Turk J Anaesthesiol Reanim: 42 (5)
Cilt: 42  Sayı: 5 - Ekim 2014
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Laringeal Maske ve Endotrakeal Tüp Kaf Basıncının Uygun Şişirilmesinde Anestezist Deneyimi
The Professional Experience of Anaesthesiologists in Proper Inflation of Laryngeal Mask and Endotracheal Tube Cuff
Ayten Saraçoğlu, Didem Dal, Gökhan Pehlivan, Fevzi Yılmaz Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2014.87487  Sayfalar 234 - 238 (1298 kere görüntülendi)
AMAÇ: Uygunsuz olarak yüksek basınçta şişirilen kaflar trakea mukozasının kan akımını azaltarak iskemiye sebep olmakta, gereğinden düşük basınçta şişirilen kaflar ise peroperatif hava kaçağı nedeniyle yetersiz ventilasyona, mide içeriği aspirasyonuna veya ekstübasyona yol açmaktadırlar. Bu randomize prospektif çalışmada endotrakeal tüp ve laringeal maske kaf basıncı üzerine anestezi çalışanlarının mesleki deneyimlerinin etkisini araştırmayı hedefledik.
YÖNTEMLER: Çalışmamıza genel anestezi altında ameliyat edilecek American Society of Anesthesiologists (ASA) I-III, 18-75 yaş arası 348 hasta dahil edildi, 34 anestezi teknikeri, 16 anestezi asistanı, 12 anestezi uzmanı katıldı. Katılımcılara kendilerince uygun basınç seviyesine ulaşıncaya kadar kafı şişirmeleri anlatıldı. Tüm ölçümler tamamlanana kadar katılımcılara basınç değerleri hakkında hiçbir bilgi verilmedi. Laringeal maske ve endotrakeal tüp yerlestirildikten sonra işlemin başarısı kapnografta kare dalga şekli ve torakoabdominal hareket gözlemlenerek kontrol edildi. Her katılımcı için 3 hastanın ortalama kaf basıncı değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Laringeal maske kullanımında basınç değerleri ile teknisyenlerin (r=-0,192/p=0,278), asistanların (r=0,225/p=0,402), uzmanların (r=-0,476/p=0,118) tecrübe süreleri arasında anlamlı korelasyon yoktu. Endotrakeal tüp kullanımında basınç değeri ile teknisyenlerin (r=-0,306/p=0,079), asistanların (r=-0,060/p=0,826) ve uzmanların (r=-0,478/0,116) tecrübe süreleri arasında anlamlı korelasyon yoktu.
SONUÇ: Normal kaf basıncının sağlanmasına mesleki tecrübenin katkısının olmadığı kanısına varılmıştır. Trakea mukozasının kan akımının devamlılığı ve trakea ve larinkse travma insidansının azaltılabilmesi için anestezistlerin deneyimine bakılmaksızın kaf manometresi rutin olarak kullanılmalıdır.
OBJECTIVE: Cuffs inflated to inappropriately high pressures cause ischemia, reducing tracheal mucosal blood flow, while the cuffs inflated at lower pressure than necessary give rise to inadequate ventilation, aspiration of gastric contents or extubation due to air leakage. In this study, we aimed to investigate the effect of the experience of anaesthesia staff on endotracheal tube and laryngeal mask airway cuff inflation.
METHODS: The study included 348 elective patients scheduled to undergo surgery under general anaesthesia, with 34 anaesthesia technicians, 16 anaesthesia residents, and 12 anaesthesiologists with different years of professional experience. The participants were told to inflate the cuff balloon with air to the level of the pressure that was appropriate for them. No information was provided to the participants about the values of the cuff pressure pending the completion of all measurements. After placement of laryngeal mask airway and the endotracheal tube, the success of the procedure was checked by monitoring square-wave caphnograph tracing and thoracoabdominal motion. Each participant performed the procedures on three patients and the mean cuff pressures were measured.
RESULTS: There was no significant correlation between duration of experience of technicians residents and experts in both using of laryngeal mask airway pressure (r=-0.192/p=0.278, r=0.225/p=0.402, r=-0.476/p=0.118, respectively) and an endotracheal tube (r=-0.306/p=0.079, r=-0.060/p=0.826, r=-0.478/0.116, respectively).
CONCLUSION: It has been concluded that professional experience does not contribute to achieving normal cuff pressure without monitoring. Introduction of the cuff manometer into routine anaesthesia practice will be useful, irrespective of anaesthesiologists’ experience.

2.
Kardiyopulmoner Bypass Geçiren Hastalarda Akut Böbrek Hasarının Erken Dönemde Belirlenmesinde İdrar Nötrofil Jelatinaz İlişkili Lipokalin’in Değeri
Rapid Detection of Acute Kidney Injury by Urinary Neutrophil Gelatinase-Associated Lipocalin in Patients Undergoing Cardiopulmonary Bypass
Muhammed Bayram, Mehmet Ezelsoy, Emrah Usta, Kerem Oral, Ayten Saraçoğlu, Zehra Bayramoğlu, Özgür Yıldırım
doi: 10.5152/TJAR.2014.65668  Sayfalar 239 - 244 (1364 kere görüntülendi)
AMAÇ: Kardiyopulmoner bypass sonrasında akut böbrek hasarıyla (ABH) sık karşılaşılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen ABH’nın saptanmasında ve şiddetinin derecelendirilmesinde serum kreatinin düzeyine kıyasla idrar Nötrofil Jelatinaz İlişkili Lipokalin (NGAL) düzeylerinin önemini belirlemektir.
YÖNTEMLER: Elektif kardiyopulmoner bypass geçiren 28 hasta çalışmaya alındı. ABH tanısı için serum kreatinin düzeyinde %50 veya daha fazla artış kriter olarak alındı. Hastaların serum kreatinin düzeyleri preoperatif indüksiyon öncesinde, postoperatif dönemde 24, 48, 72. saatlerde çalışıldı. İdrar NGAL düzeyleri preoperatif indüksiyon öncesinde ve postoperatif 4. saatte çalışıldı. Kardiyopulmoner bypass süresi, kross klemp zamanı, hastanede yatış süreleri ve ek hastalıklar kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların 19’u (% 68) erkek, 9’u (% 32) kadındı. ABH gelişen (n=11) ve gelişmeyenler (n=17) olarak iki gruba ayrıldılar. Postoperatif idrar NGAL düzeyleri akut böbrek hasarı gelişen grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (11,8 ng mL-1’ye karşılık 104,0 ng mL-1, p=0.003). Postoperatif serum kreatinin düzeyleri akut böbrek hasarı gelişenlerde anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,01). Akut böbrek hasarı gelişen grupta kardiyopulmoner bypass süresi (111,9 dk’ya karşılık 82,7 dk) ve kross klemp zamanı (76,9 dk’ya karşılık 59,1 dk) anlamlı olarak daha yüksekti. Üriner NGAL için 25.5 ng mL-1 cutoff değeri alındığında kardiyopulmoner bypass cerrahisinin 4. saatinde gelişen ABH tanısı için sensitivite %81,82, spesifite %94,12, AUC değerleri %947 bulundu.
SONUÇ: Bu çalışmada kalp cerrahisini takiben erken postoperatif dönemde ABH kriterlerinin belirlenmesinde serum kreatinine kıyasla idrar NGAL düzeylerinin önemli ölçüde yükseldiği ortaya konulmuştur. Daha geniş vaka serilerine gereksinim olmakla birlikte KBP sonrası gelişen ABH’nın erken dönemde saptanmasında idrar NGAL ölçümünün klinikte kullanılabilecek bir belirteç olduğu kanısındayız.
OBJECTIVE: Acute kidney injury (AKI) is common following cardiopulmonary bypass (CPB). The aim of this study is to determine the accuracy of urinary Neutrophil Gelatinase-Associated Lipocalin (NGAL) levels following cardiac surgery to establish the severity of renal impairment as compared to serum creatinine levels.
METHODS: A total number of 28 patients undergoing elective cardiopulmonary bypass were included. Diagnostic criteria of AKI was estabilished in case of a percentage increase in the serum creatinine concentration of >50%. Serum creatinine levels were recorded in the preoperative period before induction and postoperative period in 24, 48 and 72. hours. Urinary NGAL measurement was performed before induction and in the 4th postoperative hour. The duration of CPB surgery, hospital stay and cross-clamp time were recorded.
RESULTS: Based on AKI criteria, subjects were grouped into AKI (n=11) and no AKI (n=19). Postoperative urinary NGAL levels were found significantly higher in group with AKI (11.8 ng mL-1 vs 104.0 ng mL-1, p=0.003). In AKI Group, CPB time bypass (111.9 min vs 82.7 min) and cross-clamp time (76.9 min vs 59.1 min) were significantly higher. A cutoff of 25.5 ng mL-1 yielded sensitivity of 81.82% and specifity of 94.12% at postoperative 4th hour with AUC of 0.947 for predication of AKI.
CONCLUSION: Urine NGAL rised significantly much earlier as compared to serum creatinine levels in the early postoperative period. Although larger case series are needed, we are in the opinion that urinary NGAL measurement may be used as an early clinical marker of AKI following CPB.

3.
Koroner Arter Cerrahisi Geçirecek Olgularda Anestezi İndüksiyonu Sırasında Yüksek Doz Roküronyumun QTc İntervali Üzerine Etkileri
Effects of High-Dose Rocuronium on the QTc Interval During Anaesthesia Induction in Patients Undergoing Coronary Artery Bypass Graft Surgery
Doğuş Ağdanlı, Tülün Öztürk, Ozan Ütük, Gönül Tezcan Keleş
doi: 10.5152/TJAR.2014.64326  Sayfalar 245 - 250 (971 kere görüntülendi)
AMAÇ: Koroner arter hastalarında, mevcut miyokard hasarının kendisi uzun QT sendromu oluşumuna neden olmaktadır. Çalışmanın primer amacı anestezi indüksiyonu sonrasında, rokuronyumun 2 farklı dozunun (0.6 mg.kg-1 ve 1.2 mg.kg -1) QTc intervali üzerine etkilerini araştırmaktır. ikincil amacı ise aritmi sıklığı ve niteliğini saptamaktır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya elektif koroner arter revaskülarizasyon cerrahisi geçirecek 40 olgu alındı. Olgular iki gruptan birine dahil edildiler. Gruplarda kullanılan midazolam ve fentanil’ in indüksiyon dozları aynı idi. Group 1; 0.6 mg. kg-1, Group 2; 1.2 mg.kg-1 doz rokuronyum ile entübe edildiler. Kalp atım hızı, arteriyel basınç ve QTc, indüksiyon öncesi (T0), indüksiyon sonrası (T1), rokuronyum sonrası (T2), entübasyon sonrası 2. dakika (T3) 5. dakika(T4).
BULGULAR: Grup içi karşılaştırmada, yalnızca entübasyon sonrası 2. dakikadaki ortalama QTc değerleri (Grup 1 ve Grup 2’de sırası ile, 447.9±28.3, 466.1±37.8 ms), başlangıca göre (sırası ile, 426.9±25.7, 432.0±35.5ms) istatistiksel olarak anlamlı uzun bulundu (p<.0.01). Gruplar arası karşılaştırmada, ortalama QTc tüm çalışma periyodlarında benzerdi (p>0.05). Grup 1 (% 35, n=7), ile Grup 2 de (% 15, n=3) aritmi görülme sıklığı benzerdi (p=0.06). Her iki grupta da aritmiler (n=10, %25), entübasyondan sonra 2. dakikada ortaya çıktılar.
SONUÇ: Koroner arter revaskülarizasyonu uygulanacak hastalarda, roküronyumun 0.6 mg. kg-1 ve 1.2 mg. kg -1 dozları entübasyon sonrası QTc’yi uzattı. Entübasyon sonrası, QTc uzamasıyla ilgili aritmilerin oluşabileceği dikkate alınmalıdır.
OBJECTIVE: Existing myocardial damage in coronary artery disease patients causes prolonged QT syndrome. The primary objective of this trial is to explore the effects of different doses of muscle relaxant agent rokuronium (0.6 mg.kg-1 and 1.2 mg.kg -1) on QTc following anesthetic induction. Seconder objective is to determine the incidence and kinds of arrythmias.
METHODS: In this prospective and randomized trial, patients undergo elective coronary arteria revascularisation surgery were included in one of two groups. Both groups took same anesthetic induction agents; midazolam and fentanyl. Rocuronium was administered in Group 1(n=20) with dose of 0.6 mg. kg-1 and in Group 2 (n=20) with dose of 1.2 mg.kg-1 for muscle relaxation.
Heart rate, avarage arteria pressure and QTc were recorded before induction(T0), after induction(T1), after muscle relaxant(T2), 2 minutes(T3) and 5 minutes after entubation(T4).

RESULTS: QTc was significantly long just in 2 minutes after entubation (in Group 1 and Group 2 respectively, 447.9±28.3, 466.1±37.8ms), than those at the beginning (respectively, 426.9±25.7, 432.0±35.5ms)(p<.0.01). In intergroup comparison, avarage QTc values were similar in all trial periods (p>0.05). The prevalance of arrythmias in between Group 1 (35%, n=7), and Group 2 (15%, n=3) were similar (p=0.06). Arrythmias were recorded 2 minutes after entubation in both groups (n=10, 25%).
CONCLUSION: In patients undergoing coronary arteria revascularisation surgery, rocuronium doses of 0.6 mg kg -1 and 1.2 mg kg -1 had have prolonged the QTc interval after entubation. Cardiac arrthymias related to long QTc arising after entubation should be taken into consideration.

4.
Endotrakeal Entübasyonda LMA CTrach ve Video Laringoskop Yöntemlerinin Karşılaştırılması
Comparison of LMA CTrach and Video Laryngoscope in Endotracheal Intubation
Nevzat Gümüş, Ahmet Dilek, Fatma Ülger, Ersin Köksal, Erhan Çetin Çetinoğlu, Fatih Özkan, Fuat Güldoğuş
doi: 10.5152/TJAR.2014.58815  Sayfalar 251 - 256 (1272 kere görüntülendi)
AMAÇ: Endotrakeal entübasyonda direkt laringoskopla (DL) görülen Cormack ve Lehane (C-L) görüntü skoru ile LMA CTrach ve video laringoskopla elde edilen endoskopik görüntü skorlarını ve aynı zamanda LMA CTrach ile video laringoskopun entübasyon başarısını, entübasyon süresini, hemodinamik yanıt ve stres yanıt üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Çalışmaya 18–65 yaş arasında değişen, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) skoru I-III, elektif cerrahi uygulanacak 100 hasta dâhil edildi. Hastalar rastgele 50’şerli iki gruba ayrıldı; grup C ve grup V. Her iki gruba Macintosh Laringoskop ile direkt laringoskopi uygulanarak C-L skoru kaydedildi ve sonrasında hastalar bir dakika daha maske ile ventile edildi. Grup C’deki hastalar LMA CTrach ile Grup V’dekiler ise video laringoskop ile entübe edildi. Hastaların hemodinamik parametreleri, periferik oksijen satürasyonu, end tidal karbondioksit değerleri ve endoskopik görüntü skorları kaydedildi.
BULGULAR: Grupların demografik özellikleri ve ASA sınıflaması benzerdi. DL’deki C-L skoru ile endoskopik görüntü skorları karşılaştırıldığında, LMA CTrach’da daha iyi bir görüntü elde edildi, Grup V’de ise anlamlı bir farklılık saptanmadı. Entübasyon başarısı açısından ise gruplar arasında anlamlı fark bulunamadı. Bununla birlikte entübasyon süresi grup C’de anlamlı derecede uzun bulundu. Hemodinamik parametreler, oksijen satürasyonu ve end tidal karbondioksit değerlerindeki değişim yüzdeleri açısından gruplar arasında fark bulunmadı.
SONUÇ: Endoskopik görüntü skorları karşılaştırıldığında LMA CTrach grubunda daha iyi görüntü elde ettiğimizden, zor entübasyon düşünülen hastalarda alternatif bir yöntem olarak LMA CTrach’ın da kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
OBJECTIVE: In this study, our objective was to compare, the Cormack and Lehane (C–L) sight scores of direct laryngoscopy in endotracheal intubation with the endoscopic sight scores of LMA CTrach and video laryngoscope. We also compared the achievement of endoscopy with LMA CTrach and video laryngoscopy, intubation time, and its effects on hemodynamic and stress responses
METHODS: The study included 100 patients, the American Society of Anesthesiologists (ASA) score I–III, and aged 18–65, who will undergo elective surgery. Patients were randomly divided into two groups; group C and group V. The patients in both groups underwent direct laryngoscopy with a Macintosh Laryngoscope, and their C–L scores were recorded. In Group C, the patients were intubated with LMA CTrach and in Group V the patients were intubated with video laryngoscope. Patients’ hemodynamic parameters, SpO2, end tidal CO2, endoscopic sight scores were recorded.
RESULTS: The demographic characteristics and the ASA classifications of the groups were similar. When endoscopic sight scores were compared with C-L, a better sight was obtained in the LMA CTrach group, no significant difference were detected in Group V. Regarding the success of the intubation, no significant difference were detected between two groups. However, when intubation times were compared, there was a significant difference between two groups. The intubation time was longer in Group C. There was no difference between two groups, in terms of the percentile changes of hemodynamic parameters, SpO2, and regarding the end tidal CO2 values of the patients.
CONCLUSION: In this study, when endoscopic sight scores were compared, a better sight was obtained in the LMA CTrach group. Therefore, in cases where the intubation is difficult to be applied in patients, LMA CTrach can be resorted as an alternative application.

5.
Tek Taraflı İnguinal Herni Ameliyatlarında Spinal Anestezi ile Paravertebral Bloğun Karşılaştırılması
Comparison of Spinal Anaesthesia and Paravertebral Block in Unilateral Inguinal Hernia Repair
Canan Tülay Işıl, Ayşe Surhan Özer Çınar, Sibel Oba, Rıza Gürhan Işıl
doi: 10.5152/TJAR.2014.75508  Sayfalar 257 - 263 (1246 kere görüntülendi)
AMAÇ: Bu çalışmada tek taraflı inguinal herni ameliyatlarında spinal anestezi ile paravertebral bloğun etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEMLER: Elektif tek taraflı inguinal herni ameliyatı planlanan ASA I-III, 18- 68 yaş arasında 60 olgu çalışmaya dahil edildi. Grup SA'dan 2, Grup PVB'den 4 olgu çalışma dışı bırakılıp 54 hasta üzerinden istatistiksel değerlendirme yapıldı. Olgular iki gruba ayrıldı; Grup SA (n=28), spinal anestezi ve Grup PVB (n=26), paravertebral blok. Olgulara rutin monitörizasyon uygulandı ve ortalama arter basınçları (OAB) ile kalp tepe atımları (KTA) ameliyat bitimine kadar kaydedildi. Demografik özellikler, cerrahi veri, Bromage 3 skoruna ulaşma süresi ve duyusal blok seviyeleri (pin-prick), maksimum yüksekliğe ulaşma süresi, T10 dermatom seviyesine yükselme zamanı, duyu ve motor bloğun tamamen kalkma süresi; postoperatif 0-24. saatlerde ağrı (VAS), bulantı-kusma ve hasta memnuniyeti kaydedildi.
BULGULAR: Grup SA’da blok sonrası alınan OAB ölçümlerinde ve 10.dk’dan 90.dk kadar alınan KTA ölçümlerinde düşüşler anlamlı bulundu (p<0,01). Grup PVB’de duyu bloğunun kalkma süresi Grup SA’ya göre uzun saptanırken (p<0,01), total paralizi oranı Grup SA’da daha yüksek bulundu. Bromage skorları gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi (p<0,01). Grup SA’da postoperatif 24. saat VAS düzeyi ve bulantı sıklığı Grup PVB’den anlamlı yüksekti (p<0,01).
SONUÇ: Paravertebral bloğun tek taraflı inguinal herni ameliyatlarında yeterli anestezi, kaliteli ve uzun süreli postoperatif analjezi sağladığı sonucuna varılmıştır.
OBJECTIVE: We aimed to compare the efficacy of spinal anaesthesia and paravertebral block on unilateral inguinal hernia repair.
METHODS: Sixty ASA I-III, patients aged between 18-64 years with unilateral inguinal hernia were enrolled in this study. Two patients in Group SA and 4 patients in Group PVB were excluded and statistical analyses were made on 54 patients. In regard to anaesthetic choice, patients were divided into two groups, 30 patients in each; Group SA, spinal anaesthesia and Group PVB, paravertebral block. Standard monitorization was done and mean arterial pressure (MAP) and heart rate (HR) were recorded during surgical procedure. Demographic variables, surgical data, patient satisfaction, the onset times to reach T10 dermatome and to reach peak sensory level as well as onset time to reach modified Bromage 3 motor block were recorded. Postoperative nausea and vomiting, and postoperative 0-24th hour pain with visual analogue scale (VAS) were also measured.
RESULTS: Compared to pre-anaesthesia measurements the decrease in HR and MAP during the 10–90th minute period was significant in Group SA (p<0,01). In Group PVB, sensory block duration time was higher, whereas paralysis rate was higher in Group SA (p<0,01). Bromage Scores were significantly different between the groups (p<0,01). In Group SA postoperative 24th hour VAS score and nausea and vomiting were significantly higher compared to Group PVB (p<0,01).
CONCLUSION: n conclusion, paravertebral block provides acceptable surgical anaesthesia, maintaining good quality and long duration on postoperative analgesia in unilateral hernia repair.

6.
Doğum Analjezisi İçin İki Farklı Yöntem ile Uygulanan Hasta Kontrollü Remifentanilin (Bolus ve Bolus+İnfüzyon) İntramüsküler Meperidin ile Karşılaştırılması
The Comparison of Patient-Controlled Remifentanil Administered by Two Different Protocols (Bolus and Bolus+Infusion) and Intramuscular Meperidine for Labor Analgesia
Süleyman Güneş, Mediha Türktan, Ümran Küçükgöz Güleç, Zehra Hatipoğlu, Hakkı Ünlügenç, Geylan Işık
doi: 10.5152/TJAR.2014.77045  Sayfalar 264 - 269 (1241 kere görüntülendi)
AMAÇ: Günümüzde doğum ve travayda ağrı ve stresi azaltmak için birçok yöntem kullanılmaktadır. Çalışmamızda bu amaçla hasta kontrollü analjezi yöntemiyle uygulanan iki farklı remifentanil protokolü (bolus ve bolus+infüzyon) ve intramuskuler meperidin uygulaması karşılaştırılmıştır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya vajinal doğum planlanan 90 gebe dahil edildi. Olgular her grupta 15 primipar ve 15 multipar olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Travay sırasında analjezik talep etmeleri üzerine Grup M’e 1 mg kg-1 intramuskuler meperidin, Grup B’ye intravenöz bolus hasta kontrollü remifentanil, Grup İB’e intravenöz infüzyon+bolus hasta kontrollü remifentanil uygulandı. Travay ve doğum süresince annenin sistolik ve diyastolik kan basıncı, kalp atım hızı, ağrı, konfor ve sedasyon skorları, remifentanil tüketimi, yan etkiler ve yenidoğanların Apgar skorları kaydedildi.
BULGULAR: Ortalama ağrı ve hasta konfor skorları 1. dakika haricinde tüm zaman dilimlerinde Grup B ve İB’de Grup M’den istatistiksel olarak önemli derecede daha düşük bulundu. Grup İB ile karşılaştırıldığında ortalama ağrı ve hasta konfor skorlarının 15, 30, 60 ve 120. dakikalarda Grup B’de istatistiksel olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Ortalama sedasyon skorları gruplar arasında benzerdi. Total kullanılan remifentanil miktarı Grup İB’de Grup B’ye göre daha az bulunmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı değildi.
SONUÇ: Doğum analjezisinde intravenöz hasta kontrollü analjezi yöntemiyle uygulanan remifentanilin intramuskuler meperidine benzer sedasyon ve yan etki profili ile daha etkin bir analjezi ve hasta konforu sağladığı, remifentanilin infüzyon+bolus uygulamasının tek başına bolus uygulamasına göre özellikle travay sırasında daha fazla remifentanil tüketimine neden olmadan daha etkin analjezi ve hasta konforu sağladığı kanısına varıldı.
OBJECTIVE: Nowadays, there are many pain relief methods for reducing the pain and stress of labor and delivery. In our study, two different remifentanil protocol (bolus and bolus+infusion) administered by patient-controlled analgesia method were compared with intramuscular meperidine for labor analgesia.
METHODS: Ninety parturients who scheduled for vaginal delivery were included this study. Patients were randomly divided into 3 groups as 15 primiparous and 15 multiparous in each group. Whenever patient requested analgesic during the labor Group M was given 1 mg kg-1 intramuscular meperidine, Group B was given intravenous bolus patient controlled remifentanil and Group IB was given intravenous bolus+infusion patient controlled remifentanil. Patients’ systolic and diastolic blood pressure, heart rate, pain- patient comfort and sedation scores, remifentanil consumption, side effects and Apgar scores of newborns were evaluated during the labor and delivery.
RESULTS: Patients’ mean pain and comfort scores were found significantly lower in Groups B and IB than in Group M all time intervals except the first minute. Compared with Group IB, mean pain and comfort scores at 15, 30, 60 and 120. minutes were significantly higher in Group B. The mean sedation scores were found similar among the groups. Total remifentanil consumption were found lower in Group IB than in Group B, but it was not statistically significant.
CONCLUSION: Patient controlled intravenous bolus or bolus+infusion remifentanil provided more effective analgesia and patient comfort than intramuscular meperidine for labor analgesia. Especially during labor, bolus+infusion remifentanil administration provided better pain and patient comfort scores than bolus alone group, without increasing remifentanil consumption.

OLGU SUNUMU
7.
Bir Kateter Komplikasyonu: Ven Perforasyonu ve Akciğer Hasarı
A Venous Catheter Complication: Venous Perforation and Lung Injury
Cengiz Şahutoğlu, Zeynep Pestilci, Seden Kocabaş, Fatma Zekiye Aşkar, Seda Özen Sunal, Ayşe Gül Çevik
doi: 10.5152/TJAR.2014.64325  Sayfalar 270 - 272 (1235 kere görüntülendi)
Santral venöz kateterler sıvı infüzyonu, hemodiyaliz ve santral venöz basınç ölçümü gibi değişik nedenlerle çok sık kullanılmaktadır. Ancak bu kateterlerin yerleştirilmesi veya sonrasında gelişen komplikasyonlar nedeniyle hastaya zarar verilebilmekte veya ek girişim yapılmasına neden olunabilmektedir. Kateterde fonksiyon bozukluğu, arter ponksiyonu, hemotoraks veya pnömotoraks gibi çeşitli komplikasyonlar hastaların %5-26’sında görülebilir ve erken tanısı hayati öneme sahiptir. Biz burada katetere bağlı ven perforasyonu ve akciğer hasarı gelişen bir olguyu literatür eşliğinde sunmak istiyoruz.
Central venous catheters are frequently being used for different causes like liquid infusions, hemodialysis and measurement of central venous pressure. Because of the complications which occur at the time or after the placement of these catheters can give harm to the patient or can cause another need for a new attempt. Complications like malfunction of the catheter, arterial puncture, hemothorax or pneumothorax can be seen at the 5-26% of the patients and early detection is very important. We want to present a ven perforation and lung injury case according to the catheter based upon literature.

8.
Epidural Kateterden Yanlışlıkla Neostigmin-Atropin Karışımı Uyguladık
Inadvertent Administration of Neostigmine-Atropine Mixture from Epidural Catheter
Demet Yüksel Yıldırım, Feray Gürsoy
doi: 10.5152/TJAR.2014.92300  Sayfalar 273 - 276 (1342 kere görüntülendi)
Yanlış enjektör ve ampul seçimi, epidural ve intravenöz hattın karıştırılması ve hatalı doz uygulaması anestezide sık karşılaşılan ilaç uygulama hatalarıdır(1). Bu olgu sunumunda üreterovezikal darlık nedeniyle operasyona alınan, yanlışlıkla epidural kateterden revers uyguladığımız bir çocuk hastayı sunarak anestezide hatalı ilaç uygulamalarına dikkat çekmek ve buna engel olmak için alınması gereken önlemleri irdelemeyi amaçladık.
Most of the errors encountered during drug applications at anesthesia may arised from the selection of wrong syringe and ampoule, confusion of epidural and intravenous line or incorrect dose administration(1). In this case report, accidentally application of reverse drugs via epidural catheter to a patient who was operated for ureterovesical stenosis was presented. We aimed to take care of drugs errors in anesthesia practice and to discuss measures to be taken to prevent it.

9.
Çoklu Kot Fraktürlü Bir Olguda Kosta Fiksasyonu ile Yoğun Bakımda Kalma Süresinin Kısalması
The Decrease of the Duration of Stay in the ICU with Rib Fixation in a Case of Multiple Rib Fracture
Aykut Sarıtaş, Gökhan Güneren, Pelin Uzun Sarıtaş, Seyit Ali Kızılkaya, Cengiz Ugış
doi: 10.5152/TJAR.2014.67044  Sayfalar 277 - 279 (1178 kere görüntülendi)
Çoklu kot kırıklarında çok ciddi solunum sorunları ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle cerrahi olarak göğüs duvarı stabilizasyonun bir çok avantajı bildirilmiştir. Özellikle mekanik ventilasyonun kısalıp, yoğun bakımda kalış süresinin azalması enfeksiyon gibi gelişebilecek komplikasyonların önlenmesi bakımından önemlidir. Burada 36 yaşında trafik kazası nedeniyle çoklu kot fraktürü olup ciddi solunum sıkıntısı olan hastanın kot fiksasyonu sonrası dramatik olarak solunum paterninin düzelip ventilatör süresinin kısaldığı tartışılmıştır. Bu olgu sonucunda doğru endikasyon ile kosta fiksasyonu yapılan hastaların daha erken ve komplikasyonsuz olarak taburcu olduğu kanısına vardık.
Severe breathing problems arise in multiple rib fractures. As a result, many advantages of the surgical stabilization of chest wall have been reported. Especially shortening mechanical ventilation along with a decrease in the duration of Intensive Care Unit stay is important for the prevention of possible infectional complications. In this study, the dramatic clearance of breathing pattern as well as the reduction in ventilator duration after rib fixation time of a 36 year old patient with severe respiratory distress who has multiple rib fractures due to road traffic accident was discussed. Due to this fact, it is concluded that patients could be discharged from the hospital earlier and uncomplicated as a result of the fixation of the rib with the right indications.

10.
Parkinson Hastalığı ve Spinal Anestezi
Parkinson’s Disease and Spinal Anaesthesia
Eylem Oğuz, İbrahim Öztürk, Derya Özkan, Jülide Ergil, Gözde Bumin Aydın
doi: 10.5152/TJAR.2014.47135  Sayfalar 280 - 282 (1149 kere görüntülendi)
Parkinson hastalığı bazal gangliyonda GABA aktivitesinde artış ve nigrostriatumda dopamin kaybı ile ilişkili görülen rijidite, istirahat tremoru, sabit yüz ifadesi ve giderek hızlanan yürüyüş şekli ile karakterize nörodejeneratif hastalıktır. Parkinson hastalığı nörolojik bir hastalık olması nedeniyle genellikle spinal anestezi uygulamasından kaçınılmaktadır. Oysa ki Parkinson hastalarında genel anestezi, intraoperatif dönemde nörolojik belirtileri maskeleyebilmekte, postoperatif dönemde ise alevlenmesine neden olabilmektedir. Üstelik de genel anestezi esnasında kullanılan ilaçların antiparkinson tedavi ile etkileşebilmeleri ve yan etki olasılıkları daha çoktur. Spinal anestezi ise, genel anestezinin aksine, kas gevşeticiler ve opioidlerin uygulanmaması, kas gevşemesine bağlı hastalık belirtilerindeki alevlenmenin maskelenmemesi ve intraoperatif dönemde klinik olarak nörolojik belirtilerin gözlemlenebilmesi gibi avantajlara sahip olabilir. Ayrıca spinal anestezinin cerrahi stresin baskılanması, postoperatif ağrı tedavisi, erken mobilizasyon gibi bilinen etkileri de Parkinson hastalarında avantaj olabilir. Yaklaşık 10 yıldan beri Parkinson hastalığı nedeni ile tedavi gören 77 yaşında ve Amerikan Anestezistler Derneği fiziksel sınıflaması III olan (hiperlipidemi, hipertansiyon, koroner arter hastalığı ve kronik obstriktif akciğer hastalığı) kadın hastaya sol tibia distal fraktüründen dolayı elektif cerrahi planlandı. Bu olgu sunumunda Parkinson hastalığı bulunan hastada genel anestezinin dezavantajlarından kaçınmak için uyguladığımız spinal anestezi deneyimimizi aktarmayı ve literatürü gözden geçirmeyi amaçladık.
Parkinson’s disease is a neurodegenerative disease characterized by increased activity of GABA in basal ganglia and the loss of dopamine in nigrostriatum, associated with rigidity, resting tremor, gait with accelerating steps, and fixed inexpressive face. Being a neurological disease, spinal anaesthesia is often avoided in Parkinson’s. Yet, in Parkinson patients, general anaesthesia may mask neurological symptoms in the intraoperative period and exacerbate them postoperatively. Moreover, the drugs administered in general anaesthesia more likely interact with anti-Parkinson drugs and may have side effects. With spinal anaesthesia, unlike general anaesthesia, because muscle relaxants and opioids are avoided, the exacerbation due to the muscle relaxation is not going to be masked, and neurological symptoms may be distinguished clinically. In addition, the known effects of spinal anaesthesia, like suppression of surgical stress, postoperative pain relief, and early mobilization, may be advantageous in Parkinson’s disease. Treated for Parkinson’s disease for about 10 years at the age of 77 and with American Society of Anesthesiologists physical classification III (hyperlipidemia, hypertension, coronary artery disease, and chronic obstructive lung disease), a female patient was scheduled for elective surgery for fracture of the left distal tibia. In this case, we aimed to report a patient with Parkinson’s disease who underwent spinal anaesthesia in order to avoid the disadvantages of general anaesthesia and reviewed the literature.

11.
Ameliyat Sonrası Ani Hipotansiyonla Ortaya Çıkan Rölatif Adrenal Yetersizlik
Postoperative Sudden Hypotension Due to Relative Adrenal Insufficiency
Birsen Doğu, Hafize Öksüz, Nimet Şenoğlu, Cengizhan Yavuz, Gökçe Gişi
doi: 10.5152/TJAR.2014.33254  Sayfalar 283 - 287 (1121 kere görüntülendi)
Sistemik kan basıncının düzenlenmesi üç farklı mekanizma ile sağlanmaktadır: Sempatik sinir sistemi, renin- anjiyotensin ve arginin-vazopressin sistemi. Hipotansiyon genel anestezi yönetiminin indüksiyon, idame ve ekstübasyon dahil olmak üzere her aşamasında ortaya çıkabilen bir durumdur. Anestezi indüksiyonunda kullanılan ilaçlar hem sistemik damar direncinde (SDD) hem de arter kan basıncında ileri derecede düşüşlere sebep olabilmektedir. Bununla birlikte ağır ve devam eden hipotansiyon, sistemik kapiller ağlarda perfüzyon yetersizliği ile sonuçlanmaktadır. Bu olgu sunumunda; kalça protezi nedeniyle üç kez ameliyata alınan 69 yaşında erkek hastada, girişimin bitimini takiben gelişen, sıvı tedavisi ve inotropik ajanlara dirençli hipotansiyon tedavisine yaklaşım anlatılmaktadır. Tüm tedavi stratejilerine rağmen düzelmeyen hipotansiyon durumunda metilprednizolon uygulanmasının rolü tartışılmıştır.
Systemic blood pressure is regulated by three mechanisms: the sympathetic nervous system, the renin-angiotensin system, and the arginine-vasopressin system. Hypotension is a condition that can occur at any stages of management of general anaesthesia including induction, extubation and maintenance. Many of the medications used for anaesthesia produce a mild to moderate decrease in the systemic vascular resistance (SVR) with a subsequent decrease in arterial blood pressure. Profound and sustained hypotension, however, can have a global impact, resulting in a failure to adequately perfuse systemic capillary networks. The following report describes the case of a 69- year- old man undergoing surgery for total hip replacement, who had hypotension that was refractory to fluid administration and inotropic agents at the end of the surgery. In this case study, the role of methylprednisolone therapy in catecholamine-resistant hypotension is also discussed

12.
Olanzapine Bağlı Gelişen Nöroleptik Malign Sendrom
Olanzapine-Induced Malignant Neuroleptic Syndrome
Tuba Berra Sarıtaş, Barış Çankaya, Alper Yosunkaya
doi: 10.5152/TJAR.2014.46704  Sayfalar 288 - 291 (1057 kere görüntülendi)
Nöroleptik malign sendrom (NMS), antipsikotiklerle tedavi sonrasında ortaya çıkabilen, bilinç değişikliği, yüksek ateş, otonom fonksiyon bozukluğu ve kas rijiditesi belirtileri ile kendini gösterir. Nadir, fakat ölüm olasılığı bulunan idiosenkratik bir reaksiyondur. Etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir. NMS ile ilişkili mortalite ve morbidite erken tanı, kullanılan ilacın hemen kesilmesi ve agresif bir tedavi ile azaltılabilir.
Olanzapin, thienobenzodiazepin sınıfından yapısı ve nörotransmitter üzerine etkisi klozapine benzer atipik antipsikotik bir ilaçtır Burada bipolar bozukluk nedeniyle 5 yıldır düzenli olarak olanzapin tedavisi altındaki bir hastada rijidite olmadan gelişen bir NMS vakasını sunmayı amaçlanmıştır. Hastanın tedavisinde erken sıvı tedavisi ve hemodiyafiltrasyonun önemini vurguladık.
Neuroleptic Malign Sydrome (NMS), caused by antipsychotic therapy, which shows itself with mental status alteration, high fever, autonomic dysfunction and muscle rigidity. It is a rare idiosyncratic reaction with mortality risk. Aetiology is still unknown. NMS related mortality and morbidity can be decreased by cessation of the used drug and aggressive treatment. Olanzapine is a thienobenzodiazepine group atypical antipsychotic drug, its structure and effects on neurotransmitter resembles clozapine. We aimed to report a NMS case that was without rigidity and with bipolar disorder receiving olanzapine therapy for 10 years. We emphasized the importance of early hydration and haemodiafiltration therapy.

EDITÖRE MEKTUP
13.
Konjenital Ağrı Duyarsızlığı Sendromunda Bispektral İndeks Rehberliğinde Sedasyon Uygulaması
Bispectral Index Guided Sedation in Congenital Pain Insensitivity Syndrome
Alper Kılıçaslan, Funda Gök, Eray Yaşar, Ali Başdemirci, Şeref Otelcioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2014.07269  Sayfalar 292 - 293 (1278 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin