Turk J Anaesthesiol Reanim: 43 (1)
Cilt: 43  Sayı: 1 - Şubat 2015
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
Travmatik Beyin Hasarında Yoğun Bakım Tedavisi
Intensive Care Treatment in Traumatic Brain Injury
Özlem Korkmaz Dilmen, Eren Fatma Akçıl, Yusuf Tunalı
doi: 10.5152/TJAR.2014.26680  Sayfalar 1 - 6 (1538 kere görüntülendi)
Kafa travması özellikle genç popülasyonda hala ciddi bir sorundur. Kafa travmalarında, sekonder hasarın mekanizmasının anlaşılması, doğru monitörizasyon ve yoğun bakım mortaliteyi azaltmaktadır. Bu yazıda kafa travmasının patofizyolojisi, monitörizasyon ve tedavi prensipleri özetlenmiştir.
Head injury remains a serious public problem, especially in the young population. The understanding of the mechanism of secondary injury and the development of appropriate monitoring and critical care treatment strategies reduced the mortality of head injury. The pathophysiology, monitoring and treatment principles of head injury are summarised in this article.

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Zor Entübasyonun Öngörülmesinde Mallampati Testinin Antropometrik Ölçümlerle Kombinasyonunun Seçiciliği ve Malignite Varlığı
Sensitivity of the Combination of Mallampati Scores with Anthropometric Measurements and the Presence of Malignancy to Predict Difficult Intubation
Tünay Kandemir, Serpil Şavlı, Süheyla Ünver, Erbin Kandemir
doi: 10.5152/TJAR.2014.24993  Sayfalar 7 - 12 (1548 kere görüntülendi)
AMAÇ: Amaç: Bu çalışmadaki amacımız zor entübasyonu belirlemede Mallampati testi ile kombine edilen antropometrik ölçümlerden en yüksek seçicilik değerine sahip kombinasyonları belirlemektir. Ayrıca malignite varlığı, baş çevresi ölçümü ile zor entübasyon arasında bir ilişkinin olup olmadığını incelemektir.
YÖNTEMLER: Yöntemler: Bu çalışmaya genel anestezi altında elektif ameliyata alınan Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) kriterlerine göre grup 1-2 olan, 18-70 yaş arası hastalar dahil edildi. Baş-boyun bölgesine cerrahi girişim uygulanacak baş-boyun tümörleri ve baş-boyun anomalisi olanlar çalışma dışı bırakıldı. Olguların orofaringeal yapıları Mallampati’nin tanımladığı şekilde incelendi. Laringoskopiyi yapan anestezist Cormack-Lehane laringoskopik görünümüne göre değerlendirdi. Laringoskopik görünüm Cormack-Lehane 3-4 olan hastalar zor entübasyon olarak kabul edildi. Antropometrik ölçümler için tiromental, sternomental mesafeler, mandibula uzunluğu, boyun uzunluğu ve genişliği ve bunlara ilaveten baş çevresi ölçüldü.
BULGULAR: Değişkenlerin kolay ve zor entübasyon grubu referans alınarak yapılan Receiver Operating Characteristic (ROC) analizi sonucunda; triomental mesafe, sternomental mesafe, boyun uzunluğu, boyun çevresi ve baş çevresinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p<0,05). Baş-boyun malignitesi dışındaki malignitesi olan hastalarda zor entübasyon oranı %8,3, olmayan hastalarda ise %7,1’dir ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (χ2=0,101; p=0,751). Baş çevresi 57,35 cm ve üstünde zor entübasyon öngörmede %85,7 seçicilik ve %57,1 pozitif tahmin değeri elde edildi.
SONUÇ: Zor entübasyon tahmini ile ilişkili olarak en seçici ve en yüksek pozitif tahmin değerlerine sahip test olarak Mallampati-tiromental mesafe kombinasyonunu bulduk. Mevcut antropometrik ölçümlere ilaveten baş çevresi ve boyun uzunluğu ölçümlerinin de zor entübasyonu tahmin etmede önemli olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca baş-boyun malignitesi dışındaki maligniteli hastalarda zor entübasyon beklentisi normal popülasyondan farklı olmadığı kanaatindeyiz.
OBJECTIVE: The aim of this study was to determine the combinations of the Mallampati test and anthropometric measurements with the highest selectivity value. In addition, we aim to identify a possible correlation between head circumference measurement, the presence of malignancy and difficult intubation.
METHODS: Patients who were scheduled to undergo elective surgery under general anaesthesia, who fell into Group 1-2 according to ASA criteria and were between the ages of 18-70 years were included in the study. Patients with Cormack-Lehane scores of 3-4 were considered to be difficult intubations. Thyromental distance, sternomental distance, mandibular distance, neck length, neck circumference and head circumference were measured during the anthropometric measurements.
RESULTS: According to the ROC analysis, there was a significant difference in the thyromental distance, sternomental distance, neck length, neck circumference and head circumference between the easy and difficult intubation groups (p<0.05). The incidence of difficult intubation was 8.3% in patients with non-head-neck malignancies, whereas the incidence was 7.1% in patients without any malignancies. The difference between these groups was not statistically significant (χ2=0.101; p=0.751).
CONCLUSION: To predict the incidence of difficult intubation, the test with the highest selectivity and highest positive predictive values was the combination of Mallampati-thyromental distance. We believe that the head circumference and neck length measurement, in addition to the current anthropometric measurements, may be crucial to predict the incidence of difficult intubations. In addition, we believe that the anticipation of difficult intubations in patients with non-head-neck malignancies is not different from the normal population.

3.
Preeklamptik Gebelerde İntravenöz Magnezyum Sülfat Tedavisinin Bupivakain ile Oluşturulan Spinal Anesteziye Etkisi
The Effect of Intravenous Magnesium Sulphate Treatment on the Spinal Anaesthesia Produced by Bupivacaine in Pre-eclamptic Patients
Mustafa Atçı, Hakkı Ünlügenç, Yasemin Güneş, Refik Burgut, Geylan Işık, Zehra Hatipoğlu, Mediha Türktan
doi: 10.5152/TJAR.2014.93824  Sayfalar 13 - 19 (1514 kere görüntülendi)
AMAÇ: : Çalışmamızda normal ve preeklamptik gebelerde intravenöz magnezyum sülfat tedavisinin bupivakain ile oluşturulan spinal anesteziye etkileri araştırıldı.
YÖNTEMLER: : Çalışmamıza 32 normal sağlıklı, 32 preeklamptik toplam 64 gebe alındı. Olgular; intravenöz magnezyum sülfat tedavisi alan ve almayan olmak üzere toplam 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplara 12,5 mg %0,5 hiperbarik bupivakain ile spinal anestezi uygulandı. İntraoperatif ve postoperatif hemodinamik değişkenler, sensoryal blok süreleri, sensoryal ve motor blok başlama süreleri, maksimum sensoryal blok seviyesi ve maksimum blok seviyesine ulaşma süreleri, bromage skorunun gerileme süreleri, intraoperatif analjezik ve efedrin gereksinimleri, anestezi kalitesi ve spinal anestezi süreleri ile kan ve beyin-omurilik sıvısı (BOS) magnezyum düzeyleri ölçülerek kaydedildi.
BULGULAR: Kan ve BOS magnezyum düzeyleri, magnezyum tedavisi alan preeklamptik gebelerde almayan gruplara göre önemli derecede yüksek bulundu (p<0,01). Sensoryal blok başlama zamanı grup intravenözde (IV) grup 1, 2 ve 3’e göre istatistiksel olarak önemli derecede uzun bulundu (p<0,05). Motor blok başlangıç sürelerinin magnezyum tedavisi uygulanan gruplarda önemli derecede uzun, anestezi sürelerinin ise daha kısa olduğu belirlendi (p<0,05). Magnezyum sülfat tedavisi alan preeklamptik gebelerde anestezi kalitesi diğer gruplara benzer ancak ek analjezik ihtiyacı daha fazla olduğu belirlendi (p<0,05).
SONUÇ: İntravenöz magnezyum sülfat tedavisinin bupivakain ile oluşturulan spinal anestezide sensoryal ve motor blok başlangıç sürelerini uzattığı, anestezi süresini kısalttığı ve erken analjezik ihtiyacına neden olduğu kanısına varıldı.
OBJECTIVE: In our study, the effect of intravenous magnesium sulphate in normal and pre-eclamptic patients on spinal anaesthesia produced by bupivacaine was investigated.
METHODS: Sixty-four pregnant (32 normal and 32 pre-eclamptic) were accepted in this study. Pregnants were divided into four groups as patients given intravenous magnesium sulphate and as control. Spinal anaesthesia was induced with 12.5 mg 0.5% hyperbaric bupivacaine. Intraoperative and postoperative haemodynamic variables, sensorial block periods, onset times of sensorial and motor block, maximum sensorial block levels, the time to reach maximum block level, Bromage scores, consumptions of intraoperative analgesic and ephedrine, the quality of anaesthesia, the duration of spinal anaesthesia and magnesium levels in blood and cerebrospinal fluid were measured and recorded.
RESULTS: The level of magnesium in blood and cerebrospinal fluid was significantly higher in the group given magnesium in pre-eclamptic patients (p<0.01). Onset of sensory block times were significantly longer in intravenous magnesium group than in groups 1, 2 and 3 (p<0.05). Onset of motor block times were significantly longer and the duration of anaesthesia was shorter in groups given magnesium (p<0.05). Although the quality of anaesthesia was similar, supplemental analgesic consumption was significantly higher in pre-eclamptic pregnants given magnesium sulphate than in pre-eclamptic pregnants who were not given magnesium sulphate (p<0.05).
CONCLUSION: Intravenous magnesium sulphate treatment during the spinal anaesthesia produced by bupivacaine extended the onset of sensory and motor block times, shortened the duration of spinal anaesthesia and therefore led to early analgesic requirement.

4.
Apendektomi Hastalarında Preinsizyonel Levobupivakain İnfiltrasyonunun Ekstübasyon Konforu, Postoperatif Derlenme ve Vizüel Anolog Skala Üzerine Etkileri
The Effects of Preincisional Levobupivacaine Infiltration on Extubation Comfort, Postoperative Recovery and Visual Analogue Scale in Appendectomy Patients
Hacı Yusuf Güneş, Muhammed Bilal Çeğin
doi: 10.5152/TJAR.2014.83702  Sayfalar 20 - 23 (1208 kere görüntülendi)
AMAÇ: Çalışmamızda apendektomi planlanan olgularda preinsizyonel %0,25’lik levobupivakain infiltrasyonunun, ekstübasyon konforu, postoperatif derlenme ve vizuel analog skala (VAS) skoru üzerine olan etkileri araştırıldı.
YÖNTEMLER: Apendektomi planlanan, American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II fiziksel durumunda, 15-60 yaş arası 40 olgu çalışmaya dahil edildi. Rutin monitörizasyonun ardından anestezi indüksiyonu propofol, fentanil ve roküronyum ile yapılarak, idame sevofloran ile sağlandı. Olgular rastgele olarak 2 gruba ayrıldı. Baklava dilimi şeklinde cerrahi insizyon bölgesini içeren, 20 mL %0,25’lik (50 mg) levobupivakain infiltrasyonu yapılanlar Grup 1, levobupivakain infiltrasyonu yapılmayanlar ise Grup 2 olarak tanımlandı. Ameliyat süresince kalp hızı, periferik oksijen satürasyonu, ek fentanil ihtiyacı ve ortalama kan basıncı kaydedildi. Tüm hastalar ekstübasyon süresince karşılaşılan zorluklar, servise gönderilme zamanı, postoperatif 0-1. saatlerdeki ağrı ve diklofenak ihtiyacı açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların servise gönderilme zamanı, diklofenak ihtiyacı, postoperatif 0-1. saatlerde ağrı VAS değerleri Grup 1’de, Grup 2’ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Ekstübasyon süresince karşılaşılan ıkınma, öksürük, laringo-bronkospazm ve bulantı-kusma benzeri zorluklar Grup 1’de %5, Grup 2 %25 olarak saptandı, ancak bu fark istatistiksel bakımdan önemli bulunmadı (p=0,077).
SONUÇ: Apendektomi hastalarında, cerrahi öncesi baklava dilimi şeklinde insizyon hattını içeren %0,25’lik levobupivakain infiltrasyonunun, hastaların servise gönderilme zamanını kısalttığı ve erken postoperatif dönemde iyi bir analjezi sağlayarak analjezik ihtiyacını azalttığı sonucuna varıldı.
OBJECTIVE: The aim of our study was to determine the effect of preincisional 0.25% levobupivacaine infiltration on extubation comfort, postoperative recovery and visual analogue scale (VAS) in appendectomy patients.
METHODS: Forty 15-60-year-old patients at American Society of Anaesthesiologists (ASA) physical status I-II, scheduled for appendectomy were included in the study. After routine monitorisation, anaesthesia induction was performed with propofol, fentanyl and rocuronium; later, maintenance was continued with sevoflurane. Patients were divided into two groups randomly. A total 20 mL of 0.25% (50 mg) levobupivacaine was injected around the incision line as a rectangle in Group 1. Levobupivacaine was not administered in Group 2 patients. Heart rate, peripheral oxygen saturation, additional fentanyl requirement and mean blood pressure were recorded during the operation. All patients were evaluated according to difficulties encountered during extubation
RESULTS: Discharge time, necessity of diclofenac and postoperative VAS values at 0-1 hours were statistically lower in Group 1 patients than the Group 2 patients (p<0.05). Difficulties, like straining, cough, laryngo-bronchospasm, vomiting and nausea during extubation, were 5% and 25% in Group 1 and Group 2, respectively, but these differences were not statistically significant (p=0.077).
CONCLUSION: Infiltration of 0.25% of levobupivacaine as a rectnagle which included the incision line before surgery decreases discharge time, provides analgesia well in the early postoperative period and diminishes the requirement of analgesics in appendectomy patients.

5.
Alt Batın Cerrahisi Sonrası Transversus Abdominis Plan Blok ile IV Hasta Kontrollü Analjezi Uygulamasının Karşılaştırılması
Comparison of Transversus Abdominis Plane Block and IV Patient-Controlled Analgesia after Lower Abdominal Surgery
Emre Erbabacan, Pınar Kendigelen, Güniz M. Köksal, Çiğdem Tütüncü, Birsel B. Ekici, Tuğçe Barca Şeker, Güner Kaya, Fatiş Altındaş
doi: 10.5152/TJAR.2014.82788  Sayfalar 24 - 28 (1209 kere görüntülendi)
AMAÇ: Alt batın ameliyatı geçiren erişkinlerde ultrason (USG) kılavuzluğunda yapılan Transversus Abdominis Plan (TAP) Blok ile IV morfin hasta kontrollü analjezi (HKA) yönteminin ilk 24 saat postoperatif analjezik etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Randomize, kontrollü, prospektif olarak yapılan çalışmaya ASA I-III 50 olgu dahil edildi. Cerrahi bitiminde Grup 1’e TAP blok sırasında 1 mg kg-1 %0,5 bupivakain ve 1 mg kg-1 %1 lidokain 30 mL volüm içerisinde verildi. Grup 2’ye ekstübasyondan 10 dakika önce 1 mg kg-1 IV tramadol verilerek 1 mg mL-1 konsantrasyonda 1 mL IV, 10 dakika kilit süresi olacak şekilde morfin HKA başlandı. Postoperatif 30. dakika, 1, 2, 3, 6, 12, 24. saatlerde vizüel analog skala (VAS), kalp atım hızı (KAH), solunum sayısı, periferik oksijen satürasyonu (SpO2), ek analjezi ihtiyacı, bulantı-kusma varlığı değerlendirildi. Her iki gruptaki hastalara, 30. dakikada yapılan ilk değerlendirmede VAS>4 ise 1 mg kg-1 tramadol IV, daha sonraki değerlendirmelerde VAS>4 ise 15 mg kg-1 IV parasetamol verildi.
BULGULAR: Gruplar arası karşılaştırmada VAS değerleri açısından anlamlı bir fark izlenmedi. KAH değerleri grup içi karşılaştırmada anlamlı bir fark göstermezken, gruplar arası karşılaştırmada Grup 1 KAH değerleri Grup 2’ye göre anlamlı derecede düşüktü (p<0,01). Ek analjezi ihtiyacı açısından tüm zamanlarda anlamlı fark bulunamadı. Bulantı-kusma skoru 30. dakikada gruplar arası karşılaştırmada Grup 2’de anlamlı derecede yüksek iken (p=0,04), birinci saatten itibaren anlamlı bir fark izlenmedi.
SONUÇ: Alt batın cerrahisinde, TAP blok 30 mL volümde verildiğinde ağrı tedavisinde IV HKA kadar etkindir. HKA için kullanılan morfinin sistemik etkilerinden kaçınılabilmesi ve analjezik etkinin daha erken başlaması nedeniyle IV HKA’ya göre daha tercih edilebilir bir yöntem olarak kabul edilebilir.
OBJECTIVE: We aimed to compare the first 24-hour postoperative analgesic efficiency of ultrasound (USG)-assisted transversus abdominis plane (TAP) block to IV morphine patient-controlled analgesia (PCA) in patients undergoing lower abdominal surgery.
METHODS: Fifty ASA I-III patients were included into this randomised, prospective clinical study. At end of surgery, Group 1 received 1 mg kg-1 0.5% bupivacaine and 1 mg kg-1 1% lidocaine in a 30-mL volume during TAP-block. Group 2 received 1 mg kg-1 tramadol IV 10 minutes before extubation, and PCA was started with 1 mL morphine IV at a concentration of 1 mg kg-1 and a 10-min lock time. Visual analogue scale (VAS), heart rate (HR), respiratory rate, peripheral oxygen saturation (SpO2), additional analgesic need and nausea-vomiting at the postoperative 30th minute and 1, 2, 3, 6, 12, and 24 hours were evaluated. In both groups, when VAS values were >4, patients were given 1 mg kg-1 tramadol IV in first evaluation at the 30th minute or 15 mg kg-1 paracetamol at other evaluations.
RESULTS: No difference was observed between groups in terms of VAS values. No difference was observed in terms of HR in the within-group comparison, but Group 1 HR values were lower compared to Group 2 (p<0.01). No difference was observed in additional analgesic need at any times. Nausea-vomiting score was higher in Group 2 in the between-group comparison at the 30th minute (p<0.04), but no difference was observed after the 1st hour.
CONCLUSION: Transversus abdominis plane block is effective as IV morphine-PCA in postoperative pain therapy in lower abdominal surgery, when given in a 30-mL volume. It may be preferable to IV-PCA, as the analgesic effect starts earlier and decreases the systemic effect of the morphine used in PCA.

6.
Laparoskopik Kolesistektomi Hastalarında Torakal Epidural Anestezi Deneyimlerimiz: Doksan Altı Hastanın Retrospektif Analizi
Experience of Laparoscopic Cholecystectomy Under Thoracic Epidural Anaesthesia: Retrospective Analysis of 96 Patients
Murat Bilgi, Esin Erkan Alshair, Hüseyin Göksu, Osman Sevim
doi: 10.5152/TJAR.2014.68926  Sayfalar 29 - 34 (1859 kere görüntülendi)
AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi ameliyatlarında geleneksel anestezi yaklaşımı genel anestezi uygulaması şeklindeyken günümüzde rejyonal anestezi teknikleri de başarıyla kullanılmaktadır. Biz laparoskopik kolesistektomi girişimlerinde torakal epidural anestezi deneyimlerimizi, postoperatif analjezi uygulamalarımızı, saptadığımız teknik güçlükleri ve oluşan yan etki ve komplikasyonları sunmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Kasım 2009-Kasım 2012 tarihleri arasında laparoskopik kolesistektomi ameliyatı geçiren 90 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, American Society of Anesthesiologists (ASA) skorları, ek hastalıkları, sedasyon için kullanılan ilaçlar ve dozları, girişim süreleri, kayıtlardan tarandı.
BULGULAR: Hastaların cinsiyet dağılımı erkek 15 (%15), kadın 81 (%85) hasta, yaş ortalamaları 46,74±13,28, boy ortalamaları 162,50±5,57 cm, kilo ortalamaları 73,57±12,48 kg idi. ASA sınıflaması dağılımları ise ASA I: 63 (%65), ASA II: 28 (%29), ASA III: 5 (%4) idi. Hastaların preoperatif muayenelerinde 3 (%3) hastada kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), 14 (%14) hastada diabetes mellitus (DM) ve 22 (%23) hastada hipertansiyon (HT) tanısı mevcut idi. Girişim sırasında 3 (%3) hastada bradikardi (kalp atım hızı 50 dk atım-1) gelişmiş ve hastalara atropin uygulanmış. Üç (%3) hastada hipotansiyon gelişmiş ve bu hastalara efedrin uygulanmış sonrasında sıvı resüstasyonu yapılmış. Hastalara ameliyat esnasında sedasyon amacıyla midazolam, ketamin hidroklorür, propofol uygulanmış. Hastalara torakal epidural girişim T7-9 intervertebral aralıktan oturur pozisyonunda yapılmış. Hastalara yüz maskesi yardımıyla 3-4 L dk-1 dan O2 verilmiş. Pnömoperiton oluşturmak için hastaların tümüne standart 12 mmHg CO2 basınç uygulanmış. Ameliyat sonrası hastaların ağrı duyması halinde epidural kateterden lokal anestetik uygulanmış.
SONUÇ: Laparaskopik kolesistektomi ameliyatlarında, torakal epidural anestezi genel anesteziye alternatif olarak uygulanabilir.
OBJECTIVE: Although the traditional anaesthesia method for laparoscopic cholecystectomy has been general anaesthesia, regional anaesthesia techniques are also successfully used today. In this paper, we aimed to report our experiences with thoracic epidural anaesthesia, including complications, postoperative analgesia, technical difficulties and side effects.
METHODS: Between December 2009 and November 2012, 90 patients undergoing laparoscopic cholecystectomy were retrospectively analysed. Demographic data, American Society of Anesthesiologists (ASA) scores, comorbidities, duration of operations, medications and doses used for sedation were reviewed.
RESULTS: The gender distribution of patients were recorded as 15 males (15%) and 81 females (85%). The patients had an average age of 46.74±13.28, an average height of 162.50±5.57 cm and a mean weight of 73.57±12.48 kg. ASA classifications were distributed as follows: ASA I: 63 (65%) patients, ASA II 28 (29%) patients and ASA III: 5 patients. We recorded 3 patients with chronic obstructive pulmonary disease (COPD), 14 patients with diabetes mellitus (DM) and 22 patients with hypertension who got their diagnosis in the perioperative visit. During the operation, three patients had bradycardia (heart rate 50 min-1), and atropine was applied. Ephedrine and fluid resuscitation had been applied to 3 patients for the treatment of intraoperative hypotension. Midazolam, ketamine hydrochloride and propofol were administered to patients for sedation during the operations. Thoracic epidural anaesthesia was performed at the level of T7 -9 intervertebral space with the patients in the sitting position. Patients were given oxygen by a face mask at a rate of 3-4 L min-1. The pneumoperitoneum was created by giving carbon dioxide at the standard pressure of 12 mmHg into the abdominal cavity in all patients. If needed, postoperative analgesia was provided by epidural local anaesthetic administration.
CONCLUSION: Thoracic epidural anaesthesia can be applied as an alternative to general anaesthesia for laparoscopic cholecystectomy.

7.
Abdominal Aort Anevrizmalarının Endovasküler Tamiri İçin Genel ve Rejyonal Anestezi Tekniklerinin Retrospektif Analizi
A Retrospective Analysis of Comparison of General Versus Regional Anaesthesia for Endovascular Repair of Abdominal Aortic Aneurysm
Özgür Yağan, Kadir Özyılmaz, Nilay Taş, Volkan Hancı
doi: 10.5152/TJAR.2014.47450  Sayfalar 35 - 40 (1265 kere görüntülendi)
AMAÇ: Çalışmamızın amacı, endovasküler anevrizma onarımı (EVAR) girişimi için genel anestezi (GA) ve rejyonal anestezi (RA) sonuçlarımızı karşılaştırmaktır.
YÖNTEMLER: Retrospektif olarak, Ağustos 2010-Ağustos 2012 tarihleri arasında elektif koşullarda abdominal aort anevrizması nedeniyle endovasküler onarım uygulanan 89 hastanın dosyaları incelendi.
BULGULAR: Otuz iki olguya RA (%36) ve 57 olguya GA (%64) uygulandı. Her iki anestetik yöntemde de EVAR başarıyla gerçekleştirildi ve açık cerrahi gerekmedi. Olguların yaş ortalamaları 71,5±7 (50-88) idi. İleri kronik obstrüktif akciğer hastalığı varlığında RA GA’ye oranla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p=0,032) daha çok tercih edilmişti. İntraoperatif dönemde vazodilatör ve atropin kullanılan hasta sayısı GA grubunda daha yüksek bulundu (sırasıyla, p=0,001 ve p=0,01). Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ) takibi, RA grubunda 5 (%16), GA grubunda 13 (%23) olguda gerekli olmuştu (p=0,301). Ortalama YBÜ yatış süresi de, RA grubunda 2 saat, GA grubunda 4,4 saatti (p=0,114). Hastane yatış süreleri RA grubunda 2,63±1,91 gün iken GA grubunda 2,04±1,16 gün idi ve gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0,120). Her iki gruptaki hastalarda da peroperatif dönem ve 1 aylık takiplerinde mortalite görülmedi.
SONUÇ: EVAR sonuçları üzerine, hasta özelliklerinin anestezi yönteminden daha etkili olduğunu düşünmekteyiz.
OBJECTIVE: The aim of this study is to compare general anaesthesia (GA) versus regional anaesthesia (RA) for endovascular aneurysm repair (EVAR).
METHODS: We analysed the files of 89 patients between August 2010-August 2012 who underwent elective EVAR retrospectively.
RESULTS: We performed RA for 32 patients (36%) and GA for 57 patients (64%). The operation was completed successfully in both groups and did not require conventional surgery. The mean age of the patients was 71.5±7 (range 50-88 years). RA was preferred more than GA in the presence of advanced-stage chronic obstructive pulmonary disease statistically (p=0.032). The usage of vasodilator drug and atropine was found to be higher in the GA group than the RA group in the intraoperative period (p=0.001 and p=0.01, respectively). The intensive care unit (ICU) was necessary for 5 patients in the RA group (16%) and 13 patients for the GA group (23%) postoperatively (p=0.301). The median ICU stay in the RA group was 2 hours and 4.4 hours in the GA group (p=0.114). The median hospital stay was 2.63±1.91 days in the RA group and 2.04±1.16 days in the GA group, with no statistically significant difference between groups (p=0.120). There was no mortality of patients in either group for the peroperative period and the 30-day follow-up period.
CONCLUSION: Our present study suggests that patient characteristics are more important than the anaesthetic method on the outcomes of EVAR.

8.
Obstetrisyenlerin Sezaryen Operasyonlarındaki Anestezi Yöntemi Tercihleri
Anaesthetic Method Preference of Obstetricians for Caesarean Section
Recai Dağlı, Selda Songur Dağlı
doi: 10.5152/TJAR.2014.03521  Sayfalar 41 - 46 (1295 kere görüntülendi)
AMAÇ: Anestezistler sezaryen için önceki yıllara göre daha yüksek oranda rejyonal anestezi uygulamaktadır. Yaptığımız çalışmada obstetrisyenlerin bu değişime yaklaşımlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: İnternet aracılığıyla obstetrisyenlerin elektronik posta adreslerine anket formları gönderildi. Anket formlarını 195 obstetrisyen cevapladı. Bu ankette obstetrisyenlerin cinsiyet, yaş, çalıştıkları bölge, çalıştıkları kurum, uzman olarak çalıştıkları süre, sezaryen ameliyatlarında kendileri ve hastaları için tercih ettikleri anestezi yöntemi, rejyonal anestezi tercih etme veya etmeme nedenleri soruldu. Rejyonal anestezi tercih etme ve etmeme nedenleri ile ilgili düşüncelerini öğrenmek amacıyla 5 puanlı Likert skalası uygulandı.
BULGULAR: Obstetrisyenlerin kendisi veya birinci derece yakını için yapılacak sezaryenlerde; %82,1’i (n=160) rejyonal anestezi yöntemini tercih etmekte iken %17,9’u (n=35) genel anesteziyi tercih etmektedir. Araştırmaya katılan obstetrisyenler; sezaryen uygulayacakları hastaları için %80,0’i (n=156) rejyonal anestezi yöntemini tercih etmekte iken %20,0’si (n=39) genel anesteziyi tercih etmektedir. Obstetrisyenlerin hem kendisine ve birinci derece yakınları için tercih ettiği hem de hastalarına uygulayacağı anestezi yöntemi tercihleri ile demografik bilgiler arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla uygulanan Ki-Kare testi sonucunda anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0,05).
SONUÇ: Türkiye’de obstetrisyenlerin büyük bir kısmı sezaryenlerde rejyonal anesteziyi güvenli bulmakta ve hem kendilerine hem de hastalarına yüksek oranda tercih etmektedirler.
OBJECTIVE: Anaesthesiologists are applying regional anaesthesia for caesarean section at an increasing rate compared to previous years. In our study, we tried to evaluate the perspective of obstetricians towards this trend.
METHODS: Questionnaires were sent to e-mail addresses of obstetricians via the internet; 195 obstetricians replied. Sex, age, work place, employer, working durations as consultant, preference of anaesthesia for caesarean section and their bias towards regional anaesthesia were asked with these questionnaires. A 5-point Likert scale was used to evaluate their bias towards regional anaesthesia.
RESULTS: While 82.1% of obstetricians (n: 160) preferred regional anaesthesia, 17.9% of obstetricians (n: 35) favoured general anaesthesia for caesarean section for both themselves and their primary relatives. However, 80% of the participants opted for regional anaesthesia for their patients; only 20% of the participants still preferred general anaesthesia for caesarean section. Chi-square tests that were used to evaluate the relationship between demographic data and anaesthesia choices of obstetricians for both themselves, their primary relatives and their patients did not reveal any statistically significant differences (p<0.05).
CONCLUSION: A large portion of Turkish obstetricians consider regional anaesthesia a safe procedure and prefer it highly for both themselves and their patients.

OLGU SUNUMU
9.
Postoperatif Evrede Gelişen Bir Takatusubo Kardiyomiyopatisi
Takotsubo Cardiomyopathy Occurring in the Postoperative Period
Süleyman Deniz, Ömer Bakal, Gökhan İnangil, Hüseyin Şen, Sezai Özkan
doi: 10.5152/TJAR.2014.90582  Sayfalar 47 - 49 (1279 kere görüntülendi)
Takatusubo kardiyomiyopatisi, akut miyokard infarktüsünü taklit eder ve geri dönüşümlü sol ventrikül yetmezliği ile karakterizedir. Burada, postoperatif dönemde akut miyokard infarktüsü bulguları olan bir hastada uygulanmış acil anjiografi ile tanısı konmuş Takatusubo kardiyomiyopatisi olgusu anlatılacaktır. Doksan iki yaşında erkek hastaya mesane tümörü nedeniyle üroloji kliniği tarafından transüretral rezeksiyon-mesane tümörü (TUR-MT) operasyonu uygulandı. Hasta ameliyattan sonra anestezi sonrası bakım ünitesine alındı. Postoperatif 1. saatte ani olarak gelişen nefes darlığı, taşikardi (140-150 vuru dk-1 atriyum fibrilasyonu (AF) ritminde) ve elektrokardiyografide (EKG) ST segment elevasyonu gözlenmesi nedeniyle ekokardiyografi uygulandı ve hastada midapikal diskinezi tespit edildi. Akut koroner sendrom düşünülen olguya hemen anjiografi yapıldı. Anjiografide koroner arterlerin açık olduğu ve kalbin apeksinde geçici anevrizmatik genişlemeler saptandı. Bu bulgular neticesinde hastaya Kardiyoloji Servisi tarafından Takatusubo kardiyomiyopatisi tanısı konuldu. Hasta 10 gün yoğun bakımda takip edildikten sonra problemsiz olarak taburcu edildi. Anjiyografide görülen sol ventrikül apikal balonlaşma ve koroner arterlerin normal olması Takatusubo kardiyomiyopatisi için tanısal değer taşır. Takatusubo kardiyomiyopatisinin tedavisi için genellikle diüretik (furasemid) ve beta blokerler (metoprolol) kullanılmaktadır. Takatusubo kardiyomiyopatisi az görülen iyi seyirli bir hastalık olmasına rağmen postoperatif akut miyokard infarktüsü düşünülen hastalarda akılda tutulmalıdır.
Takotsubo cardiomyopathy simulates acute myocardial infarction, and it is characterised by reversible left ventricular failure. A case of Takotsubo cardiomyopathy diagnosed after emergency angiography performed in a patient with evidence of acute myocardial infarction in the postoperative period will be described in this report. Transurethral resection of a bladder tumour (TUR-BT) was performed in a 92-year-old male patient by the urology clinic. The patient was transferred to the post-anaesthesia care unit after the operation. An echocardiography was performed because of the sudden onset of dyspnoea, tachycardia (140-150 beats per minute, rhythm-atrial fibrillation) and ST-segment elevation on electrocardiography (ECG) at the first postoperative hour, and midapical dyskinesia was detected at the patient. An immediate angiography was performed due to suspicion of acute coronary syndrome. Patent coronary arteries and temporary aneurysmatic dilatation of the apex of the heart were revealed by angiography. As a result of these findings, the patient was diagnosed with Takotsubo cardiomyopathy by the cardiology service. The patient was discharged uneventfully following 10 days in the intensive care unit. Aneurysm of the apex of the left ventricle and normal anatomy of the coronary arteries in the angiography have diagnostic value for Takotsubo cardiomyopathy. Diuretics (furosemide) and beta-blockers (metoprolol) are commonly used for the treatment of Takotsubo cardiomyopathy. Even though Takotsubo cardiomyopathy is a rare and benign disease, it should be kept in mind in patients suspected for acute myocardial infarction in the postoperative period.

10.
Laparoskopik Cerrahi Sırasında Tesadüfen Saptanan Diyafragma Hernili Hastada Anestezi Yönetimi
Anaesthesia Management of a Patient with Incidentally Diagnosed Diaphragmatic Hernia During Laparoscopic Surgery
Mehtap Özdemir, Pınar Yonca Yanlı, Şenay Göksu Tomruk, Nurten Bakan
doi: 10.5152/TJAR.2014.82787  Sayfalar 50 - 54 (1213 kere görüntülendi)
Diyafragma hernisi genellikle kalıtsal olmakla birlikte daha nadiren travmatik olup asemptomatik kalabilir. Bu sunuda 14 yıl önce geçirdiği travmaya bağlı diyafragma hernisi gelişen, ancak tanısı rektum kanseri (Ca) ameliyatı sırasında tesadüfen konulan olgunun anestezi yönetimini sunmayı amaçladık. Rektum Ca nedeniyle laparoskopik cerrahi planlanan olgumuzun (53 yaş, 56 kg, 165 cm, American Society of Anaesthesiologist (ASA)-II erkek hasta) öyküsünde 14 yıl önce geçirilmiş yüksekten düşme anamnezi vardı. Hastanın preoperatif olarak çekilen akciğer grafisinde sağ diyafragmada hafif elevasyon dışında özelliği yoktu. Anestezi indüksiyonu yapıldıktan sonra sevofluran ve O2/N2O ile anestezi idamesine devam edildi. Hasta daha sonra 30° trendelenburg pozisyonuna alındı. Cerrahi ekip tarafından trokarlar yerleştirildiğinde diyafragmanın sağ yarısını kapsayan, karaciğer tarafından kapatılan geniş bir herni görüldü. Hastada herhangi bir hemodinamik veya solunumsal bozukluğa neden olmadığı için, ameliyata laparoskopik olarak, ancak düşük basınçla (12 mmHg) devam edilmesine karar verildi. Ameliyat sırasında hemodinamisi istikrarlı seyreden, solunumsal komplikasyonu olmayan hasta, girişim sonunda monitörize takip edilmek üzere genel cerrahi servisine gönderildi. Travmatik diyafragma hernileri akut dönemden uzun süre sonra tesadüfen saptanabilir. Bizim olgumuzda da laparoskopik cerrahi sırasında saptandı. Ameliyat uygun ve dikkatli hemodinamik takip ve düşük intraabdominal basınçla hastanın hemodinamik ve solunumsal değerleri bozulmadan inhalasyon anestezisi altında sorunsuz bir şekilde sonuçlandırıldı.
Diaphragmatic hernia is usually congenital. However, it is rarely traumatic and can stay asymptomatic. In this report, we aimed to present the anaesthetic management of a patient with diaphragmatic hernia due to previous trauma (14 years ago), which was diagnosed incidentally during surgery for rectal cancer. The patient (53 years, 56 kg, 165 cm, American Society of Anaesthesiologist (ASA) II), to whom laparoscopic surgery was planned because of rectal cancer, had a history of falling from a height 14 years ago. Preoperatively, the patient did not have any sign except small right diaphragmatic elevation on the chest x-ray. After induction, maintenance of anaesthesia was continued with sevoflurane and O2/N2O. The patient was given a 30° Trendelenburg position. When the trochars were inserted by the surgeon, the diaphragmatic hernia was seen on the right part of the diaphragm, which was hidden by the liver. The surgery was continued laparoscopically but with low pressure (12 mmHg), because the patient did not have any haemodynamic and respiratory instability. The patient, who had stable haemodynamic parameters and no respiratory complications during the operation, was transferred to the ward for monitorised care. Traumatic diaphragmatic hernias can be detected incidentally after a long period of acute event. In our case, it was diagnosed during laparoscopic surgery. The surgery was completed with appropriate and careful haemodynamic monitoring and low intra-abdominal pressure under inhalational anaesthesia without any impairment in the patient’s haemodynamic and respiratory parameters.

11.
Yüksek Riskli Bir Hastada Kalça Cerrahisi İçin Sürekli Spinal Anestezi
Continuous Spinal Anaesthesia for Hip Fracture Surgery in a High-Risk Patient
Mehmet Aksoy, Mehmet Çömez, İlker İnce, Ali Ahıskalıoğlu, Mesut Mısırlıoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2014.14227  Sayfalar 55 - 57 (1131 kere görüntülendi)
Yaşlı hastalar kalp hastalığı gibi mevcut ek durumların varlığı nedeni ile perioperatif morbidite ve mortalite için artmış riske sahiptir. Bölgesel anestezi teknikleri, kardiyovasküler istikrarın sağlanması ve ameliyat sonrası erken mobilizasyon gibi üstünlükleri nedeni ile yüksek riskli hastalarda genellikle tercih edilir. Bu olgu sunumunda, kalça kırığı cerrahisi geçiren ve düşük ejeksiyon fraksiyona sahip 55 yaşında olan bir erkek hastadaki anestezi yaklaşımı sunulmaktadır. Bu olguda, düşük doz hiperbarik bupivakain kullanılarak yapılan sürekli spinal anestezi, minimal hemodinamik değişikliklere yol açarak güvenli ve etkili anestezi, ve ameliyattan sonraki ilk 24 saat boyunca yeterli analjezi sağlamıştır.
Elderly patients have increased risk for perioperative mortality and morbidity due to additional comorbidities, such as cardiac diseases. Regional anaesthesia techniques are usually preferred in high-risk patients due to some advantages, such as the maintenance of cardiovascular stability and early postoperative mobilisation. This case presents the anaesthetic approach in a 55-year-old male patient with low ejection fraction that underwent hip fracture surgery. In this present case, continuous spinal anaesthesia with low-dose hyperbaric bupivacaine provided safe and effective anaesthesia during surgery with minimal haemodynamic changes and adequate analgesia during the first 24 hours after surgery.

12.
Gebede Spinal Anestezi Sonrası Gelişen Serebral Ven Trombozu
Cerebral Vein Thrombosis after Spinal Anaesthesia with Pregnancy
Derya Karasu, Canan Yılmaz, Hilal Erdem Solak, İsa Kılıç, Asuman Ali
doi: 10.5152/TJAR.2014.05706  Sayfalar 58 - 61 (1217 kere görüntülendi)
Serebral ven sinüslerinin veya bu sinüslere boşalan kortikal ve derin venlerin trombozu önemli nörolojik sendromlara yol açabilir. Serebral sinüs ven trombozu özellikle 20-35 yaş arası görülmektedir. Hastaların %80’inde predispozan faktörler tespit edilebilmektedir. Gebelik, postpartum dönem ve spinal anestezi predispozan faktörler arasındadır. Klinik semptom ve bulgulardaki çeşitlilik nedeniyle tanı koymada zorluk yaşanır. En sık başvuru nedeni baş ağrısıdır. Gebelikte görülen tromboembolik olaylar maternal morbidite ve mortalitenin önemli bir nedenidir. Gebelikte serebral ven trombozu olgularının çoğu postpartum dönemde meydana gelir. Otuz yedi yaşında kadın hastamızda postoperatif 3. saatte bilinç bulanıklığı, konvülsiyon ve solunum arresti gelişti. Yapılan laboratuvar ve nöroradyolojik tetkiklerinde serebral ven trombozu tanısı kondu. Bu yazıda spinal anestezi sonrası gebede gelişen serebral ven trombozlu olgunun değerlendirilmesinin klinik önemini vurguladık.
Thrombosis of cerebral veins or thrombosis of cortical and deep veins that empty into the sinuses can cause serious neurological syndromes. Cerebral vein thrombosis is seen, especially between the ages of 20-35. The predisposing factors in 80% of patients can be determined. Pregnancy, postpartum period and spinal anaesthesia are among the predisposing factors. Diagnosis of the disease is difficult due to the variety of clinical signs and symptoms. Headache is the most common reason for admission to the hospital. Thromboembolic events in pregnancy are an important reason of maternal morbidity and mortality. Most cases of cerebral venous thrombosis in pregnancy occur in the postpartum period. Confusion, convulsions and respiratory arrest occurred in 37-year-old female patient after 3 hours from operation. Cerebral vein thrombosis was diagnosed, owing to laboratory and neuroradiological findings. In this article, we have emphasised the importance of clinical evaluation of pregnant patients with cerebral vein thrombosis after spinal anaesthesia.

13.
Endotrakeal Tüp Tıkanıklığı: Bir Üretim Hatası
Endotracheal Tube Obstruction: A Manufacturing Defect
Ramazan Baldemir, Yavuz Akçaboy, Zeynep Nur Akçaboy, Nermin Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2014.07769  Sayfalar 62 - 64 (992 kere görüntülendi)
Anestezi pratiğinde, endotrakeal tüplerdeki çeşitli üretim hatalarıyla karşılaşılabilmektedir. Bu defektlerin en önemlilerinden birisi, endotrakeal tüpte hayatı tehdit edebilen, tam ya da kısmi tıkanıklığa neden olabilen hatalardır. Üretim hataları her zaman rutin olarak yapılan incelemelerde fark edilemeyebilmektedir. Bu olgu sunumunda endotrakeal tüp konnektöründe üretim hatasına bağlı olarak, lümende plastik bir membranın neden olduğu kısmi hava yolu obstrüksiyonu bildirildi.
Anestezi pratiğinde, endotrakeal tüplerdeki çeşitli üretim hatalarıyla karşılaşılabilmektedir. Bu defektlerin en önemlilerinden birisi, endotrakeal tüpte hayatı tehdit edebilen, tam ya da kısmi tıkanıklığa neden olabilen hatalardır. Üretim hataları her zaman rutin olarak yapılan incelemelerde fark edilemeyebilmektedir. Bu olgu sunumunda endotrakeal tüp konnektöründe üretim hatasına bağlı olarak, lümende plastik bir membranın neden olduğu kısmi hava yolu obstrüksiyonu bildirildi.

14.
Hava/Oksijen ve Sevoran Anestezisi Sırasında Flowmetrede Ani Su Görülmesi
Sudden Appearance of Water in Flowmeter During Air/Oxygen and Sevoflurane Anaesthesia
Tünay Kandemir, Selda Muslu, Erbin Kandemir
doi: 10.5152/TJAR.2014.57070  Sayfalar 65 - 67 (1124 kere görüntülendi)
Endotrakeal entübasyon sonrası anestezi idamesinde %50 O2-%50 hava-%2 sevofluran karışımını uygulamak amacıyla gazların açılmasından hemen sonra anestezi cihazından su fokurtusuna benzer ses gelmeye başladı. Anestezi cihazı üzerindeki total flowmetrenin sıvı ile dolu olduğu gördük. Bütün odalarda hava duvar çıkışlarından yağlı bir sıvı karışımının gelmesi sebebiyle yapılan araştırmada sorunun medikal hava kompresör sistemindeki kurutucunun arızasından kaynaklandığı tespit edildi. Sonuç olarak olgumuzdaki gibi arızaların da olabileceği düşünülmeli ve anestezi ekibi uyanık olmalı.
Endotracheal intubation was performed, and a water bubbling sound was heard from the anaesthesia device immediately after the release of gases to administer the O2-air-sevoflurane mixture. The total flowmeter on the anaesthesia device was then found to be filled with water. The breakdown of the dryer in the medical air compressor system was determined as the source of the problem, since a greasy fluid mixture was released from the air-wall outlets in all rooms. Consequently, the anaesthesia team should keep in mind that problems as seen in the current case might emerge and should be alert.