Turk J Anaesthesiol Reanim: 42 (6)
Cilt: 42  Sayı: 6 - Aralık 2014
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
Sepsis ve Akut Böbrek Hasarı
Sepsis and Acute Kidney Injury
Beliz Bilgili, Murat Haliloğlu, İsmail Cinel
doi: 10.5152/TJAR.2014.83436  Sayfalar 294 - 301 (1281 kere görüntülendi)
Akut böbrek hasarı (“Acute Kidney Injury”; AKI) glomerül filtrasyon hızında azalma ile üre ve kreatinin gibi nitrojen artık ürünlerinin birikimi, sıvı elekrolit ve asit baz dengesinin bozulması ile kendini gösteren klinik bir sendromdur. Yoğun bakım ünitelerinde sepsis ve septik şok AKI’nın en önemli nedenidir. Sepsis ilişkili AKI klinikte adeta kötüye gidişin biyolojik göstergesi gibi davranır. AKI çeşitli immün ve metabolik yolakları tetiklemekte, inflamatuar-antinflamatuar denge bozulmakta; sonuçta uzak organ işlev bozukluklarına yol açarak morbiditeyi ve mortaliteyi arttırmaktadır. Günümüzde AKI erken tanısı için kullanılan seri kreatinin ölçümleri ve idrar çıkışının yakından izlemi çok işlevsel değildir. Serum kreatinin düzeyi hastanın yaşına, kilosuna, hidrasyon durumuna göre değişkenlik gösterirken, böbrek hasarı %50 gibi yüksek bir düzeye ulaşmadan da artmayabilir. Bu nedenle yeni belirteçlere gereksinim duyulmuş ve birçok biyobelirteçin erken AKI tanısında etkinliği değerlendirilmiştir. AKI’nın tanımlanması için tanı kriterleri içeren sınıflamalar oluşturulmuştur. Tarihsel olarak sırasıyla “Risk-Injury-Failure-Loss-End stage” (RIFLE), “Acute Kidney Injury Netwok” (AKIN) ve “The Kidney Disease/ Improving Global Outcomes” (KDIGO) gibi sınıflamalar klinik uygulamalar ve araştırmalarda kolay tanı koyulabilmesi ve hastalık derecelendirilmesi için kullanılmaktadırlar. Nötrofil Jelatinaz İlişkili Lipokalin (NGAL), sistatin-C (Cys-C), böbrek hasar molekülü-1(kidney injury molekül-1; KIM-1) dışında “cell cycle arrest’’ moleküllerinin kliniğe girişleri söz konusu olmuştur. Bu derlemede AKI fizyopatalojisi, sepsis ile ilişkisi ve erken tanısının önemi değerlendirilmiştir.
Acute kindney injury (AKI) is a clinical syndrome which is generally defined as an abrupt decline in glomerular filtration rate, causing accumulation of nitrogenous products and rapid development of fluid, electrolyte and acid base disorders. In intensive care unit sepsis and septic shock are leading causes of AKI. Sepsis-induced AKI literally acts as a biologic indicator of clinical deterioration. AKI triggers variety of immune, inflammatory, metabolic and humoral patways; ultimately leading distant organ dysfunction and increases morbidity and mortality. Serial mesurements of creatinine and urine volume do not make it possible to diagnose AKI at early stages. Serum creatinine influenced by age, weight, hydration status and become apparent only when the kidneys have lost 50% of their function. For that reason we need new markers, and many biomarkers in the diagnosis of early AKI activity is assessed. Historically “Risk-Injury-Failure-Loss-Endstage” (RIFLE), “Acute Kidney Injury Netwok” (AKIN) and “The Kidney Disease/ Improving Global Outcomes” (KDIGO) classification systems are used for diagnosing easily in clinical practice and research and grading disease. Classifications including diagnostic criteria are formed for the identification of AKI. Neutrophil gelatinase associated lipocalin (NGAL), cystatin-C (Cys-C), kidney injury molecule-1 (KIM-1) and also “cell cycle arrest” molecules has been concerned for clinical use. In this review the pathophysiology of AKI, with the relationship of sepsis and the importance of early diagnosis of AKI is evaluated.

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Girişimsel Bronkoskopik Prosedürler Sırasında Anestezi Yönetimi: Laringeal Maske Havayolu veya Rijit Bronkoskop
Anaesthesia Management During Interventional Bronchoscopic Procedures: Laryngeal Mask Airway or Rigid Bronchoscope
Lida Fadaizadeh, Mahsa Sadat Hoseini, Mohammad Bagheri
doi: 10.5152/TJAR.2014.85579  Sayfalar 302 - 307 (1001 kere görüntülendi)
AMAÇ: Girişimsel bronkoskopi prosedürleri havayolu lezyonlarının tanı ve tedavisinde yeni ve etkili yöntemlerdir. Özellikle endobronşiyal termal tedaviler sırasında ventilasyonun yakma tehlikesi göz önüne alındığında hava yolu yönetimi ve ventilasyon başlıca endişe konusudur. Bu çalışmanın amacı tanısal veya terapötik girişimsel bronkoskopi prosedürü uygulanan hastaların ventilasyonunda rijit bronkoskopiye kıyasla laringeal maske havayolu (LMH) kullanımını değerlendirmekti.
YÖNTEMLER: Bu prospektif randomize klinik çalışma sırasında hastalar iki ventilasyon grubundan birisine randomize olarak atandı: LMH ve rijit bronkoskopi. İşlem öncesinde ve sırasında kan basıncı, kalp hızı ve kan O2 satürasyon yüzdesi dahil yaşamsal bulgular, derlenme sonrası boğaz ağrısının derecesi ve hekim memnuniyeti kaydedildi.
BULGULAR: “LMH” grubunda 45 ve “rijit” grubunda 38 olmak üzere toplam 83 hasta çalışmaya alındı. Yaş ortalaması 51±17 yıldı ve 59’u (%71) erkekti. Başlangıç değerlerine oranla işlem sırasında O2 miktarındaki düşüş açısından “rijit” ve “LMH” grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,028). Rijit bronkoskopiye kıyasla LMH kullanımında hemodinamik parametreler daha iyi korundu.
SONUÇ: Rijit bronkoskopiye kıyasla laringeal maske ventilasyonu daha iyi oksijenasyon ve hemodinamik stabilite sağlamakta ve kullanım kolaylığı, hava yoluna erişim ve komplikasyonların azlığı açısından hekim ve hasta memnuniyetini temin etmektedir. Bu nedenle, LMH girişimsel hava yolu prosedürleri sırasında ventilasyon için güvenilir bir alternatif olarak sunulabilir.
OBJECTIVE: Interventional bronchoscopy procedures are novel and effective modes of diagnosing and treating airway lesions. Airway management and ventilation are a major concern, especially when considering the fire hazard of ventilating during endobronchial thermal therapies. The aim of this study was to evaluate the usage of laryngeal mask airway (LMA) compared to rigid bronchoscopy for the ventilation of patients undergoing diagnostic or therapeutic interventional bronchoscopy procedures.
METHODS: During this prospective randomised clinical trial study, patients were randomly allocated to two groups for ventilation: LMA and rigid bronchoscopy. Vital signs, including blood pressure, heart rate and percentage of blood O2 saturation before and during the procedure, degree of sore throat after recovery and physician’s satisfaction, were recorded.
RESULTS: A total of 83 patients, including 45 in the “LMA” and 38 in the “rigid” groups, were enrolled in this study. Their mean age was 51±17 years, and 59 (71%) were male. There was a statically significant difference between “rigid” and “LMA” categories regarding the decrease in O2 during the procedure in proportion to baseline figures (p=0.028). Haemodynamic parameters were better maintained using LMA compared to rigid bronchoscopy.
CONCLUSION: Laryngeal mask ventilation maintains better oxygenation and haemodynamic stability and ensures physicians’ and patients’ satisfaction regarding ease of use, airway access and fewer complications compared to rigid bronchoscopy. Therefore, LMA can be introduced as a reliable alternative for ventilation during interventional airway procedures.

3.
Üç Farklı Yöntemin Anestezi İndüksiyonu Sonrası Hemodinamik Etkilerinin Karşılaştırılması
Comparison of the Haemodynamic Effects of Three Different Methods at the Induction of Anaesthesia
Mehmet Levent Uygur, Ayşın Ersoy, Aysel Altan, Zekeriya Ervatan, Sedat Kamalı
doi: 10.5152/TJAR.2014.37232  Sayfalar 308 - 312 (1217 kere görüntülendi)
AMAÇ: Anestetik ilaçların indüksiyon sırasında hemodinamik değişikliklere yol açması kaçınılmazdır. Çalışmamızda genel anestezi indüksiyonunda fentanille kombine edilerek kullanılan üç farklı ajanın hemodinami üzerine olan etkilerinin incelemesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya katılan 45 olgu randomize, çift kör olarak onbeşer kişiden oluşan üç gruba ayrıldı. Her üç gruba da 60 saniyelik bir sürede 1 µg kg-1 fentanil uygulandıktan sonra anestezi indüksiyonu olarak bir gruba propofol (2 mg kg-1), bir gruba tiyopental (5 mg kg-1), bir gruba da etomidat (0,3 mg kg-1) verildi. Sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH) değerleri indüksiyon öncesinde, indüksiyondan sonra ve entübasyon sonrasındaki 1, 3 ve 5. dakikalarda ölçülüp kaydedildi. Kalp debisi (CO) değerleri ise indüksiyon öncesinde, indüksiyon sonrasında ve entübasyondan sonraki 1. dakikada ölçülüp kaydedildi.
BULGULAR: Tüm gruplarda SAB, DAB, OAB ve CO değerlerinde indüksiyon sonrasında düşüş meydana geldi. SAB ve DAB değerlerinde indüksiyon sonrasındaki dönemde en fazla düşüş propofol grubunda (Grup P) oldu. Ayrıca propofol grubunda (Grup P) CO’da meydana gelen düşüş, etomidat (Grup E) ve tiyopental (Grup T) gruplarına göre daha belirgindi.
SONUÇ: Bu çalışmada fentanil-etomidat ikilisinin hemodinamik stabilite sağlama acısından, fentanil-propofol ve fentanil-tiyopental gruplarına göre daha güvenli olduğu sonucuna varılmıştır.
OBJECTIVE: Haemodynamic variations are inevitable during induction of anaesthetic drugs. The present study investigates the haemodynamic variations of three different drugs (thiopental, propofol, and etomidate) used for induction of general anaesthesia together with fentanyl.
METHODS: In a randomized, double-blind study, 45 patients were assigned to one of three groups (n=15 each). Fentanyl 1 μg kg-1 was injected over 60 sec followed by propofol 2 mg kg-1 (Group P), thiopentone 6 mg kg-1 (Group T), or etomidate 0.3 mg kg-1 (Group E). Noninvasive measurements of systolic arterial pressure (SAP), diastolic arterial pressure (DAP), mean arterial pressure (MAP), and heart rate (HR) was performed on admittance, immediately before the induction of anaesthesia, and 1, 3, and 5 min thereafter. Cardiac output (CO) values were recorded before induction, immediately after the injection of the drug, and at 1 min after the intubation.
RESULTS: In all groups, during the study period, SAP, DAP, MAP, and CO values decreased with respect to time before induction. Following the administration of the induction dose of propofol (Group P), a significantly greater decrease of systolic and diastolic blood pressure was observed with etomidate (Group E) or thiopentone (Group T). Decrease in CO was also more marked with propofol (Group P) than with etomidate (Group E) or thiopentone (Group T).
CONCLUSION: It is concluded that, in this study, the combination of fentanyl- etomidate is safer than both the groups of fentanyl-propofol and fentanyl-thiopental in terms of providing haemodynamic stability.

4.
Postoperatif Pulmoner Komplikasyonların Gelişiminde Rol Alan Prediktif Faktörler
Predictive Factors Involved in Development of Postoperative Pulmonary Complications
Ayten Saraçoğlu, Ayşen Yavru, Semra Küçükgöncü, Filiz Tüzüner, Meltem Karadeniz, Burcu Başaran, Nüzhet Mert Şentürk
doi: 10.5152/TJAR.2014.50133  Sayfalar 313 - 319 (1393 kere görüntülendi)
AMAÇ: Postoperatif dönemde sıkça görülen pulmoner komplikasyonlar hastalarda morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebidir. Bu çalışmada Avrupa Anesteziyoloji Derneği tarafından, postoperatif pulmoner komplikasyonları araştıran çok merkezli Prospective Evaluation of a Risk Score for postoperative pulmonary Complications in Europe (PERISCOPE) çalışmasının protokolü tek merkezli olarak uygulanmış, kendi hasta popülasyonumuzda, preoperatif risk faktörlerinin prospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Genel anestezi veya nöraksiyal blok ile acil yada elektif, toraks ve obstetrik dışı cerrahi girişim geçirecek, 18 yaş üzerindeki 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar için preoperatif ve postoperatif dönemi kapsayan formlar dolduruldu. Hastaların demografik verileri, cerrahiye kabulü ve taburculuklarıyla ilgili sorgulamaları, preoperatif, intraoperatif ve postoperatif sonuçlarıyla ilgili verileri kaydedildi. Her komplikasyon için teşhis edilme tarihi kaydedildi.
BULGULAR: Toplam 11 hastada pulmoner komplikasyon gelişti. Sekiz hastada solunum yetersizliği, 3 hastada plevra efüzyonu, 5 hastada atelektazi, 3 hastada bronkospazm, 1 hastada pnömotoraks gelişti. Tek değişkenli lojistik regresyon modelinde hastaların yaşları, cinsiyet dağılımı, ağırlığı, ameliyat öncesi solunum sistemine ait semptom oranı, sigara içme durumu, öksürük testi sonucu, American Society of Anesthesiology (ASA) skoru, girişim süresi anlamlı risk artışı göstermemiştir (p>0,05). Tek değişkenli lojistik regresyon modelinde solunum sistemine ait semptom varlığı komplikasyon gelişme olasılığını ortalama 5,34 kat arttırmaktadır (p=0,014). Ameliyat sonrası yatış günü arttıkça komplikasyon olasılığı artmaktadır (p=0,012). Postoperatif pulmoner komplikasyon gelişen hastalarda solunum semptomu olmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,019). Postoperatif pulmoner komplikasyonu olan hastalarda ameliyat sonrası hastanede kalış süresi pulmoner komplikasyon gelişmeyen gruptan anlamlı olarak daha uzundu (sırasıyla 6,5 gün ve 3,5 gün, p=0,029).
SONUÇ: Toraks ve obstetrik dışı cerrahi geçiren hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyon gelişme sıklığı, preoperatif dönemde solunum sistemi ile ilgili semptomu bulunan hastalarda daha sık ortaya çıkmaktadır. Bu komplikasyonlar hastanede kalış süresini anlamlı olarak uzatmaktadır.
OBJECTIVE: In the present study, we applied the method of the multi-center Prospective Evaluation of a Risk Score for postoperative pulmonary Complications in Europe (PERISCOPE) study, which was designed to predict postoperative complications and funded by the European Society of Anaesthesiology, to patients in our institution with the aim of prospectively analyzing the postoperative risk factors of pulmonary complications.
METHODS: One hundred patients over 18 years of age who had emergency or elective non-thoracic or non-obstetric surgery under general anaesthesia or neuraxial blocks were included in the study. Collected data regarding the preoperative and postoperative period were filled in separate forms for all patients.
RESULTS: A total of 11 patients developed pulmonary complications. We observed respiratory failure in 8 patients, pleural effusion in 3 patients, atelectasis in 5 patients, bronchospasm in 3 patients, and pneumothorax in 1 patient. In the univariate logistic regression model, patient age, gender, weight, rate of preoperative respiratory symptoms, cough test results, American Society of Anesthesiology (ASA) score, and the duration of surgery did not significantly increase the complication risk (p>0.05). However, in the univariate logistic regression model, the presence of respiratory symptoms increased the risk for complications approximately 5.34-fold (p=0.014). There was an increase in the possibility of complications in parallel with the increase in the duration of postoperative hospital stay (p=0.012). More respiratory symptoms (p=0.019) and longer hospital stay (6.5 vs. 3.5 days respectively, p=0.029) were recorded in patients with postoperative pulmonary complications.
CONCLUSION: Considering patients undergoing non-thoracic or non-obstetric surgery, the prevalence of postoperative pulmonary complications is higher in patients diagnosed with respiratory symptoms in the preoperative period. These complications significantly extend the length of hospital stay.

5.
İntravenöz Ketamin Uygulama Yöntemi ve Zamanı Büyük Abdominal Cerrahi Sonrası Morfin Gereksinimini Etkiler mi?
Does the Method and Timing of Intravenous Ketamine Administration Affect Postoperative Morphine Requirement After Major Abdominal Surgery?
Feryal Biçer, Zeynep Eti, Kemal Tolga Saraçoğlu, Koray Altun, Fevzi Yılmaz Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2014.94914  Sayfalar 320 - 325 (1224 kere görüntülendi)
AMAÇ: Tek doz intravenöz bolus uygulama, postoperatif veya peroperatif infüzyon yoluyla verilmesi ketaminin en çok tercih edilen uygulama yöntemlerindendir. Bununla beraber, ideal ketamin uygulama yöntemi konusunda net bir konsensus bulunmamaktadır. Bu çalışmada, en sık kullanılan ketamin uygulama yöntemleri ve zamanlarının postoperatif opioid tüketimi üzerine olan etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Kolon kanseri için kolektomi ameliyatı geçirecek 52 hasta randomize olarak 4 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubuydu. Grup 2 indüksiyonda 0,5 mg kg-1 tek bolus doz intravenöz ketamin aldı. Grup 3 indüksiyonda 0,5 mg kg-1 bolus intravenöz ketamini takiben 0,25 mg kg-1 sa-1 hızda peroperatif intravenöz ketamin infüzyonu aldı. Grup 4 indüksiyonda 0,5 mg kg-1 bolus intravenöz ketamini takiben 0,25 mg kg-1 sa-1 hızda peroperatif ve postoperatif dönemde intravenöz ketamin infüzyonu aldı. Postoperatif ağrı skorları, yan etkiler ve morfin tüketimleri kaydedildi.
BULGULAR: Postoperatif ağrı skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Grup 4’de diğer gruplarla karşılaştırıldığında toplam morfin tüketimi daha az bulundu (p=0,03, p=0,004, p=0,03, gruplarda sırasıyla). Postoperatif 1, 2 ve 4. saatlerde hasta kontrollü analjeziyle morfin tüketimi Grup 4’de kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,01).
SONUÇ: Preoperatif tek bolus doz yada intraoperatif düşük doz ketamin infüzyonu postoperatif morfin tüketimini azaltmamışken, per- ve postoperatif 48 saatlik ketamin infüzyonu uygulaması büyük abdominal cerrahi geçiren hastalarda yan etki insidansını artırmadan morfin tüketiminde anlamlı bir azalmayla sonuçlanmıştır.
OBJECTIVE: Single intravenous bolus administration and postoperative or perioperative infusions are the most preferred methods of ketamine. Nevertheless, there is no clear explanation on the ideal ketamine administration method. In this study, we aimed to compare the effects of the most common ketamine administration methods and administration time on postoperative opioid consumption.
METHODS: Fifty-two patients undergoing colectomy for colon cancer were randomly assigned into four groups. Group 1 was the control group. Group 2 received only a single intravenous bolus dose of 0.5 mg kg-1 ketamine at induction. Group 3 received 0.5 mg kg-1 intravenous ketamine bolus at induction and perioperative ketamine infusion at a rate of 0.25 mg kg-1 h-1. Group 4 received a bolus of 0.5 mg kg-1 intravenous ketamine at induction and perioperative and postoperative ketamine infusion at a rate of 0.25 mg kg-1 h-1. Postoperatively, visual analogue scale pain scores, side effects, and morphine consumption were recorded.
RESULTS: There was no statistically significant difference in postoperative pain scores. Total morphine consumption was found to be significantly lower in Group 4 compared to the other groups (p=0.03, p=0.004, p=0.03, respectively). During the 1st, 2nd and 4th hours in the postoperative period, patient-controlled analgesia morphine consumption was significantly lower in Group 4 compared to the control group (p<0.01).
CONCLUSION: Preoperative single-bolus dose or intraoperative low-dose ketamine infusion does not decrease postoperative morphine consumption; however, per- and postoperative 48-hour ketamine infusion has a significant effect in decreasing morphine consumption without decreasing the incidence of side effects in patients undergoing major abdominal surgery.

6.
Kalp Hastalığı Olan Gebelerde Sezaryende Uygulanan Anestezi Yöntemlerinin Retrospektif Değerlendirilmesi
The Evaluation of Applied Anaesthetic Techniques for Caesarean in Parturients with Cardiac Diseases: Retrospective Analysis
Özlem İlhan Yıldırım, İlkben Günüşen, Asuman Sargın, Vicdan Fırat, Semra Karaman
doi: 10.5152/TJAR.2014.49389  Sayfalar 326 - 331 (1497 kere görüntülendi)
AMAÇ: Çalışmamızda 2006-2012 yılları arasında kalp hastalığı olan ve sezaryen ameliyatı geçiren gebelerde uygulanan anestezi yöntemlerinin anne ve yenidoğan üzerine olan etkilerinin geriye dönük olarak incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEMLER: Hastanemiz medikal sistemine kayıtlı dosyaların taranması sonucu, kalp hastalığı olan ve sezaryen uygulanan toplam 107 hastanın demografik verileri, obstetrik, anestezi ve yenidoğan kayıtları incelendi.
BULGULAR: Gebelerin 53’üne (%49,5) genel anestezi, 54’üne (%50,5) rejyonal anestezi (34’ü spinal, 19’u epidural, 1 hasta kombine spinal epidural anestezi) uygulandığı saptandı (p>0,05). Gebelik haftası genel anestezi uygulanan grupta daha düşüktü (p=0,007). Kalp hastaları içinde kapak hastalığı olan gebe sayısı daha yüksekti (%75,7). Mevcut kalp hastalığı ile uygulanan anestezi yöntemi arasındaki ilişki anlamlı bulunmazken (p=0,28), NYHA (New York Heart Association) sınıflamasına göre derece arttıkça genel anestezi oranlarının arttığı saptandı (p=0,001). NYHA I’de yer alan toplam 74 hastadan %39’una genel anestezi uygulanırken NYHA II ve III de bu oran sırasıyla %64 ve %100’dü. Kalp hastalığına yönelik cerrahi girişim öyküsü olan ve/veya tıbbi tedavi alan gebelerde de genel anestezi oranları daha yüksekti (p=0,009). APGAR skorları açısından gruplar arasında farklılık saptanmazken, genel anestezi grubunda yenidoğanın doğum kilosu daha düşük (p=0,03) bulundu. Postoperatif komplikasyonlar ve hastanede yatış süreleri açısından gruplar benzerdi.
SONUÇ: Araştırmamız sonucunda kalp hastalığı olan gebelerde uygulanan rejyonal ve genel anestezi oranları benzer bulunurken, NHYA sınıfı yüksek, kalp cerrahisi geçiren ve/veya ilaç tedavisi alan gebelerde genel anestezinin daha fazla tercih edildiği saptandı. Kalp hastalığı olan gebelerin anestezi yönetiminde, genel anestezi için kriterlerin daraltılabileceği, hastanın klinik durumuna, hemodinamik parametrelerine ve obstetrik aciliyete göre epidural veya kombine-spinal-epidural (CSE) anestezi uygulamalarımızın arttırabileceği kanısına varıldı.
OBJECTIVE: In this study, the effects of anaesthetic technique on mother and newborn were investigated in a retrospective analysis of parturients with cardiac diseases undergoing Caesarean section between 2006-2012.
METHODS: Our hospital’s medical information system records were analyzed, and we found 107 parturients with cardiac disease and were undergoing Caesarean section, and their demographic data and obstetric, anaesthetic, and neonatal record forms were inspected.
RESULTS: Fifty-three (49.5%) pregnant women received general anaesthesia, and 54 (50.5%) received regional anaesthesia (34 spinal, 19 epidural and 1 combined-spinal-epidural (CSE) (p=0.05). Week of pregnancy was lower for the group of general anaesthesia (p=0.007). Among cardiac parturients, valvular lesion rates were higher (75.7%). The relationship between existing cardiac disease and anaesthetic management was not significant (p=0.28). However, we determined that parturients with higher NYHA (New York Heart Association) classifications had higher general anaesthesia rates. (p=0.001). A rate of 39% of 74 NYHA I patients were undergoing general anaesthesia; this rate was 64% for NYHA II and 100% for NYHA III. The patients with cardiac surgery or medical treatment history had higher general anaesthesia rates (p=0.009). Although the general anaesthesia group newborn weights were lower (p=0.03), there was no difference between groups for APGAR scores. With regard to postoperative complications and hospital stay, the groups were similar.
CONCLUSION: We determined that general and epidural rates in parturients with cardiac diseases were similar, general anaesthesia was preferred for parturients who had higher NYHA classifications and surgical or medical treatment history. We considered that general anaesthesia criteria should reduce the anaesthesia management of parturients with cardiac disease; epidural or CSE anaesthesia applications should increase according to the patient’s physical state, haemodynamic parameters, and obstetric indications.

7.
Pediyatrik Sedasyon Uygulanan Servislerde Ebeveyn Memnuniyetini Etkileyen Faktörler: Hala Söylenecek Birkaç Şey Var
Parental Satisfaction Assessment After Paediatric Procedural Sedation: There Are Still Issues to Address
Kemal Tolga Saraçoğlu, Didem Dal, Ömer Baygın
doi: 10.5152/TJAR.2014.05025  Sayfalar 332 - 340 (1293 kere görüntülendi)
AMAÇ: Pediyatrik sedasyon uygulamaları gün geçtikçe daha güvenli ve kolay uygulanabilen, ekonomik açıdan ve yatak kullanımı bakımından avantajlar sağlayan prosedürler haline geldiğinden diyagnostik ve terapötik girişimler için yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada ebeveyn memnuniyetinin girişimsel işlem yapılan branşlarla, hastaların ve yakınlarının demografik verileri, anesteziyi uygulayan anestezist, tekniker ve odada yer alan sağlık personeliyle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Pediyatrik göğüs hastalıkları, gastroenteroloji, kardiyoloji ve girişimsel radyoloji servislerinde tanısal yada tedaviye yönelik girişimsel işlem uygulanan 18 yaş altında, ASA I-II, ardışık 223 hasta çalışma kapsamına alınmıştır. Hasta ebeveynlerinin memnuniyet düzeyi işlem günü kendileriyle yüz yüze yapılan görüşme sonucunda doldurduğumuz 22 soruluk anket aracılığıyla belirlenmiştir.
BULGULAR: Pediyatrik bronkoskopi ve endoskopik girişimlere ait ortalama memnuniyet skorları 8,06 ila 9,30 arasında, kardiyovasküler sistem, hepatik sistem ve renal sisteme ait girişimler ile invazif radyolojik girişimlere ait memnuniyet skorları ise 7,5 ila 9,6 arasında değişmekteydi. Ebeveyn yaşı ve çocuk yaşı ile bekleme salonunda bir oyun alanının gerekliliği arasında negatif anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). Çocuk yaşı ile anestezistin davranışlarının tatminkarlığı arasında anlamlı korelasyon mevcuttu (p<0,05).
SONUÇ: Pediyatrik sedasyon verilen ünitelerde yüksek hasta yakını memnuniyeti bulunmaktadır. Ancak genç hastaların ve ebeveynlerinin beklentileri diğer sedasyon altında işlem yapılan hastalardan yüksek bulunmuştur. Fiziksel şartlar iyileştirildiğinde, hastalarla ve yakınlarıyla daha fazla iletişim kurulduğunda ve işlem zamanlamalarına daha çok uyulduğunda klinik sonuçlar daha da iyileşecektir.
OBJECTIVE: As paediatric sedation practices are becoming safer and more feasible everyday, they have been widely used for diagnostic and therapeutic procedures. This study intended to determine the relation between parental satisfaction and the branches applying procedures and demographic data of the patients and their families, physicians, nurses, and the healthcare personnel in the room.
METHODS: In total, 223 successive patients under 18 years of age and ASA I-II undergoing diagnostic or therapeutic procedures in paediatric pulmonary disease, gastroenterology, cardiology, and invasive radiology units were included in the study. The satisfaction level of the patients’ parents was determined through a questionnaire of 22 questions.
RESULTS: Average satisfaction scores for paediatric bronchoscopy and endoscopic interventions varied between 8.06 and 9.30, while the satisfaction scores of the interventions for the cardiovascular system, hepatic system, and renal system, as well as the invasive radiologic interventions, varied between 7.5 and 9.6. There was a statistically significant negative correlation between the age of parents and children and the necessity for a playground in the waiting area (p<0.05). A significant correlation was found between the age of children and the adequacy of the anaesthetist’s behaviors (p<0.05).
Conclusion: Satisfaction levels of the parents were high at the units where paediatric sedation was applied. However, the expectations of young patients and their parents were higher. When the physical conditions and communication with patients and their relatives are improved and the process schedules are followed more precisely, the clinical results will increase in a positive way.
CONCLUSION: Satisfaction levels of the parents were high at the units where paediatric sedation was applied. However, the expectations of young patients and their parents were higher. When the physical conditions and communication with patients and their relatives are improved and the process schedules are followed more precisely, the clinical results will increase in a positive way.

8.
Anesteziyoloji Alanında Faliyet Gösteren Akademisyenlerin Teknoloji ve Bilişim Araçlarını Kullanım Tercihleri
Technology and Information Tool Preferences of Academics in the Field of Anaesthesiology
Akcan Akkaya, Murat Bilgi, Abdullah Demirhan, Adem Deniz Kurt, Ümit Yaşar Tekelioğlu, Kadir Akkaya, Hasan Koçoğlu, Hikmet Tekçe
doi: 10.5152/TJAR.2014.65902  Sayfalar 341 - 347 (1180 kere görüntülendi)
AMAÇ: Bilimsel bir çalışmanın başlangıcından yayınlanmasına kadar geçen süreçte araştırmacılar çok sayıda bilişim aracını kullanmaktadırlar. Bu çalışmanın amacı, anesteziyoloji alanında bilimsel yayın üreten akademisyenlerin kullandıkları bilişim araçları ve teknolojik tercihlerini araştırmaktır.
YÖNTEMLER: Akademisyenlerin teknoloji ve bilişim araçlarını kullanım tercihlerine değerlendirmeye yönelik 18 adet çoktan seçmeli anket sorusunu cevaplamaları istendi.
BULGULAR: Anket sonuçlarımıza göre, PubMed en sık tercih edilen makale arama portalı olmuştur. Bunu Google Akademik takip etmiştir. Medscape en çok tercih edilen tıbbi yenilikler takip sitesi olmuştur. Akademisyenlerin ancak %12’si randomize klinik çalışmalarına bir kayıt sitesinden (www.clinicaltrials.gov) klinik çalışma numarası almışlardır. Katılımcıların %28’i “Consolidated Standards of Reporting Trials” kontrol listesini klinik çalışmalarında kullanmışlardır. Ortak dosyaların paylaşımı için katılımcıların %21’i Dropbox ve %9’u Google Drive’ı tercih etmiştir. Akademik maksatla en çok tercih edilen internet tarayıcı %32,25 ile Google Chrome’dur. İngilizce dilinde düzeltme yardımı %21’le Scribendy, %12 ile Textcheck sitelerinden satın alınmaktadır. Akademisyenlerin yarısı istatistik ihtiyaçlarını kişisel ilişkileri ile uzmanına yaptırmayı tercih ettiklerini, %27’si kendisi yaptığını, %24’ü ise profesyonel yardım aldığını belirtmişlerdir. Bir referans düzenleme programı kullanmayanlar %60, EndNote kullananlar %21 olarak bulunmuştur. Makale yazımıyla ilgili harcama yapan akademisyenlerin oranı %9 olup, ortalama harcama 1287 TL/yıl’dır.
SONUÇ: Akademisyen olan anesteziyologlar bilimsel yayın üretmek için teknoloji ve bilişim araçlarından önemli ölçüde faydalanmaktadırlar.
OBJECTIVE: Researchers use a large number of information technology tools from the beginning until the publication of a scientific study. The aim of the study is to investigate the technology and data processing tool usage preferences of academics who produce scientific publications in the field of anaesthesiology.
METHODS: A multiple-choice survey, including 18 questions regarding the use of technology to assess the preferences of academicians, was performed.
RESULTS: PubMed has been the most preferred article search portal, and the second is Google Academic. Medscape has become the most preferred medical innovation tracking website. Only 12% of academicians obtain a clinical trial registration number for their randomized clinical research. In total, 28% of respondents used the Consolidated Standards of Reporting Trials checklist in their clinical trials. Of all participants, 21% was using Dropbox and 9% was using Google-Drive for sharing files. Google Chrome was the most preferred internet browser (32.25%) for academic purposes. English language editing service was obtained from the Scribendi (21%) and Textcheck (12%) websites. Half of the academics were getting help from their specialist with a personal relationship, 27% was doing it themselves, and 24% was obtaining professional assistance for statistical requirements. Sixty percent of the participants were not using a reference editing program, and 21% was using EndNote. Nine percent of the academics were spending money for article writing, and the mean cost was 1287 Turkish Liras/year.
CONCLUSION: Academics in the field of anaesthesiology significantly benefit from technology and informatics tools to produce scientific publications.

OLGU SUNUMU
9.
Çok Sık Ağrılı Kriz Geçiren Homozigot Orak Hücreli Anemili Hastada Perioperatif Anestezi Yaklaşımı
Perioperative Anaesthetic Approach in a Homozygous Sickle Cell Anaemia Patient with Frequent Pain Crises
Kasım Tuzcu, Murat Karcıoğlu, Işıl Davarcı, Sedat Hakimoğlu, Seçkin Akküçük
doi: 10.5152/TJAR.2014.26214  Sayfalar 348 - 351 (1286 kere görüntülendi)
Orak hücreli anemi hastalığı (HbS), anormal hemoglobin oluşumu ile karakterize kalıtsal hemolitik bir anemidir. Bu hastalarda eritrositlerin yüksek oranda yapımı, yıkımı ve hiperbilirübinemi kolelityasiz riskini arttırır. Yapılan çalışmalarda kolelityasiz görülme sıklığının yetişkinlerde %70 oranında olduğu bildirilmiştir. Orak hücreli anemi hastalığında düşük oksijen konsantrasyonları, hemoglobinde agregasyona ve polimer oluşumuna yol açarak eritrositin oraklaşmasına neden olur. Oraklaşmış eritrositler mikrovasküler tıkanmalara yol açarak çok sayıda hayati organlarda yıkıcı olaylara neden olabilirler. Bu hastalarda kullanılan anestezi yöntemi, anestetik ajanlar ve cerrahi travma ek riske neden olabilir. Bu olgu sunumunda çok sık ağrılı krizler geçiren, karaciğer fonksiyon testleri yüksek HbS’li hastada laparoskopik teknikle yapılan kolesistektomi operasyonunda perioperatif anestezi yaklaşımı sunulmuştur.
Sickle cell disease (HbS) is a haemolytic anaemia characterized by the formation of abnormal haemoglobin. In patients with sickle cell disease, high rates of erythrocyte generation, degradation, and hyperbilirubinemia increase the risk for cholelithiasis. Previous studies have found that the incidence of cholelithiasis is 70% in adult patients. In sickle cell disease, decreased oxygen concentration leads to the sickling of erythrocytes by causing aggregation and polymerization. Sickle erythrocytes can have devastating effects on many vital organs by causing microvascular occlusion. In patients with sickle cell anaemia, anaesthetic technique, anaesthetic agents, and surgical trauma may cause additional risk. In this case report, we present a perioperative anaesthetic approach in the laparoscopic cholecystectomy of a patient with HbS, elevated liver function tests, and frequent pain crises.

10.
CHARGE Sendromlu Hastada Glidescope Video Laringoskop ile Entübasyon
Glidescope Video Laryngoscope Use for Tracheal Intubation in a Patient with CHARGE Syndrome
Vahap Sarıçiçek, Ayşe Mızrak, Mehrican Şahin, Sıtkı Göksu, Rauf Gül, Mehmet Cesur
doi: 10.5152/TJAR.2014.07742  Sayfalar 352 - 354 (1153 kere görüntülendi)
CHARGE sendromu; gözde kolobom (C), kalp defektleri (H), koanalatrezi (A), büyüme geriliği (R), genital hipoplazi (G), kulak anormallikleri (E) ve trakeoözefageal fistül, yutma güçlüğü, yarık damak, mikrognati, fasiyal paralizi, hipopitüitarizm ve beyin anomalileri görülebilen otozomal dominant geçişli bir sendromdur. CHARGE sendromlu hastalar doğumdan itibaren birçok kez cerrahi girişimle karşılaşmaktadırlar. Özellikle hava yolunda görülen problemler anestezi açısından özellik arz etmektedir. Bu olgu sunumunda 20 aylık, 7,5 kg ağırlığında ve 70 cm boyunda koklear implantasyon cihazı takılacak CHARGE sendromlu hastanın Glidescope video laringoskopla gerçekleştirdiğimiz endotrakeal entübasyon deneyimimizi paylaşmayı amaçladık.
CHARGE syndrome is an autosomal dominant syndrome in which ocular coloboma (C), heart defects (H), choanal atresia (A), growth retardation (R), genital hypoplasia (G), ear abnormalities (E), and tracheoesophageal fistula, dysphagia, cleft palate, micrognathia, facial paralysis, hypopituitarism, and brain abnormalities may be seen in patients. The patients with CHARGE syndrome face surgical procedures many times from birth. Especially, the problems we meet in the airway may be special. In this case report, we aimed to share our experience of endotracheal intubation performed with Glidescope video laryngoscopy for a patient at the age of 20 months, weight 7.5 kg and height 70 cm, with CHARGE syndrome who was undergoing cochlear implantation.

11.
Akçaağaç Şurubu Hastalığı Olan Hastada Anestezi Yaklaşımı
The Anaesthetic Management of a Patient with Maple Syrup Urine Disease
Mahmut Alp Karahan, Hüseyin Sert, İnanç Havlioğlu, Hasan Hüsnü Yüce
doi: 10.5152/TJAR.2014.07830  Sayfalar 355 - 357 (1231 kere görüntülendi)
Akçaağaç şurubu idrar hastalığı (MSUD) otozomal resesif metabolik bir hastalık olup dallı zincirli aminoasitlerin oksidatif dekarboksilasyonundaki hata sonucu meydana gelmektedir. Lösin, izolösin, valinin ve bu aminoasitlerden oluşan toksik metabolitlerinin kan ve idrarda birikmesi nedeniyle akut ve kronik beyin işlev bozukluğuna yol açar. İlk belirtiler erken çocukluk döneminde ortaya çıkmakla birlikte idrarda akçaağaç şurubu benzer bir koku ile karakterizedir. Doğumda, bebekler sağlıklı görünür ancak tedavi edilmemesi halinde nörolojik bozulma, nöbetler, hipertoni veya ataksi oluşabilir. Enfeksiyon veya cerrahi gibi stresli durumlar sırasında, hastalarda şiddetli ketoasidoz, hızlı nörolojik bozulma ve hipoglisemi ile karşılaşılabilinir. Olgu bildirimimizde genel anestezi ile periton diyalizi takılacak MSUD tanılı çocuk hastada anestezi yönetimini sunmaya amaçladık.
Maple syrup urine disease (MSUD) is an autosomal recessive metabolic disorder caused by a deficit of oxidative decarboxylation of branched-chain aminoacids. It leads to a build-up of leucine, isoleucine, valine, and toxic metabolites in blood and urine, progressing to acute and chronic brain dysfunction. The first symptoms appear in early childhood and are characterized by sweet-smelling urine, with an odor similar to that of maple syrup. At birth, infants seem healthy, but if untreated, they may suffer from neurological deterioration, seizures, hypertonia, or ataxia. During stressful situations, such as infection or surgery, patients may experience severe ketoacidosis, rapid neurological deterioration, and hypoglycemia. We report the anaesthetic management in a child patient with MSUD, admitted for peritonal dialysis catheter insertion with general anaesthesia.

12.
Fiberoptik ile Birleştirilmiş Laringoskop ile Zor Pediyatrik Havayolu Yönetimi: Pierre Robin ve Patau (Trizomi 13) Sendromlu İki Olgu Sunumu
Management of the Difficult Paediatric Airway with a Simple Fiberoptic-Assisted Laryngoscope: A Report of Two Cases with Pierre Robin and Patau's (Trisomy 13) Syndrome
Alper Kılıçaslan, Atilla Erol, Ahmet Topal, Tayfun Et, Şeref Otelcioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2014.30316  Sayfalar 358 - 361 (1378 kere görüntülendi)
Kalıtsal kraniyofasiyal anomalileri olan çocuk hastaların havayolu yönetimi anestezistler için oldukça zor bir durumdur. Ameliyathanemizde çocuk hastaların zor havayolu yönetimlerinde kullanılabilecek video destekli görüntüleme aracı bulunmamaktadır. Bir fiberoptik (FO) bronkoskopu (dış çapı; 3,7 mm, Karl Storz, Almanya) geleneksel Macintosh laringoskop blade’ine (no: 1) monte etmeye karar verdik. Pierre Robin Sendromlu ve Patau sendromlu (Trisomy 13) zor havayoluna sahip iki çocuk hastanın fiberoptik ile birleştirilmiş laringoskop ile başarılı entübasyonlarını sunmaktayız. Fiberoptik bronkoskop ile her boyuttaki ve her çeşit laringoskop ameliyathanede kolaylıkla birleştirilebilir. Birleştirilmiş laringoskop (FOL) zor pediyatrik havayolu durumlarında alternatif bir havayolu aracı olabilir.
Airway management of children with congenital craniofacial anomalies is a challenge for paediatric anaesthesiologists. We do not have any video-assisted airway device in our department for difficult paediatric intubations. We decided to attach a regular fiberoptic (outer diameter; 3.7 mm, Karl Storz, Germany) scope to a conventional Macintosh Laryngoscope (size 1). We describe two cases of Pierre Robin and Patau’s (Trisomy 13) syndrome successfully intubated with a fiberoptic-assisted laryngoscope (FOL). A fiberoptic scope and any size of a laryngoscope blade can be easily assembled in the operating room. The FOL may be a useful device in the setting of difficult paediatric intubation.

13.
West Sendromlu Çocukta Anestezi Yönetimi
Anaesthesia Management of a Child with West Syndrome
Sevtap Hekimoglu Sahin, Elif Çopuroğlu, Hüseyin Uğur, Gönül Sağıroğlu, Alkin Çolak
doi: 10.5152/TJAR.2014.65002  Sayfalar 362 - 364 (1271 kere görüntülendi)
West sendromu (WS) elektroensefalografi (EEG) bozukluğu ile karakterize genellikle hayatın ilk yılında ortaya çıkan epileptik ensefalopati olarak tanımlanır. Bu hastaların çoğunda serebral palsy, yüz malformasyonları ve iskelet deformiteleri gelişmiş olabilir. Anestezistler WS’li hastaların preoperatif değerlendirmesini, anestezi yönetimi sırasında anatomik malformasyonlar ile zor entübasyon ve epileptik nöbetler birlikte olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak dikkatli yapmalıdırlar. Bu olguda 11 yaşında, 18 kilo WS’lu erkek hastada sol femoral fiksasyon ameliyatında anestezi yönetimi sunulmuştur.
West syndrome (WS) is an epileptic encephalopathy usually occurring during the first year of life and is characterized by severe electroencephalography (EEG) derangement. Most of these patients may develop cerebral palsy, facial malformations, and skeletal deformities. The anaesthesiologist should make the preoperative assessment carefully due to epileptic seizures and should consider the possibility of difficult intubation because of coexisting anatomic malformations during the anaesthesia management of patients with WS. This report presents a case of general anaesthesia management in a left femoral fixation operation in an 11-year-old, 18 kg male patient.

14.
Limit Form Wegener Granülomatozu: Anestezi Yaklaşımı ve Literatürün Gözden Geçirilmesi
Limited-Form Wegener Granulomatosis Case: Anaesthetic Approach and Literature Review
Tuba Berra Sarıtaş, Osman Şahin, Hale Borazan, Şeref Otelcioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2014.94809  Sayfalar 365 - 367 (1009 kere görüntülendi)
Wegener granülomatozu (WG) küçük ve orta boy atardamarları tutan bir tür vaskülittir Üst ve alt solunum yollarında granülomatoz vaskülit ve böbreklerde nekrotizan glomerülonefrit vardır. 15-75 yaş aralığındaki Kafkas ırkından bireylerde görülür, ortalama başlangıç yaşı 41’dir. Limit form WG’da böbrek tutulumu yoktur. Periferik sinir blokları genel anestezinin riskli olduğu durumlarda iyi bir alternatiftir. Popliteal blok diz seviyesinin altındaki cerrahilerde kullanılan bir periferik blok türüdür.Biz bu makalede akciğer tutulumu nedeniyle genel anestezinin riskli olduğu 61 yaşındaki Limit Form WG’lu bir hastada anestezi yönetimi sunmayı amaçladık.
Wegener granulomatosis (WG) is a kind of vasculitis that affects small and medium-sized arteries. Necrotizing granulomatous vasculitis of the upper and lower respiratory tracts and necrotizing glomerulonephritis of the kidneys are present. WG affects mainly Caucasian individuals between 15-75 years old, with a mean age of onset of 41 years. It affects both males and females equally. Kidney involvement is not present in the limited form of WG. Peripheral nerve blocks are good alternatives when general anaesthesia is risky. Popliteal block is blockade of the sciatic nerve at the popliteal region. Popliteal block is a kind of peripheral block for surgeries below the knee level. In this article, we report on the anaesthesia management of a 61-year-old limited-form WG patient for whom general anaesthesia was risky because of lung involvement.

EDITÖRE MEKTUP
15.
OSMED Sendromunda Zor Havayolu Yönetimi
Difficult Airway Management in Osmed Syndrome
Ahmet Şen, Başar Erdivanlı, Rüştü Köse
doi: 10.5152/TJAR.2014.19971  Sayfalar 368 - 369 (1190 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin