Turk J Anaesthesiol Reanim: 42 (2)
Cilt: 42  Sayı: 2 - Nisan 2014
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
Perioperatif Hemodinamik Optimizasyon
Perioperative Haemodynamic Optimisation
Hollmann D. Aya, Maurizio Cecconi, Andrew Rhodes
doi: 10.5152/TJAR.2014.2220141  Sayfalar 56 - 65 (1489 kere görüntülendi)
Son yıllarda, bir dizi çalışma, cerrahi mortalite ve postoperatif komplikasyonların oranı üzerine perioperatif hemodinamik optimizasyonun faydalarını doğrulamıştır. Bu işlem, önceden belirlenmiş hedeflere ulaşmak için tedavilere rehberlik amacıyla ileri düzeyde hemodinamik izlem kullanımını gerektirmektedir. Bu derleme perioperatif hedefe yönelik tedavi (HYT) hakkında ileri araştırmayı hak edebilen bazı yönleri vurgulayarak yeni kanıtlar sunmayı amaçlamaktadır. Sonuçlar üzerindeki yararlarını maksimize etmek için, HYT mümkün olduğunca erken uygulanmalıdır; intravasküler hacim optimizasyonu önyük rezerv cevabı ile uyum içinde olmalıdır, hedefler bireyselleştirilmeli ve müdahalenin yeterliliği ayrıca değerlendirilmelidir; non-invazif veya minimal invazif izleme kullanılmalıdır ve son olarak istenmeyen komplikasyonları önlemek için her bir tedavinin yan etkileri dikkate alınmalıdır. Yeni ilaçlar ve teknolojiler, özellikle dolaşımın venöz tarafını araştıranlar, gelecekte bu grup terapötik girişimlerin etkinliğini artırabilir ve uygulanmasını kolaylaştırabilir.
During the latest years, a number of studies have confirmed the benefits of perioperative haemodynamic optimisation on surgical mortality and postoperative complication rate. This process requires the use of advanced haemodynamic monitoring with the purpose of guiding therapies to reach predefined goals. This review aim to present recent evidence on perioperative goal directed therapy (GDT), with an emphasis in some aspects that may merit further investigation. In order to maximise the benefits on outcomes, GDT must be implemented as early as possible; intravascular volume optimisation should be in accordance with the response of the preload-reserve, goals should be individualised and adequacy of the intervention must be also assessed; non-invasive or minimally invasive monitoring should be used and, finally, side effects of every therapy should be taken into account in order to avoid undesired complications. New drugs and technologies, particularly those exploring the venous side of the circulation, may improve in the future the effectiveness and facilitate the implementation of this group of therapeutic interventions.

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Kocaeli Üniversitesi ameliyathanesi postoperatif hipotermi insidansı araştırması
Survey on postoperative hypotermia incidence in operating theatres of Kocaeli University
Can Aksu, Alparslan Kuş, Yavuz Gürkan, Mine Solak, Kamil Toker
doi: 10.5152/TJAR.2014.15010  Sayfalar 66 - 70 (1747 kere görüntülendi)
AMAÇ: Hipotermi anestezi altındaki hastalarda sık görülen, morbidite ve mortalite açısından önemli bir risk faktörüdür. Çalışmadaki amacımız ameliyathanemizdeki hipotermi insidansı belirlemekti. Hipotermi ile ilişkilendirilebilecek durumların tespit edilmesi hedeflendi.
YÖNTEMLER: Etik kurul onayı ve bilgilendirilmiş hasta onamı alındıktan sonra, bir ay süre ile, ameliyat süresi 30 dakikadan uzun olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, girişim türleri ve süreleri, preoperatif ve postoperatif olmak üzere timpanik membrandan infrared ateş ölçer ile ölçülen vücut sıcaklıkları kaydedildi. 35ºC’nin altındaki vücut sıcaklıkları hipotermi olarak kabul edildi.
BULGULAR: Toplam 564 hasta çalışmaya katıldı (305 kadın, 259 erkek). Hastaların yaşları 1 ay ile 84 yaş arası değişmekteydi (38,5 ± 20,7). Hipotermi insidansı %45,7 olarak hesaplandı. Hipotermi ile ilişkili olabilecek durumlara bakıldığında yaş, girişim türü ve süresi, verilen sıvı miktarının hipotermi gelişmesinde anlamlı faktörler olduğu bulundu (p<0,05).
SONUÇ: Postoperatif hipotermi kliniğimizde sık karşılaşılan bir problemdir. Bu nedenle, anestezi yönetiminde, sıcaklık monitörizasyonu ve hastaların ısıtılmasının rutin bir uygulama olmasını öneriyoruz.
OBJECTIVE: Hypothermia is common problem in anaesthetized patients and an important risk factor for mortality and morbidity. Our aim was to identify the incidence of hypothermia in our operating theatres. We also aimed to find the circumstances that hypothermia could be related to.
METHODS: After obtaining the ethics committee approval and informed patient consent, patients with operation time longer than 30 minutes were included into the study for a one month period. Demographical data of the patients, type and duration of surgeries, temperatures measured pre and postoperatively from tympanic membrane with infrared thermometer were recorded. Temperatures below 35°C were accepted as hypothermia.
RESULTS: A total number of 564 patients were enrolled to the study (305 women and 259 men). The ages of patients varied from 1 month to 84 years (mean 38.5 ± 20.7). Hypothermia incidence was calculated as 45.7%. When the factors related to hypothermia were calculated; age, type and duration of surgeries, amount of fluids administered were found to significant contributors to the development of hypothermia (p<0.05).
CONCLUSION: Postoperative hypothermia is a common problem in our clinic. Therefore, we suggest that temperature monitoring and patient warming should be a routine application during anaesthesia management.

3.
Sezaryen Olgularında Anestezi Yöntemlerinin Günlük Yaşamsal Aktivitelere Dönüş Üzerine Etkileri
Effect of Anaesthesia Methods for Regaining Daily Life Activities in Cesarean Patients
Canan Gürsoy, Gülay Ok, Demet Aydın, Erhan Eser, Koray Erbüyün, İdil Tekin, Yeşim Baytur, Yıldız Uyar
doi: 10.5152/TJAR.2014.96630  Sayfalar 71 - 79 (1414 kere görüntülendi)
AMAÇ: Postpartum dönem, ebeveynler ve bebek için aile olma konusunda karmaşık bir geçiş sürecini beraberinde getiren fiziksel, sosyal ve duygusal değişimlerin meydana geldiği zorlu bir dönemdir. Çalışmamızda bu dönemi etkileyen faktörler arasında olan sezaryen olgularına uygulanan anestezi yönteminin günlük yaşam etkinliklerine dönüşe etkisini araştırmayı planladık
YÖNTEMLER: Çalışmaya, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde elektif şartlarda sezaryen olan 206 olgu dahil edildi. Demografik veriler ve uygulanan anestezi yöntemi kayıt edildikten sonra çalışmaya katılan olgulara postoperatif 24.saat yüz yüze ve 5. gün telefon görüşmesi altında EQ–5D genel sağlık ölçeği(GSÖ) ve Katz Günlük Yaşam Etkinlikleri (Katz GYE) Ölçeği soruları yöneltildi.
BULGULAR: Olguların % 35.2’i (n: 71) genel anestezi, % 19.8’i (n: 40) epidural anestezi, % 45’i (n: 91) spinal anestezi altında ameliyat edildi. EQ-5D GSÖ ve uygulanan 3 anestezi yöntemi birlikte incelendiğinde 24.saatte epidural anestezi grubunun skorları daha iyi saptanırken, genel anestezi grubunun skoru en düşük olarak saptandı (p: 0.007). Katz GYE anketi 24. saat sonuçları, uygulanan anestezi yöntemleri ile değerlendirildiğinde, epidural anestezi uygulananlarda günlük yaşam etkinliklerine dönüşte bağımsızlık oranı diğer anestezi gruplardakilere göre daha yüksek bulundu (p<0.05). Her iki anket için 5. gün değerlendirildiğinde ise anestezi yöntemleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı.


SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda, uygulanan EQ-5D GSÖ ve Katz GYE ölçeği ile elektif sezaryen olgularında epidural anestezinin günlük yaşam etkinliklerine dönüşte daha fazla etkili olduğu gözlendi.
OBJECTIVE: Postpartum period is physically, socially and emotionally a though time for the parents and for the baby to become a family. We tried to investigate how the anaesthesia method affects patients underwent cesarean delivery, as a factor also impressing this period.
METHODS: Two hundred six parturients underwent elective cesarean delivery in Celal Bayar University Hafsa Sultan Hospital were recruited in our study. After demographic data and anaesthesia method were noted, EQ-5D health survey and Katz GYA scale were questioned face to face at postoperative 24 hours, and called by telephone at postoperative 5th day.
RESULTS: The percentage of patients who had general anaesthesia was 35.2 %(n: 71), while 19.8 % ( n: 40) had epidural anaesthesia and 45 % (n: 91) had spinal anaesthesia. Among all these three methods, EQ-5D health survey revealed that outcome at postoperative 24 hours was the best in epidural anaesthesia and general anaesthesia was the worst (p: 0.007). Katz GYA scale at postoperative 24. hours showed that epidural anaesthesia was better from the other methods for regaining daily life activities (p < 0.05).
CONCLUSION: Our study figured out that the epidural anaesthesia had the most effective role among the methods in regaining daily life activities after elective cesarean delivery which was showed using EQ-5D health survey and Katz GYA scale.



4.
Laparoskopik Kolesistektomide Postoperatif Analjezi: %0,25 Levobupivakainin Preinsizyonal ve İntraperitoneal İnfiltrasyonunun Analjezik Etkisi - Randomize Prospektif Çift-Kör Plasebo-Kontrollü Çalışma
Post-Laparoscopic Cholecystectomy Pain: Effects of Preincisional Infiltration and Intraperitoneal Levobupivacaine 0,25% on Pain Control - a Randomized Prospective Double-Blinded Placebo-Controlled Trial
Yücel Karaman, Eyüp Kebapçı, Mehmet Görgün, Yalçın Güvenli, Zeki Tekgül
doi: 10.5152/TJAR.2014.06025  Sayfalar 80 - 85 (1253 kere görüntülendi)
AMAÇ: Çalışmamızda laparoskopik kolesistektomi olgularında postoperatif analjezide preinsizyonel ve intraperitoneal levobupivakainin etkisini serum fizyolojik ile karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Çalışmaya katılan 60 hasta randomize olarak 3 gruba ayrıldı. Grup 1’e pnömoperiton sonrası intraperitoneal levobupivakain (%0,25, 40 mL), Grup 2’ye insizyon öncesi periportal (%0,25, 5 mL her bir trokar deliğine) levobupivakain ve pnömoperiton sonrası intraperitoneal levobupivakain (%0,25, 40 mL), Grup 3’e ise insizyon öncesi periportal serum fizyolojik ve pnömoperiton sonrası intraperitoneal serum fizyolojik uygulandı. Postoperatif ilk 24 saat izlenen hastalarda 0, 1, 2, 4, 8, 12 ve 24. saatlerde abdominal ve omuz ağrısı VAS ile değerlendirildi. Analjezik gereksinimi ve bulantı-kusma insidansları kaydedildi.
BULGULAR: Demografik veriler açısından gruplar arası fark saptanmadı. İstirahat, öksürük ve hareketli iken ağrı skorları Grup 1 ve 2’de Grup 3’den (kontrol) daha düşük saptandı (p< 0,05). Kurtarıcı analjezik tedavisi Grup 1 (%35) ve Grup 3 (%90) ile karşılaştırıldığında Grup 2’de (%15) anlamlı olarak düşük bulunurken, omuz ağrısı insidansı Grup 2 (%20) ve Grup 1’de (%25) Grup 3’den (kontrol) anlamlı olarak düşük saptandı (p < 0,05).
SONUÇ: %0,25 levobupivakainin hem intraperitoneal hemde preinsizyonel ve intraperitoneal birlikte kullanımı ağrıyı önlemede ve postoperatif analjezik gereksinimini azaltmada etkin olduğunu ve intraperitoneal levobupivakain ile preinsizyonal infiltrasyon kombinasyonunun postoperatif ağrıyı önlemede daha iyi bir seçim olduğunu düşündürmektedir.
OBJECTIVE: The aim of this study was to compare the postoperative analgesic efficacy of preincisional and intraperitoneal levobupivacaine or normal saline in patients undergoing laparoscopic cholecystectomy.
METHODS: Sixty patients who participated in the study were randomly separated into 3 groups. Group 1 received intraperitoneal levobupivacaine (0,25% 40 mL) immediately after the pneumoperitoneum. Group 2 received periportal (0,25% 5 mL in each trochar incision area) levobupivacaine before incision and intraperitoneal levobupivacaine (0,25% 40 mL) immediately after the pneumoperitoneum. Group 3 received for periportal and intraperitoneal instillation normal saline. The VAS at 0, 1, 2, 4, 8, 12 and 24 hours for both shoulder and abdominal pain were recorded. Analgesia requirements and incidence of nausea and vomiting were also recorded.
RESULTS: There were no difference between the groups for demographic data. The pain scores were lower in Groups 1 and 2 than Group 3 (control) during rest, cough and movement (p< 0,05). Rescue analgesic treatment was significantly lower in patients of Group 2 (15%) as compared wjth that of Groups 1 (35%) and 3 (90%) (p< 0,05). The incidence of shoulder pain was significantly lower in Group 2 (25%) and Group 1 (20%) than in any of the group control (p< 0,05).
CONCLUSION: The results indicated that 0,25% levobupivacaine was effective at preventing pain and the need for postoperative analgesic when intraperitoneal instillation or preincisional local infiltration in combination with intraperitoneal instillation. However, levobupivacaine for preincisional local infiltration in combination with intraperitoneal instillation is the better choice because of its higher efficacy.

5.
Kraniotomi Sonrası Trakeal Ekstübasyona Hemodinamik Yanıtın Önlenmesinde Esmololün Etkisi
Effects of Esmolol on the Prevention of Haemodynamic Responses to Tracheal Extubation after Craniotomy Operations
Murat Alp Alkaya, Kemal Tolga Saraçoğlu, Gökhan Pehlivan, Zeynep Eti, Fevzi Yılmaz Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2013.57  Sayfalar 86 - 90 (1425 kere görüntülendi)
AMAÇ: Çalışmanın amacı; elektif kraniotomilerde ekstübasyondan önce uygulanan esmolol infüzyonunun hemodinamik yanıt üzerine etkilerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik kurul onayı ve yazılı hasta onamları sonrası, elektif kraniotomi ameliyatı geçirecek, 20-65 yaş arası 30 hasta, Esmolol Grubu (n=15) ve Kontrol Grubu (n=15) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonu 5-7 mg kg-1 tiyopental sodyum, 0,1 mg kg-1 vekuronyum bromid ve 1µg kg-1 remifentanil i.v. ile sağlandı. Endotrakeal entübasyon sonrasında anestezi, 1 MAK sevofluran ve %50 02 içinde %50 hava ve 0,25 µg kg-1 dk-1 remifentanil infüzyonu ile sürdürüldü. Ameliyat bitiminde anestetik ajan uygulamaları sonlandırılarak, hastalara %100 oksijen solutuldu. Ekstübasyondan 5 dakika önce, uygulayıcı dışında bir anestezi doktoru tarafından hazırlanan 50 mL içinde 2 mg kg-1 esmolol veya 50 mL %0,9 NaCl solüsyonu 10 dakikada uygulandı. Ekstübasyon kalitesi 5 puanlı skala ile değerlendirildi. Hastaların infüzyon öncesi, infüzyondan 1 dk sonra, ekstübasyon sırasında, ekstübasyondan 1, 3, 5, 10 dakika sonra kalp atım hızı, sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Esmolol grubunda sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı ve kalp atım hızı değerleri açısından ilaç enjeksiyonu öncesi ve sonrası ölçüm zamanları arasında belirgin azalma saptandı (p<0,05). İki grup verilerinin karşılaştırılmasında ise, sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı ve kalp atım hızı değerleri ekstübasyon sonrası ölçümlerde esmolol grubunda belirgin olarak düşük bulundu (p<0,05). Ekstübasyon skoru 1 olan hastaların oranı esmolol grubunda belirgin olarak yüksek bulundu (p<0,05).
SONUÇ: Kraniotomi geçiren hastalarda ekstübasyon sırasında oluşabilecek hipertansiyon ve taşikardinin önlenmesinde, ekstübasyon öncesinde 2 mg kg-1 iv esmolol uygulamasının etkili olduğu kanısına varıldı.
OBJECTIVE: The aim of this study was to evaluate the effects of esmolol infusion on prevention of hemodynamic responses to tracheal extubation, in patients undergoing elective craniotomy.
METHODS: With Marmara University, Medical School Ethics Committee approval and patients’ written consent, thirty patients aged between 20-65 years, undergoing elective craniotomy were randomized into two groups as Group Esmolol (n=15) and Group Control (n=15). Anaesthesia was induced with 5-7 mg kg-1 thiopental sodium, 1µg kg-1 remifentanil and 0.1 mg kg-1 vecuronium bromide iv, and was maintained with 1 MAC sevoflurane in oxygen-air mixture (50: 50) and 0.25 μg kg-1 min-1 remifentanil infusion. At the end of the operation patients inhaled 100% oxygen after the discontinuation of anaesthetic agents. Five minutes before extubation in Group Esmolol 2 mg kg-1 esmolol in 50 mL was infused over 10 min (0.2 µg kg-1 min-1) and in Group Control 50 mL saline was infused over 10 min. The quality of extubation was evaluated with a 5 point scale. Heat rate, systolic, diastolic and mean arterial pressure were recorded before infusion, 1 min after infusion, during extubation and at 1, 3, 5, 10 min after extubation.
RESULTS: In esmolol group, systolic, diastolic, mean arterial pressures and heart rate decreased significantly after esmolol infusion and were significantly lower than control group after extubation (p<0.05). The ratio of patients with an extubation score 1 was significantly higher in the esmolol group than the control group (p<0.05).
CONCLUSION: We concluded that 2 mg kg-1 esmolol infusion before extubation can prevent hypertension and tachycardia caused by extubation in patients undergoing elective craniotomy.

6.
Mekanik Ventilasyondan Weaning Sürecinde T-parçası ile Otomatik Tüp Kompansasyonu (OTK) Yöntemlerinin Karşılaştırılması
The Comparison of Automatic Tube Compensation (ATC) and T-piece During Weaning
Çiğdem Selek, Perihan Ergin Özcan, Günseli Orhun, Evren Şentürk, İbrahim Özkan Akıncı, Nahit Çakar
doi: 10.5152/TJAR.2014.95967  Sayfalar 91 - 95 (1211 kere görüntülendi)
AMAÇ: Otomatik Tüp Kompansasyonu (ATC) yöntemi, yeni geliştirilmiş mekanik ventilatörlerde bulunan, hastanın solunum eforu ile inspiryum ve ekspiryum yaparken oluşturduğu ve endotrakeal tüpten geçerken oluşan değişken akıma bağlı basıncın karşılandığı bir mekanik ventilasyon modudur. Çalışmamızın amacı; ATC ile T-parçası yöntemlerinin “weaning” başarısı açısından karşılaştırmaktır.
YÖNTEMLER: Yoğun bakımda yatan ve 24 saatten uzun süre mekanik ventilasyon uygulanan hastalar bu klinik çalışmaya dahil edilmiştir. “Weaning” planlanan 50 hasta ATC ve T- parçası grubu olarak iki gruba ayrılmıştır. Otuz dakikalık spontan solunum denemesini tolere eden hastalar ekstübe edilmiştir. Çalışma süresince spontan solunum denemesinin hemen öncesinde ve 5 dakikalık periyotlarla PEEP, Pplt, Pmean, FiO2, kalp hızı, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, solunum hızı, SaO2, ETCO2 değerleri kaydedilmiştir. Ekstübasyon sonrası 48 saat ekstübe kalabilen hastalar başarılı weaning olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda ATC grubunda ‘’weaning’’ süresi ortalama 4,96 gün, T-Parçası grubunda ise ortalama 7,42 gün olarak bulunmuştur (p değeri 0,022). Hemodinamik parametreler, mekanik ventilasyon parametreleri ve solunumsal parametreler açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Her iki grupta reentübe olan hasta oranı benzerdir.
SONUÇ: ATC ve T-parçası ile spontan solunum yöntemleri arasında “weaning” başarısı açısından, birinin diğerine göre herhangi bir üstünlüğünün olmadığı, her iki yöntemin de “weaning” de kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Başarılı “weaning” süresi açısından karşılaştırıldığında ise ATC grubu daha düşük süreler göstermekte olup bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değerlendirilmiştir.
OBJECTIVE: Automatic Tube Compensation (ATC) is a newly developed method of mechanical ventilatory support. The aim of this study was to compare the ATC and the T-piece as a weaning method.
METHODS: Patients who were treated in ICU with mechanical ventilation longer than 24 hours were included in this prospective clinical study. Fifty patients were divided in to two groups for weaning, ATC or T-piece group. Patients tolerating the 30 minutes spontaneous breathing trial underwent immediate extubation. The following parameters were recorded just before the spontaneous breathing trial and every 5 minutes during the 30 minute period; PEEP, Pplt, Pmean, FiO2, heart rate, systolic blood pressure, diastolic blood pressure, respiratory rate, SaO2, ETCO2. The primary outcome of the study was successful extubation defined as the ability to maintain spontaneous breathing for 48 hours after extubation.
RESULTS: The mean duration of weaning were 4.96 days and 7.42 days in ATC group, and in T-piece group, respectively (p value 0.022). There were no significant differences between the groups with respect to the hemodynamic parameters, mechanical ventilation parameters and gas exchange parameters.
CONCLUSION: the ATC and the T-Piece with spontaneous breathing methods for weaning in terms of success, the superiority of one over another is not any, at each of two methods for weaning can be used also reached the conclusion. ATC group were compared in terms of successful weaning period have shown no significant periods of time were found to be lower.

OLGU SUNUMU
7.
Uzun Süreli Parenteral Beslenme Sonrası Gelişen Wernicke Ensefalopatisi
Wernicke’s Encephalopathy After Longterm Feeding with Parenteral Nutrition
Zeynep Nur Akçaboy, Hatice Yağmurdur, Ramazan Baldemir, Nevzat Mehmet Mutlu, Bayezit Dikmen
doi: 10.5152/TJAR.2014.93695  Sayfalar 96 - 99 (2207 kere görüntülendi)
Wernicke ensefelopatisi, tiamin (Vitamin B1) eksikliği nedeni ile oluşan, okülomotor bozukluk, konfüzyon ve ataksi ile belirti veren bir hastalıktır. En sık alkolizmle birlikte görülmekte, ayrıca kemoterapinin neden olduğu hiperemezis, crohn hastalığı, gastrointestinal system ile ilgili cerrahi işlemler, AIDS, bariatrik cerrahi ve uzun süre paranteral beslenmeye bağlı olarak da gelişebilmektedir. Bu olguda, hiperemezis nedeni ile uzun süredir total parenteral nutrisyon ile beslenen ve yoğun bakıma yatırıldıktan sonra wenicke ensefalopatisi tanısı konan 51 yaşındaki bir kadın hasta sunulmuştur.
Wernicke’s encephalopathy, occurs due to thiamine (vitamin B1) deficiency which is characterized by occulomotor dysfunction, confusion and ataxia. Although it is most common with alcoholism, can also be seen due to hyperemesis caused by chemotherapy, crohn’s disease, gastrointestinal system surgery, AIDS, bariatric surgery and longterm feeding with parenteral nutrition. In this case, a 51-year-old woman who was fed with longterm total parenteral nutrition due to hyperemesis and had the diagnosis of wenicke’s encephalopathy after admission to the intensive care unit is presented.

8.
Guillain-Barré Sendromu ve Human Immunodeficiency Virüs: Olgu Sunumu
Guillain-Barré Syndrome and Human Immunodeficiency Virus: A Case Report
Nermin Kelebek Girgin, Remzi İşçimen, Emel Yılmaz, Şöhret Ferda Kahveci, Oya Kutlay
doi: 10.5152/TJAR.2013.51  Sayfalar 100 - 102 (1453 kere görüntülendi)
Guillain-Barré sendromu (GBS), simetrik güçsüzlük, duyu ve refleks kaybı ile karakterize akut gelişen bir hastalıktır. Hastalığın başlangıcında genellikle viral bir enfeksiyon bulunmaktadır. Bu yazıda GBS tanısı ile yatırılan ve uygulanan tedaviye yanıt alınamaması üzerine yapılan etyoloji incelemesinde, Human Immunodeficiency Virus (HIV) pozitifliği saptanan olguyu sunmaktayız. Kol ve bacakta uyuşma, yürüme bozukluğu şikayetleri ile sağlık kuruluşuna başvuran 32 yaşındaki erkek hastanın beyin omurilik sıvısı incelemesinde albüminositolojik dissosiasyon saptanmıştır. GBS tanısı aldıktan sonra 5 gün 400 mg kg-1 gün-1 immünglobulin G (IVIG) uygulanmış, semptomlarda gerileme olmaması üzerine aynı tedavi tekrarlanmıştır. Tedavisi sırasında solunum sıkıntısı ve tetrapleji gelişen olgu kliniğimize gönderilmiştir. Olgunun şuuru açık, koopere, hemodinamisi stabildi ve arter kan gazında: pH: 7,28, PaO2: 74,4 mmHg, PCO2: 63,8 mmHg saptandı. Entübe edilip, mekanik ventilasyon tedavisi başlandı ve plazmaferez uygulandı. Etyoloji araştırması sonucunda HIV (+), CD4/CD8: 0,17, mutlak CD4: 71 hücre mL-1 saptanarak antiretroviral tedavi başlandı. Olgu yatışının 35. gününde sepsise bağlı gelişen çoklu organ yetersizliği ile kaybedildi. Sonuç olarak; özellikle rutin tedaviye yanıt alınamayan GBS olgularında HIV olasılığı da akla gelmelidir. Böylelikle hem hastaya erken ve uygun tedavi başlanabilmiş olur hem de HIV infeksiyonunun yayılması engellenmiş olur.
Guillain-Barré syndrome (GBS) is an acute disease characterised by symmetrical muscle weakness, loss of sensation and reflex. There is usually a viral infection at the beginning of the disease. Here, we report a GBS case which did not respond to any treatment strategy at first and was diagnosed as Human Immunodeficiency Virus positive (HIV+) during the search for the aetiology. A 32-year-old male patient who presented to a medical centre with symptoms of gait disturbance and arm and leg numbness was found to have albuminocytologic dissociation upon cerebrospinal fluid examination. After the diagnosis of GBS, immunoglobulin G (IVIG) therapy (400 mg kg-1 day-1 5 days) was started as a standard therapy. This therapy was repeated due to a lack of improvement of symptoms. During this therapy, the patient was sent to our clinic with symptoms of respiratory failure and tetraplegia. He was conscious, cooperative, haemodynamically stable and his arterial blood gas analyses were: pH: 7.28, PaO2: 74.4 mmHg, PCO2: 63.8 mmHg. He was intubated, mechanically ventilated and underwent plasmapheresis. After the investigation of aetiology, HIV(+), CD4/CD8: 0.17, absolute CD4: 71 cells mL-1 were detected and antiretroviral therapy was started. The patient died from multiple organ failure due to sepsis on day 35. In conclusion, HIV infection should be kept in mind in GBS patients, especially those not responding to routine treatment. As a result, not only could the patient receive early and adequate treatment, but also HIV infection transmission would be avoided.

9.
Limb-Girdle Müsküler Distrofi’li Çocuk Hastada Anestezi Yönetimi
Anaesthetic Management of a Child with Limb-Girdle Muscular Dystrophy
Gamze Sarkılar, Aydın Mermer, Melike Yücekul, Bedia Mine Çeken, Celalettin Altun, Şeref Otelcioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2013.52  Sayfalar 103 - 105 (2026 kere görüntülendi)
Limb-girdle müsküler distrofileri, genetik ve klinik özellikleri açısından farklılıklar gösteren bir hastalık grubudur. Bu hastalıklar cerrahi ve anestezi ile ilişkili yaşamı tehdit eden komplikasyonlara neden olabilir. Bu olguda limb-girdle müsküler distrofili bir çocuk hastanın anestezi uygulaması sunulmaktadır.
Limb-girdle muscular dystrophies are a group of disorders with wide genetic and clinical heterogeneity. These disorders may lead to an increase in life-threatening complications related to surgery and anaesthesia. In this case, the anaesthetic management of a child with limb-girdle muscular dystrophy is presented.

10.
Olgu Sunumu: Düşük Doz Lidokain Konvülziyon Yapar mı?
Case Report: Does Low Dose Lidocaine Cause Convulsions?
Meltem Ayas, Berrin Işık
doi: 10.5152/TJAR.2014.21043  Sayfalar 106 - 108 (1407 kere görüntülendi)
Anestezi pratiğinde lidokain lokal ve rejyonel anestezinin yanı sıra entübasyona hemodinamik yanıtı baskılamak amacıyla da yaygın olarak kullanılmaktadır. Güvenli doz aralığında kullanımı önerilmekte olup, doz aşımı halinde sistemik entoksikasyon, santral sinir sistemi ve kardiyovasküler sistem toksisitesi görülmektedir. Toksik tablo konvülsiyon, kardiyovasküler çöküş ya da koma şeklinde ortaya çıkabilir.
Bu yazıda retina dekolmanı nedeniyle genel anestezi altında vitrektomi planlanan hastada entübasyona bağlı hemodinamik yanıtı baskılamak amacıyla intravenöz verilen 1 ml kg-1 %1’lik lidokain sonrası ortaya çıkan konvülziyon olgusu sunulmuştur.
In anaesthesiology practice lidocaine is used commonly for local and regional anaesthesia as well as to decrease hemodynamic response to intubation.
Lidocain usage within the safe dose range is suggested and in case of overdose; systemic intoxication, central nervous system and cardiovascular system toxicty may occur. Convulsions, cardiac collapse and coma are reported related to overdoses of lidocain.
In this report; the convulsion event which occured after injection of intravenous 1 mg kg-1 %1 lidocaine to inhibit intubation-related hemodynamic side effect in patients scheduled for vitrectomy under general anaesthesia due to retinal detachment is presented.

EDITÖRE MEKTUP
11.
Anterior Lomber Pleksus Bloğuyla Kombine Edilen Parasakral ve Posterior Siyatik Sinir Blok Tekniklerinin Karşılaştırılması
Comparison Parasacral and Posterior Sciatic Nerve Blocks Combined Anterior Lumbar Plexus Block
Saffet Karaca
doi: 10.5152/TJAR.2014.53315  Sayfa 109 (1131 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin