Turk J Anaesthesiol Reanim: 43 (6)
Cilt: 43  Sayı: 6 - Aralık 2015
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Sezaryende Uygulanan Anestezi Yöntemlerinin Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of Anaesthetic Techniques for Caesarean
Melek Aksoy Sarı, Semih Küçükgüçlü, Şule Özbilgin, Ferim Sakize Günenç, Sümeyye Mercan, Ayşenur Esen, Büşra Yetim
doi: 10.5152/TJAR.2015.91069  Sayfalar 373 - 380 (1243 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde 6 yıllık süreçte yapılan sezaryen (C/S) ameliyatlarında, retrospektif olarak değerlendirilen anestezi yöntemlerinin maternal fetal ve neonatal etkilerinin değerlendirilmesi, elde edilen verilerin ülkemiz ve gelişmiş ülkelerin literatür bilgileri ile karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Etik kurul onayı alındıktan sonra, 2005-2010 yılları arasındaki altı yıllık süreçte hastanemizde sezaryen uygulanan hastaların ameliyathane arşivinden elde edilen anestezi kayıtları ve doğumhane defterinden elde edilen gebeliğe ait bilgileri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Altı yılda toplam 10.819 doğum gerçekleştirilmiştir ve bunların 5953’üne sezaryen uygulanmıştır (C/S oranı; %55,0). Hastaların 1479’una (%24,8) genel anestezi, 4474’üne (%75,2) rejyonal anestezi [1203 hastada spinal anestezi (%26,9), 830 hastada epidural anestezi (%18,5), 2441 hastada kombine spinal epidural anestezi (%54,6)] uygulanmıştır. 2005 yılında %63,8 (n=582) olan rejyonal anestezi oranı, 2010 yılında %84,6’ya (n=836) yükselmiştir. Rejyonal anestezi kullanımı, hem elektif hem acil olgularda (%82 elektif, %65,2 acil) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Başarısız rejyonal anestezi ve cerrahi komplikasyonlara bağlı olarak cerrahi sürenin uzaması gibi nedenlerden dolayı 215 olguda (%4,8) genel anesteziye geçilmiştir. Hem 1. dk hem 5. dk APGAR skorları rejyonal anestezide, genel anesteziye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde sezaryenlerde rejyonal anestezi uygulama sıklığının giderek arttığı ve oranın Türkiye ortalamasının üzerinde ancak gelişmiş ülkelere göre halen düşük olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the maternal, foetal and neonatal effects of anaesthetic techniques used in caesarean sections (C/S) retrospectively over 6 years at the Hospital of Medical School of Dokuz Eylül University and to compare the results with the literature from Turkey and developed countries.
METHODS: After obtaining approval from the ethics committee, anaesthetic and gestational data from all caesarean operations performed over a 6-year period between 2005 and 2010 was retrospectively obtained from hospital archives.
RESULTS: During this period, a total of 10,819 labours was conducted and C/S ratio was 55% with 5953 patients. General anaesthesia was performed in 1479 patients (24.8%) and regional anaesthesia was performed in 4474 patients (75.2%) [Spinal anaesthesia for 1203 patients (26.9%), epidural anaesthesia for 830 patients (18.5%) and combined spinal-epidural anaesthesia for 2441 patients (54.6%)]. In 2010, regional anaesthesia ratio increased to 84.6%, whereas in 2005, it was 63.8%. Regional anaesthesia was used significantly more often in both elective and urgent patients (82% elective and 65.2% emergency). Because of failed regional anaesthesia or surgical complications, anaesthesia was changed to general anaesthesia in 215 patients (4.8%). APGAR scores in 1 and 5 min were significantly higher with regional anaesthesia when compared with general anaesthesia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Regional anaesthesia rate for C/S patients in the Hospital of Medical School of Dokuz Eylül University is increased and is higher than Turkey’s average; but these figures are still lower than those in the developed countries.

2.
Adıyaman İli Bölgesinde Psödokolinesteraz Enzim Eksikliği
Pseudocholinesterase Enzyme Deficiency in Adıyaman City Area
Ruslan Abdullayev, Ömer Burak Küçükebe, Recai Kaya, Bülent Çelik, Hatice Kuşderci, Mehmet Duran, Öznur Uludağ, Mesut Öterkuş, Aysel Buyrukcan, Ülkü Sabuncu, Abdullah Arpacı
doi: 10.5152/TJAR.2015.32848  Sayfalar 381 - 386 (947 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Psödokolinesteraz (PKE), süksinilkolinin hidrolizinden sorumlu, kompleks moleküler yapılı bir enzimdir. Eksikliğinde, normal koşullarda yaklaşık olarak 5-10 dakika süren süksinilkolinin etkisi uzamakta ve birkaç saate kadar sürebilmektedir. Son yıllarda süksinilkolinin kullanımı azalmıştır. Bununla birlikte, bazı durumlarda ve gelişmekte olan ülkelerde halen aktif olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada Adıyaman ili civarında PKE enzim eksikliği sıklığı taranıp, literatür eşliğinde sunulması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizin yerel etik kurul onayı alındıktan sonra (Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyomedikal Araştırmalar Etik Kurulu, 30.12.2012, Sayı: B.30.2.ADY.0.20.00-600/51) Mart-Aralık 2013 tarihleri arasında Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde elektif şartlarda genel anestezi altında herhangi bir ameliyat geçirecek olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların yazılı onamları alındıktan sonra, serum PKE, alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), üre, kreatinin, international normalization ratio (INR) ve aktif parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT) değerleri incelendi. PKE eksikliğinin diğer biyokimyasal değerler ile olası ilişkisi de araştırıldı. PKE’ın normal referans aralığı 16-40 yaş arası kadınlar için 4260-11250, diğer hastalar için ise 5320-12920 U L-1 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Çalışma, 702’si (%72,8) kadın olan 964 hasta ile tamamlandı. PKE enzim düzeyi bu hastaların %7,2’sinde normalin altındaydı. Hasta grubu, ALT, INR, aPTT ve kreatinin değerlerinin yüksekliği ile PKE enzim düzeyi eksiliği görülme oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değilken AST ve üre değerlerinin yüksekliği ile PKE enzim düzeyi eksiliği görülme oranları arasındaki fark anlamlıydı (p<0,05). PKE enzim düzeyi eksikliği görülme riski AST değeri yüksek olan hastalarda normal olanlara göre 4,5 kat, üresi yüksek olanlarda normal olanlara göre 9 kat daha fazlaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif değerlendirmede rutin olarak baktığımız kan laboratuvar değerlerinde AST ve üre düzeylerindeki patolojik yükseklik bizi PKE enziminin eksik olabileceği konusunda uyarmalıdır.
INTRODUCTION: Pseudocholinesterase (PChE) is an enzyme responsible for the hydrolysis of succinylcholine. In case of its deficiency, the effect of succinylcholine that is approximately 5–10 min is prolonged up to few hours. The use of succinylcholine has been declined recently. However, it is still actively used in some special conditions and in developing countries. In this study, incidence of PChE enzyme deficiency around Adiyaman city was investigated and presented with the literature review.
METHODS: After obtaining an approval from the investigational board of our hospital (Adiyaman University Medical School, Biomedical Research Ethics Board, 30.12.2012, Nr: B.30.2.ADY.0.20.00-600/51), patients undergoing any elective operation under general anaesthesia in the Adiyaman University Medical School Hospital between March and December 2013 were recruited for the study. After obtaining the patients’ written consents, blood PChE, alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase (AST), urea, creatinine, international normalisation ratio (INR) and activated partial thromboplastin time (aPTT) values of the patients were analysed. Possible association of the PChE deficiency with other values was also investigated. The normal value of PChE was taken as 4260–11250 for females aged 16–40 years and 5320–12920 U L−1 for other patients.
RESULTS: The study was completed with 964 patients, 702 (72.8%) of whom were females. PChE enzyme levels were under the normal in 7.2% of the patients. There were no correlation between patient group, ALT, INR, aPTT and creatinine elevation with PChE deficiency (p>0.05), whereas AST and urea level elevation was significantly associated with PChE deficiency (p<0.05). The risk of PChE deficiency was 4.5 and 9 times higher in the patients with the elevation of AST and urea levels, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pathological elevations of AST and urea that are a part of normal pre-operative biochemical analysis of blood will indicate the possible deficiency of PChE enzyme.

3.
Obstrüktif Uyku Apnesi Ameliyatı Yapılan Hastalarda Sugammadeks ve Neostigmin Kullanımının Solunum Sistemi Komplikasyonları ve Maliyetinin Karşılaştırılması
Comparison of Sugammadex versus Neostigmine Costs and Respiratory Complications in Patients with Obstructive Sleep Apnoea
Dilek Yazıcıoğlu Ünal, İlkay Baran, Murad Mutlu, Gülçin Ural, Taylan Akkaya, Onur Özlü
doi: 10.5152/TJAR.2015.35682  Sayfalar 387 - 395 (1196 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstrüktif uyku apnesi (OUA) tanısı ile ameliyat edilen hastalarda sugammadeks ve neostigmin kullanımının roküronyumun etkisini antagonize etme etkinliği, postoperatif solunum komplikasyonlarının oluşma sıklığına etkisi ve maliyetinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif araştırmada Etik Kurul izni ve hasta onamı alınarak, ASA I-II fizyoloji sınıfındaki, 74 erişkin hasta, randomize olarak 2 mg kg-1 sugammadeks (Grup S) veya 0,04 mg kg-1 neostigmin + 0,5 mg atropin (Grup N) gruplarına dahil edildi. Grupların, TOF (dörtlü uyarı) 0,9 elde edilme süresi, ameliyat salonu kullanım süresi, anestezi sonrası bakım ünitesinde (ASBÜ) izlem süresi, postoperatif solunumla ilgili komplikasyonların görülme sıklığı, izlem, tetkik ve tedavi maliyetleri (Sağlık Uygulama Tebliği) karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hasta, anestezi ve ameliyat özellikleri, toplam roküronyum dozları her iki grupta benzerdi. TOF 0,9 elde edilme süresi sugammadeks grubunda daha kısadır [Grup N: 8 (5-18) dk Grup S: 2 (1,5- 6) dk, p<0,001]. Ameliyat salonu kullanım süresi [Grup S: 72,4±14,3 dk, Grup N: 96,6±22,8 dk (p<0,001)] ve ASBÜ izlem süresi [Grup S: 22,9±10,1 dk, Grup N: 36,3±12,6 dk (p<0,001)] de Grup S’de daha kısa bulundu. Ekstübasyondan sonra, Grup N’de 12 (%32,4), Grup S’de ise 4 (%10,8) hastada desatürasyon tespit edildi (p=0,048). Neostigmin grubunda, 3 hasta tekrar entübe edildi ve 8 (%21,6) planlanmayan yoğun bakıma yatışı oldu. Sugammadeks grubunda 1 (%2,7) hasta yoğun bakıma yatırıldı. Neostigmin grubunda 1 hastada, negatif basınçlı pulmoner ödem gelişti. Maliyet: Anestezi doktor ücreti 0,392 TL dk-1, anestezi tekniker ücreti 0,244 TLdk-1 bulundu. Sugammadeks (98,14 TL birim-1) grubunun tedavi ve izlem maliyeti neostigmin (0,27 TL birim-1) grubundan yüksektir (6147,88 TL’ye karşın 3569,5 TL), neostigmin grubunda ise komplikasyon tedavi maliyeti daha yüksektir (3944,6 TL’ye karşın 199,5 TL).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırmanın sonuçları, sugammadeksin roküronyumun etkisini neostigminden daha etkin geri döndürdüğünü doğruladı. OUA ameliyatlarından sonra, neostigmin kullanımı ile karşılaştırıldığında sugammadeks kullanımı solunum sistemi komplikasyonlarının oluşma sıklığı ve kamu maliyetlerinde azalma sağlar.
INTRODUCTION: To compare sugammadex and neostigmine regarding the efficacy in reversing rocuronium-induced neuromuscular block, the incidence of post-operative respiratory complications and costs in patients undergoing surgery for the treatment of obstructive sleep apnoea (SA).
METHODS: After obtaining ethical approval and patient consent, 74 patients in ASA physical status I or II were randomised into two groups to receive 2-mg kg−1 sugammadex (Group S) or 0.04-mg kg−1 neostigmine+0.5-mg atropine (Group N). Groups were compared regarding time to TOF (train-of-four) 0.9, operating room time, post-anaesthesia care unit (PACU) stay, post-operative respiratory complications, costs related to neuromuscular block reversal and follow-up and treatment complications.
RESULTS: Patient demographics, anaesthesia, surgical data and total rocuronium doses were similar between groups. Time to TOF 0.9 was shorter for group S [Group N: 8 (5–18) min; Group S: 2 (1.5–6) min (p<0.001)]. Operating room time [Group S: 72.4±14.3 min; Group N: 96.6±22.8 min (p<0.001)] and PACU stay [Group S: 22.9±10.1 dk; Group N: 36.3±12.6 dk (p<0.001)] were also shorter in Group S. After extubation, desaturation was observed in 12 (32.4%) patients in group N and in 4 (8%) patients in group S (p=0.048). In group N, three patients were reintubated; there were eight (21.6%) unplanned intensive care unit (ICU) admissions. There was one unplanned ICU admission in group S. Negative pressure pulmonary oedema was observed in one patient in group N. The results regarding costs were as follows: the cost of staff anaesthesia doctor was 0.392 TL per min and the cost of nurse anaesthetist was 0.244 TL per min. The reversal cost was higher in the sugammadex group (vial cost 98.14 TL) than that in the neostigmine group (ampoule cost 0.27 TL; total 6147.88 TL vs. 3569.5 TL); however, the total follow-up and complication treatment cost were lower in group S than those in group N (199.5 TL vs. 3944.6 TL).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study confirmed the efficacy of sugammadex over neostigmine for the reversal of rocuronium-induced neuromuscular block. Sugammadex decreases the incidence of post-operative respiratory complications and related costs in patients with SA.

4.
Toplumun Kardiyopulmoner Resüsitasyon Konusunda Farkındalık, Bilgi Düzeyleri ve Tutumlarının Değerlendirilmesi; İzmir Raporu
Evaluation of Public Awareness, Knowledge and Attitudes about Cardiopulmonary Resuscitation: Report of İzmir
Şule Özbilgin, Mert Akan, Volkan Hancı, Ceren Aygün, Bahar Kuvaki
doi: 10.5152/TJAR.2015.61587  Sayfalar 396 - 405 (1327 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Tanıklar tarafından erken başlatılan kardiyopulmoner resüsitasyonun (KPR) kardiyak arest sonrası yaşamı arttırdığı gösterilmiştir. Ülkemizde kardiyak arest olgularında halk tarafından temel yaşam desteği (TYD) başlatılması nadir bir durumdur. Çalışmamızda, anket yapılarak halkımızın KPR ve TYD konusundaki farkındalık, bilgi düzeyleri ve tutumlarının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiye’nin batı bölgesinde, nüfusun yoğun olduğu işlek bir caddesinde 18 yaş ve üstü en az 500 kişiye ulaşılması hedeflenerek kardiyak arest ve yapılması gerekenler ile ilgili 21 soru içeren bir anket çalışması yapıldı. Kardiyak arest bulguları ile ilgili bilgileri, daha önceki KPR deneyimleri, temel yaşam desteği bilgileri, KPR ile ilgili endişeleri gibi konular sorgulandı.
BULGULAR: Toplanan 550 anket formundan tam doldurulmuş olan 533 anket formu değerlendirmeye alındı. KPR ile ilgili eğitim aldığını belirtenlerin oranı %40,3 idi. Bunların çoğunluğu işyerinde verilen kurslarda (%8,4) eğitim aldıklarını belirtti. Kardiyak arest bulguları olarak %40,7 bilincin kaybolması, %49,3 solunumun durması, %60,7 dolaşımının durması olarak yanıtlandı. Uygulamaya yönelik bilgi sorularından göğüs kompresyonu uygulama yerini bilenler %52,0, hızını doğru bilenler %18,4, derinliğini doğru bilenler %34 ve kompresyon-ventilasyon oranını doğru bilenler %15,6 olarak bulundu. Tanık tarafından KPR başlatma oranı %3,6 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’nin batısında, eğitim düzeyi yüksek olan bir bölgede KPR eğitimi almış kişilerin oranının %40,7 ve tanık tarafından kardiyak arest anında KPR başlatılma oranı %3,6 olduğu saptanmıştır. Katılımcıların çoğu KPR bilgi ve becerilerini düzeltmek ve geliştirmek için gönüllü olduklarını belirtmişlerdir. Toplumda KPR ile ilgili bilgi ve farkındalık, halka KPR eğitiminin yaygınlaştırılması ile arttırılabilir.
INTRODUCTION: Early initiation of cardiopulmonary resuscitation (CPR) by witnesses increases survival after cardiac arrest. In Turkey, our country, it is rare that basic life support (BLS) is initiated by a layperson. In our study, we aimed to use a survey to research awareness, level of knowledge and attitudes of the public to CPR and BLS.
METHODS: A 21-question survey was administered to individuals aged ≥18 years on a busy street in a city of a western region of Turkey. Topics such as knowledge about cardiac arrest findings, previous experience of CPR, knowledge of BLS and concerns related to CPR were questioned.
RESULTS: The fully completed forms of 533 people were evaluated. There were 40.7% who stated that they had received training in CPR. For signs of cardiac arrest, 40.7% answered loss of consciousness, 49.3% answered cessation of breathing and 60.7% answered cessation of circulation. It was found that 35.5% could perform only chest compressions, 27.6% could perform mouth-to-mouth ventilation and 28.7% able to perform both. While 52.0% knew the location for performing chest compressions, 34.3% knew the correct depth and 15.6% knew the correct compression–ventilation rate. Bystander CPR was performed by 3.6%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, 40.7% of people living in a highly educated region in the western part of Turkey had received CPR training and 3.6% performed bystander CPR. A majority of participants stated that they were willing to correct and develop their knowledge and skills related to CPR. Effective public CPR training programmes may increase the knowledge and awareness of CPR in the adult population.

5.
Supraglottik Hava Yolu Aletlerinin; Laringeal Maske Klasik, Fastrach ve Supreme’in; Kullanım Kolaylığı, Güvenlik ve Komplikasyonlar Açısından Karşılaştırılması; Prospektif, Randomize, Klinik Araştırma
Comparison of the Supraglottic Airway Devices Classic, Fastrach and Supreme Laryngeal Mask Airway: A Prospective Randomised Clinical Trial of Efficacy, Safety and Complications
Erdal Kömür, Nurten Bakan, Şenay Göksu Tomruk, Gülşah Karaören, Zelin Topaç Doğan
doi: 10.5152/TJAR.2015.97830  Sayfalar 406 - 411 (972 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Prospektif ve randomize olarak yapılan bu çalışmada; birincil olarak yerleştirme kolaylığı ve yerleştirme zamanı, ikincil olarak repozisyon gereksinimi, denemelerdeki başarı oranı, sPO2, EtCO2 ve hemodinamik parametreler üzerine etkileri, yeterli ve güvenli havayolu sağlayabilme ve orafaringeal ve sistemik komplikasyonları açısından, laringeal maske (LMA) Klasik, LMA Klasik, LMA Fastrach and LMA Supreme’in karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yaşları 18-70 arasında değişen, American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II, doksan hasta randomize olarak 3 gruba ayrılarak havayolu sağlamak için LMA Klasik, LMA Fastrach ve LMA Supreme kullanıldı. Nöromüsküler bloker kullanılmadı. Belirlenen LMA aynı anestezist tarafından bispektral index %40-%60 arasındayken yerleştirildi.
BULGULAR: Gruplar arasında birincil sonuç olarak belirlenen yerleştirme kolaylığı ve yerleştirme zamanı açısından istatiksel olarak fark yoktu. İkincil sonuç olarak yerleştirme sırasında repozisyon gerektirme oranı LMA klasik grupta diğer gruplara göre belirgin olarak yüksek (p<0,05), alet üzerinde kan lekesi varlığı ve mukozal ödem varlığı LMA Fastrach grubunda diğer gruplara göre yüksekti (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: LMA Klasik, LMA Fastrach ve LMA Supreme araçlarının tümünün etkinlik ve güvenli havayolu sağlama açısından benzer olduğunu düşünmekteyiz. Fakat LMA Supreme; repozisyon gerekmemesi ve daha az orafaringeal komplikasyona yol açmasından dolayı daha avantajlı görülmektedir.
INTRODUCTION: This prospective randomised study was designed to compare the Laryngeal Mask Airway (LMA) Classic, LMA Fastrach and LMA Supreme regarding ease of insertion and insertion time as primary outcomes and reposition, success rate of trials, effects on haemodynamic parameters, provision of an adequate and safe airway, amount of leakage and oropharyngeal and systemic complications as secondary outcomes.
METHODS: In this clinical trial, 90 patients aged 18–70 years of American Society of Anesthesiologists (ASA) group I-II were randomised into three groups as providing airway via LMA Classic, LMA Fastrach or LMA Supreme instead of tracheal intubation. No muscle relaxant was used. The allocated LMA was inserted by the same anaesthetist; bispectral index (BIS) was between 40% and 60%.
RESULTS: There was no statistical difference among the groups regarding the ease of insertion and insertion time as primary outcomes; the incidence of repositioning during placement was significantly higher in the LMA Classic group than that in other groups (p<0.05) and the rates of bloodstain on the device as well as oropharyngeal mucosal oedema were higher in the LMA Fastrach group than those in other groups (p<0.05) as secondary outcomes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We suggest that LMA Classic, LMA Supreme and LMA Fastrach had similar effectiveness regarding efficiency and airway safety. However, LMA Supreme seems to be more advantageous as it is more appropriate for fewer oropharyngeal complications and there was no repositioning.

6.
Politravmalı Kritik Hastalarda Multimodal Tedavi Yaklaşımının Bir Parçası Olarak İntrakranial Basınç Takibi. İntrakranial Basınç Parametrelerine Göre Optimize Edilmiş Yoğun Terapi ve Klinik Tablo Arasındaki Korelasyon
Intracranial Pressure Monitoring as a Part of Multimodal Monitoring Management of Patients with Critical Polytrauma: Correlation between Optimised Intensive Therapy According to Intracranial Pressure Parameters and Clinical Picture
Loredana Luca, Alexandru Florin Rogobete, Ovidiu Horea Bedreag, Mirela Sarandan, Carmen Alina Cradigati, Marius Papurica, Anelore Gruneantu, Raluca Patrut, Corina Vernic, Corina Maria Dumbuleu, Dorel Sandesc
doi: 10.5152/TJAR.2015.56933  Sayfalar 412 - 417 (918 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Travmalı hastada, çok sayıda ağır yaralanma veya sekonder komplikasyonlar nedeniyle karmaşık bir tedavi yaklaşımı gerekir. Travmalı hastalarda bulunan en önemli yaralanma, ölüm üzerinde en büyük etkiye sahip olan kafa travmasıdır. Ağır travmatik kafa yaralanmasında intrakranial basınç (İKB) takibi gereklidir, çünkü İKB değerlerine ve serebral perfüzyon basıncına (SPB) dayalı tedaviyi optimize etmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014 ve Aralık 2014 arasında Temeşvar, Romanya’da “Pius Brinzeu” Acil Şehir Hastanesinin Politravmatoloji Kliniğinde, “Casa Austria” yoğun bakım ünitesine (YBÜ) başvuran toplam 64 hastadan, sadece İKB takibi yapılan hastalar (n=10) analiz edildi. Çalışma popülasyonu travmadan İKB takibinin kurulumuna kadar geçen zamana bağlı olarak (<18 saat, 19-24 saat,>24 saat) çeşitli kategorilere ayrıldı. Ayrıca İKB takibinden yararlanan ve yararlanmayan kafa travmalı hastalar arasında YBܒnde yatış günü sayıları ve mortalite açısından karşılaştırma yapıldı.
BULGULAR: Bulgular İKB takibinin, terapötik etkiyi artırma ihtimali nedeniyle YBܒde yatış günleri üzerine olumlu etkisini göstermektedir. İKB takibinden yararlanan hastalarda İKB takibi olmayanlara kıyasla 1,93 gün daha az yatış mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İKB takibi ve İKB ve SPB’ye göre tedavinin optimize edilmesi sağkalım oranı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. İKB takibi güncel kılavuzlara göre kafa travması yaralanması olan tüm hastalarda gereklidir. Kafa yaralanması olan travmalı hastanın tedavisinde başlıca terapötik hedef ilişkili yan etkilerin tahrip edici etkilerini en aza indirmektir.
INTRODUCTION: Trauma patient requires a complex therapeutic management because of multiple severe injuries or secondary complications. The most significant injury found in patients with trauma is head injury, which has the greatest impact on mortality. Intracranial pressure (ICP) monitoring is required in severe traumatic head injury because it optimises treatment based on ICP values and cerebral perfusion pressure (CPP).
METHODS: From a total of 64 patients admitted in the intensive care unit (ICU) ‘Casa Austria’, from the Polytraumatology Clinic of the Emergency County Hospital “Pius Brinzeu” Timisoara, Romania, between January 2014 and December 2014; only patients who underwent ICP monitoring (n=10) were analysed. The study population was divided into several categories depending on the time passed since trauma to the time of installation of ICP monitoring (<18 h, 19–24 h and >24 h). Comparisons were made in terms of the number of days admitted in the ICU and mortality between patients with head injury who benefited and those who did not benefit from ICP monitoring.
RESULTS: The results show the positive influence of ICP monitoring on the number of admission days in ICU because of the possibility that the number of admission days to augment therapeutic effects in patients who benefited from ICP monitoring reduces by 1.93 days compared with those who did not undergo ICP monitoring.
DISCUSSION AND CONCLUSION: ICP monitoring and optimizing therapy according to the ICP and CPP has significant influence on the rate of survival. ICP monitoring is necessary in all patients with head trauma injury according to recent guidelines. The main therapeutic goal in the management of the trauma patient with head injury is to minimize the destructive effects of the associated side effects.

DERLEME
7.
Akciğer Transplantasyonu Sonrası Primer Greft Disfonksiyonu
Primary Graft Dysfunction after Lung Transplantation
Gülbin Töre Altun, Mustafa Kemal Arslantaş, İsmail Cinel
doi: 10.5152/TJAR.2015.16443  Sayfalar 418 - 423 (1074 kere görüntülendi)
Primer greft disfonksiyonu (PGD), akciğer nakli sonrası karşılaşılan, mortalite ve morbiditenin en önemli nedeni olan, akut akciğer hasarının ciddi bir formudur. Yaygın alveol hasarı ve akciğer ödemi nedeniyle progresif hipoksemiye yol açan radyolojik olarak pulmoner infiltrasyon ile karakterize bir klinik tablodur. İskemi ve reperfüzyon nedeniyle oluşan inflamatuvar ve immünolojik yanıt patofizyolojide önemli rol oynamaktadır. PGD riskini en aza indirmek amacıyla; iskemi süresinin azaltılması, reperfüzyonun optimizasyonu, prostaglandin seviyelerinin düzenlenmesi, hemodinaminin kontrolü, hormon replasmanı, ventilatör yönetimi ve donör akciğeri hazırlama stratejileri üzerinde yapılan araştırmalarda bazı prosedürler önerilmektedir. Bu derlemede PGD’nin epidemiyolojisi, patofizyolojisi, moleküler ve genetik belirteçler ile teknik gelişmeler irdelenecektir.
Primary graft dysfunction (PGD) is a severe form of acute lung injury that is a major cause of early morbidity and mortality encountered after lung transplantation. PGD is diagnosed by pulmonary oedema with diffuse alveolar damage that manifests clinically as progressive hypoxemia with radiographic pulmonary infiltrates. Inflammatory and immunological response caused by ischaemia and reperfusion is important with regard to pathophysiology. PGD affects short- and long-term outcomes, the donor organ is the leading factor affecting these adverse ramifications. To minimize the risk of PGD, reduction of lung ischaemia time, reperfusion optimisation, prostaglandin level regulation, haemodynamic control, hormone replacement therapy, ventilator management are carried out; for research regarding donor lung preparation strategies, certain procedures are recommended. In this review, recent updates in epidemiology, pathophysiology, molecular and genetic biomarkers and technical developments affecting PGD are described.

OLGU SUNUMU
8.
Transversus Abdominis Plan Bloğu Eşliğinde Yapılan Kolostomi
Colostomy with Transversus Abdominis Plane Block
Ümit Yaşar Tekelioğlu, Abdullah Demirhan, Mustafa Şit, Adem Deniz Kurt, Murat Bilgi, Hasan Koçoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2015.89410  Sayfalar 424 - 426 (1306 kere görüntülendi)
Transversus abdominis plan (TAP) blok, alt abdominal bölgeyi ilgilendiren cerrahilerde hem anestezi hem de postoperatif akut ağrı tedavisinde kullanılan abdominal saha bloklarından birisidir. Karnın antero-lateral bölgesinde yer alan internal oblik ve transversus abdominis kas arasındaki anatomik nörofasiyal boşluğa lokal anestezi ajanlarının uygulanması işlemidir. TAP blok, postoperatif ağrı kontrolünde iyi bir yöntem olduğu gibi, abdominal bölgeyi ilgilendiren kısa girişimlere de olanak sağlamaktadır. Bu yazıda TAP blok eşliğinde yapılan kolostomi işlemi sunulmuştur.
Transversus abdominis plane (TAP) block is one of the abdominal field block. The TAP block is used for both anaesthetic management and post-operative pain therapy in lower abdominal surgery. TAP block is a procedure in which local anaesthetic agents are applied to the anatomic neurofacial space between the internal oblique and the transversus abdominis muscle. TAP block is a good method for post-operative pain control as well as allows for short operations involving the abdominal area. In this article, a case of colostomy under TAP block is presented.

9.
Costello Sendromu'nda Anestezi Yönetimi
Anaesthetic Management in Costello Syndrome
Eren Fatma Akçıl, Özlem Korkmaz Dilmen, Yusuf Tunalı
doi: 10.5152/TJAR.2015.93546  Sayfalar 427 - 430 (988 kere görüntülendi)
Costello sendromu, büyüme geriliği, mental retardasyon, makrosefali, kısa boyun ve makroglossi ile karakterize genetik bir hastalıktır. Costello sendromunda kardiyovasküler tutulum da olmakta, hipertrofik kardiyomiyopati, taşiaritmiler ve kapak bozuklukları olarak ortaya çıkmaktadır. Ventrikülomegali, hidrosefali ve Chiari malformasyonu tip-1 gibi nörolojik etkilenme de sık görülmektedir. Papillom ve malign tümör gelişme riski yüksektir. Bu hastaların genel anestezi pratiğinde, makrosefali, kısa boyun, makroglossi, oral ya da laringeal papillomlar nedeniyle zor ventilasyon ve/veya zor entübasyonla karşılaşabiliriz. Havayolu yönetimi ve kardiyovasküler sorunlar genel anesteziyi komplike hale getirebilir. Bu yazıda, hidrosefali nedeniyle ventrikülo-peritoneal şant takılacak olan 18 aylık Costello sendromlu bir çocukta genel anestezi deneyimimizi paylaşmak istedik.
Costello syndrome is a rare genetic disorder characterised by growth and mental retardation, macrocephaly, short neck and macroglossia. Cardiac involvement can also occur in Costello syndrome and is presented in the form of hypertrophic cardiomyopathy, tachyarrythmias and valvular dysfunction. Nervous system involvement including ventriculomegaly, hydrocephaly and Chiari type 1 malformation are also common. Predisposition of papillomata and malignant tumours are high. General anaesthesia practice in patients with Costello syndrome may be complicated by difficult airway because of macrocephaly, short neck, macroglossia and oral or laryngeal papillomas. The airway management and cardiac abnormalities are the major concerns of an anaesthesiologist in Costello syndrome. We report the anaesthetic management of ventriculo-peritoneal shunt replacement for hydrocephaly in an 18-month-old child with Costello syndrome.

10.
Çocukta Kolon İnterpozisyonu Sonrası Postoperatif Malign Hipertermi
Post-Operative Malignant Hyperthermia in a Child after Colon Interposition
Sevtap Hekimoglu Sahin, Mustafa İnan, Burhan Aksu, Naci Öner, Alkin Çolak, Ahmet Güzel
doi: 10.5152/TJAR.2015.04809  Sayfalar 431 - 433 (860 kere görüntülendi)
Malignant hyperthermia (MH) is a rare and potentially life threatening fatal complication of anaesthesia. We present a 2-year-old boy with late onset MH after colon interposition to replace the oesophagus under sevoflurane anaesthesia. The patient was treated with intravenous dantrolene sodium as well as cooling and controlled ventilation. Despite treatment, the patient developed cardiopulmonary arrest at 21 hours after the operation and died. It should be kept in mind that post-operative MH may develop during these types of operations with ischaemia-reperfusion injuries.
Malign hipertermi (MH) nadir, hayatı tehdit eden ve ölümcül olabilecek bir anestezi komplikasyonudur. Biz iki yaşında erkek çocukta sevofluran anestezisi altında özafagus yerine kolon interpozisyonu sonrası geç başlangıçlı MH sunduk. Hasta intravenöz dantrolen sodyum, soğutma ve kontrollü solunumla tedavi edildi. Tedaviye rağmen girişimden 21 saat sonra hastada kardiyopulmoner arrest gelişti ve hasta exitus kabul edildi. İskemi reperfüzyon hasarıyla ilgili bu tür operasyonlarda postoperatif MH nin gelişebileceği akılda tutulmalıdır.

11.
Türkiye'den İlk Propofol Bağımlılığı Olgu Sunumu
A Case Report of the First Propofol Addiction in Turkey
Gültürk Köroğlu, Aysu Hayriye Tezcan
doi: 10.5152/TJAR.2015.54872  Sayfalar 434 - 436 (891 kere görüntülendi)
Propofol hem güçlü bir anestetik hem de etkili bir sedatiftir. Aynı zamanda epileptik nöbet, migren, gerilim tipi başağrısı tedavisi gibi anestezi dışı klinik kullanım alanları da vardır. Özellikle sağlık çalışanları arasında suistimal edilmektedir ve yüksek ölüm oranına sahip bir bağımlılık tipi vardır. Bu olgu ile ilacı temin etmekte zorluk çekmeyen, propofol bağımlılığı olan bir acil servis doktoru sunulmaktadır. Hasta, bağımlılığının tedavisi için kliniğimize kendi iradesiyle başvurmuştur. Hastanın tedavisine farmakolojik tedavi ile ve bireysel davranış terapisiyle başlanmıştır. Tedavinin ondördüncü günü hasta kendi iradesiyle hastaneden taburcu olmuş ve ayaktan takiplerine de gelmemiştir. Daha sonrasında tarafımıza hastanın çalıştığı hastanede öldüğü ve propofol intoksikasyonundan şüphelenildiği haberi gelmiştir. Her ne kadar ölüm nedeni önemli de olsa, bu olgu sunumunun önemi propofol bağımlılığı profili hakkında bilgi vermektir. Bu olgu sunumu Türkiye’den bildirilen ilk propofol bağımlılığı olgu sunumudur. Hızlı ve kısa etki süresi ve kolay ulaşılabilirliği ile propofol bağımlılığı giderek artmaktadır. Propofolün dağıtımı kontrollü ilaçlar arasına alınması ve ilacın suistimal edilebilirliği hakkında klinisyenlerin bilgilendirilmesi ile propofol bağımlılığı olgularının azaltılabileceği düşüncesindeyiz.
Propofol is a potent anaesthetic drug and also an effective sedative agent. Also, propofol may be used for non-anaesthetic purposes such as the treatment of seizures, migraine and tension headache in clinical practice. It has been abused, particularly among healthcare providers with high mortality rate. This report presents the case of a propofol-dependent patient who was an emergency medicine doctor with no difficulties in obtaining the drug. He himself visited our clinic for the treatment of propofol dependence. We started the patient’s treatment with pharmacotherapeutic medicines and individual psychotherapy. Fourteen days after starting the therapy, the patient was discharged from hospital on his own will and he did not attend the follow-up visits in the outpatient clinic. Then, we were informed of his death, which was suspected to have occurred owing to drug intoxication in the hospital in which he worked. Nevertheless, the reason of death was important; the importance of this case report is to provide information regarding the drug’s dependence profile. This is the first case report indicating propofol dependence in Turkey. Because of its easy access, rapid onset time and short duration of action, propofol dependence is increasing. We think that adding propofol to the controlled drug list and improving the knowledge of the clinicians regarding its abuse potential may limit the dependence cases.

12.
Kitle Eksizyonu İçin Yapılan Ultrason Eşliğinde Bilateral Oksipital Sinir Bloğu
Ultrasound-Guided Bilateral Greater Occipital Nerve Block for Mass Excision
Orhan Binici, Ufuk Kuyrukluyıldız, Murat Şahin, Ayşin Alagöl, İsmayil Yılmaz
doi: 10.5152/TJAR.2015.15975  Sayfalar 437 - 439 (1022 kere görüntülendi)
Anestezistler hastanın riskini en aza indirmek için her zaman en güvenli yöntemi seçmelidirler. Bilateral büyük oksipital sinir bloğu günümüzde, ultrason eşliğinde güvenli bir şekilde yapılabilmektedir. Bu olgu sunumunda boyun arkasında kitlesi bulunan; sahip olduğu ek hastalıkları nedeniyle genel anestezi yönünden riskli olan hastaya, uyguladığımız ultrason eşliğinde bilateral büyük oksipital sinir bloğunu sunuyoruz.
Anaesthesiologists must always prefer the safest method to minimize the risk for patients. At present, ultrasound-guided blockage of the greater occipital nerve can be performed in a safe manner. In this report, we presented our experience of ultrasound-guided blockage of the greater occipital nerve that we performed in a patient with a mass at the back of the neck who had risk of general anaesthesia because of comorbidities.

EDITÖRE MEKTUP
13.
Entübasyon Tüpü Havayolu Açıklığı İçin Tehdit Haline Gelebilir mi?
Can the Endotracheal Tube Become a Threat to Airway Patency?
Tülay Özkan Seyhan, Mukadder Orhan Sungur, Emine Uzundere
doi: 10.5152/TJAR.2015.80090  Sayfalar 440 - 441 (938 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

14.
Kemoterapi İlişkili Anjioödem
Chemotherapy Related Angioedema
Gülşah Yılmaz Karaören, Şenay Göksu Tomruk, İpek Kuseyrioğlu, Sultan Kahraman, Sinem Keskin, Nurten Bakan
doi: 10.5152/TJAR.2015.46330  Sayfalar 442 - 443 (1096 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin