanabilir. Aynı anda hepsinin etkisiyle komplikasyon oluşabilir. Çalışmamızda sonuç öngörülemez ve kaçınılmazdı. Yetersiz tıbbi uygulamadan ziyade beklenmeyen durumlar bu sonuca yol açtılar.
Spinal anaesthesia is the most preffered anesthesia technique for total hip replacement, and its complications range from low entity (insignificant) to life threatening. The incidence of neurologic complications after neuraxial anaesthesia is not perfectly clear, although there are several described cases of spinal cord ischaemia. We present a case of unilateral T8-T11 spinal cord ischaemia following L2–L3 spinal anaesthesia for total hip replacement. Magnetic resonance imaging showed a hyperintense T8–T11 signal alteration on the leftside of paramedian spinal cord. A temporal epidemiologic linkage between the damage and the surgery seems to be present. The injury occurred without anatomical proximity between the injury site and the spinal needle entry site. This may be due to multiple contributing factors, each of them is probably not enough to determine the damage by itself; however, acting simultaneously, they could have been responsible for the complication. The result was unpredictable and unavoidable and was caused by unforeseeable circumstances and not by inadequate medical practice.