Turk J Anaesthesiol Reanim: 41 (5)
Cilt: 41  Sayı: 5 - Ekim 2013
Özetleri Gizle | << Geri
DIĞER
1.
Perioperatif Hasta Sıcaklık Takibi ve Isıtılması: Anket Çalışması
Perioperative Patient Temperature Monitoring and Warming: A Survey Study
Güniz Meyancı Köksal, Yalım Dikmen, Tuğhan Utku, Birsel Ekici, Emre Erbabacan, Fatma Alkan, Hatice Akarçay, Esra Sultan Karabulut, Çiğdem Tütüncü, Fatiş Altındaş
doi: 10.5152/TJAR.2013.63  Sayfalar 149 - 155 (1492 kere görüntülendi)
Amaç: Hipoterminin tanımı vücut iç sıcaklığının 36°C’nin altına düşmesidir. Hipotermi perioperatif dönemde %50-90 sıklıkla görülmektedir. Çalışmamızda, ülkemizde perioperatif hipotermi algısını ölçmek, bu konuda hekimler tarafından ne gibi önlemler alındığını, hastaların vücut sıcaklıklarını hangi sıklıkla, hangi yoldan monitörize edildiğini, hasta ısıtmada hangi tekniklerin kullanıldığını saptamak istenmiştir.

Yöntemler: Anket toplam 26 çoktan seçmeli sorudan oluşmaktadır. Hekimlerin soruları 8-10 dakika içinde cevaplaması hedeflenmiştir.

Bulgular: Bin üç yüz seksen kişiden 312’si (%22,6) anket formlarını cevaplamıştır. 148 kişi (%47,4) üniversite hastanelerinde, 80’i (%25,6) eğitimaraştırma hastanelerinde, 51’i (%16,4) devlet hastanelerinde, 33’ü (%10,6) çeşitli özel hastanelerde çalıştıklarını beyan etmişlerdir. Üç yüz on iki kişiden 130’unun (%42,9) uzman hekim, 107’inin (%34,3) uzmanlık öğrencisi, 71’inin (%22,8) ise öğretim üyesi olduğu işaretlenmiştir. Yine bu 312 kişinin 212’si (%67,9) ameliyathanelerde, 49’u (%15,7) yoğun bakım ünitelerinde, 42’si (%13,5) hem yoğun bakım hem de ameliyathanede çalışmakta olduklarını bildirmişleridir. Çalışma sorularına verilen yanıtlarda, sıcaklığın monitörizasyonu ve hasta ısıtma ile ilgili uygulamaların çalışılan hastaneye göre değişiklik gösterdiği görülmüştür. Bir başka bulgu da perioperatif hipotermi ve sonuçları ile ilgili kavramlara farklı yaklaşımlar olduğudur.

Sonuç: Devlet hastaneleri ve özel hastanelerdeki hekim ve yardımcı sağlık personelinin perioperatif hipotermiyi önlemek için pasif ve aktif ısıtma teknikleri hakkında bilgilendirerek bu konudaki algının arttırılması gerekmektedir. Üniversite ve eğitim-araştırma hastanelerinde durum biraz daha iyi olarak görülmekle beraber pratik uygulamada hala eksiklikler olduğu gözlenmektedir. Ulusal düzeyde perioperatif hipoterminin önlenmesi kılavuzunun hazırlanması gereksinimi vardır.
Objective: Hypothermia is defined as the decrease of core body temperature under 36°C. Hypothermia in the perioperative period is observed at a rate of 50-90%. In our study, we aimed to measure the perception of hypothermia in our country, to evaluate the measures taken by physicians to avoid hypothermia, to determine the frequency and the methods used to monitor the body temperature and the techniques used in warming the patients. Another aim is to develop a guideline for preventing perioperative hypothermia.

Methods: The questionnaire consisted of 26 multiple-choice questions. The time needed to answer the questions was 8-10 minutes.

Results: Of the 1380 individuals, 312 (22.6%) answered the questionnaire. Of these, 148 (47.4%) declared they were from university hospitals, 80 (25.6%) from training and research hospitals, 51 (16.4%) from government hospitals and 33 (10.6%) were from various private hospitals. Of the 312 individuals, 134 (42.9%) were specialists, 107 (34.3%) were resident physicians, 71 (22.8%) were academics. In addition, 212 (67.9%) reported working in operation theaters, 49 (15.7%) in intensive care units and 42 (13.5%) both inoperation theaters and intensive care units. In the answers, there was variation among the hospital type in applications of body temperature monitoring and heating the patient. Another finding is that the individuals have different approaches to the concepts on perioperative hypothermia and its consequences.

Conclusion: The perceptions of physicians and the allied health personnel in government and private hospitals should be enhanced by informing them about the passive and active heating systems to prevent hypothermia. Although the situation in university and training and research hospitals seems to be better, defects are still observed in practice. Preparation of a national guideline for prevention of perioperative hypothermia is needed.

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Kontrollü Hipotansif Anestezide Uygulanan Deksmedetomidin ve Esmololün Klinik ve Maliyet Üzerine Etkilerinin Karşılaştırılması
The Comparison Of The Effects Of Esmolol And Dexmedetomidine On The Clinic And Cost For The Controlled Hypotensive Anaesthesia
Zeynel Abidin Erbesler, Nurten Bakan, Gülşah Yılmaz Karaören, Muhammet Ali Erkmen
doi: 10.5152/TJAR.2013.36  Sayfalar 156 - 161 (1611 kere görüntülendi)
Amaç: Orta kulak cerrahisi geçirecek olgularda kontrollü hipotansiyon sağlamak amacıyla bir β-bloker olan esmolol ile bir α2-agonist olan deksmedetomidin kullanılmasının, klinik ve maliyet üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.

Yöntemler: Timpanoplasti-mastoidektomi ameliyatı planlanan ASA I-II toplam 50 hasta çalışmaya dahil edildi, hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara Bispectral Index (BIS) ve nöromüsküler monitörizasyon (TOF GUARD-SX) uygulandı.Grup E’de (n=25) esmolol, indüksiyon öncesi 0,5 mg kg-1 1 dk’da, sonrasında 10-200 µg kg-1 dk-1 doz aralığında, Grup D’de (n=25) deksmedetomidin indüksiyon öncesinde 0,5 µg kg-1 10 dk’da, sonrasında 0,2-0,7 µg kg-1 sa-1 doz aralığında titre edilerek, ortalama arter basıncı(OAB): 55-65 mmHg ve BIS 40-50 olacak şekilde verildi. Anestezi idamesinde her iki grupta %50 O2, %50 hava karışımında 1 MAK sevofluran ile 0,25 µg kg-1 dk-1 remifentanil infüzyonu uygulandı. Her iki ajanın hemodinamik etkileri (KAH: kalp atım hızı, OAB: ortalama arter basıncı) nöromüsküler blok üzerine etkileri (EBS: etki başlangıç süresi, KES: klinik etki süresi, DI: derlenme indeksi), kanama miktarı, cerrah memnuniyeti, girişim süresince kullanılan toplam deksmedetomidin ve esmolol dozları kaydedildi ve gruplar arasında maliyet karşılaştırılması yapıldı.

Bulgular: Gruplara göre hemodinami,kanama skorları ve cerrah memnuniyeti açısından fark yoktu. Her iki grubun da EBS benzer olmasına rağmen KES ve Dİ, Grup D’de anlamlı derecede yüksekti. Maliyet değerlendirmesinde ise esmolol kullanımının deksmedetomidin kullanımından daha maliyetli olduğu gözlemlendi.

Sonuç: Her iki ajanın da hipotansif anestezi için uygun olduğunu, ancak, deksmedetomidin ile nöromüsküler blok süresinde uzama saptanırken, esmolol ile maliyetin daha yüksek olduğunu gözlemledik.
Objective: We aimed to compare the effects of esmolol (ß-blocker) and dexme-detomidine (α-2-agonist) on patients’ clinical course and cost for controlled hypotension during middle-ear surgery.
Methods: Fifty patients with ASA I-II scheduled for tympano-mastoidectomy were enrolled in the study and randomized into 2 similar groups. Bispectral Index (BIS)and neuromuscular monitoring (TOF GUARD-SX) were applied to all patients. In group E (n=25), 0.5 mg kg-1 min-1 esmolol was infused over 1 min before induction and titrated over a range of 10- 200 μg kg-1 min-1; in group D (n=25), 0.5 μg kg-1 dexmedetomidine was infused over 10 minutes before induction, and then titrated over a range of 0.2-0.7 μg kg-1 hr-1 to maintain mean arterial pressure (MAP) between 55 and 65 mmHg after induction. In both groups, 0.25 μg kg-1 min-1 remifentanil infusion was used for maintenance with 1 MAC sevoflurane in 50% O2+50% air mixture so that BIS was kept between 40 and 50. In both groups, effects on haemodynamics (heart rate (HR), mean arterial pressure (MAP)), neuromuscular blockage (onset of action (OA), duration of clinical action (DCA), recovery index (RI)), bleeding score, surgeon satisfaction, and the total quantity of dexmedetomidine and esmolol doses were recorded and the costs were compared.

Results: No significant difference was present in haemodynamics, bleeding scores or surgeon satisfaction between groups. Although OA was similar in both groups, DCA and RI were significantly higher in group D. Cost was significantly higher with esmolol than dexmedetomidine.

Conclusion: We conclude that both agents are feasible. However, a prolongation in neuromuscular block time was found with dexmedetomidine, while higher costs were observed with esmolol.

3.
İzole Ön Kol Tekniği Kullanımında Farklı Rokuronyum Konsantrasyonlarının Enjeksiyon Ağrısı ve Hemodinami Üzerine Etkilerinin Karşılaştırılması
Comparison of the Effect of Different Concentrations of Rocuronium on Injection Pain and Haemodynamics Using Isolated Forearm Technique
Emre Erbabacan, Güniz Meyancı Köksal, Çiğdem Ayşe Tütüncü, Birsel Ekici, Yusuf Tunalı, Güner Kaya, Özden Öz Calay, Fatiş Altindaş
doi: 10.5152/TJAR.2013.35  Sayfalar 162 - 166 (1219 kere görüntülendi)
Amaç: İzole ön kol tekniği kullanılarak uyanık hastada, farklı konsantrasyonlarda entübasyon dozlarındaki rokuronyum enjeksiyonu sonrası görsel-analog-skala (VAS) değerini, el çekme, döküntü, kızarıklık gibi yan etkileri sorgulamayı amaçladık.

Yöntemler: Randomize, kontrollü, prospektif, tek kör olarak yapılan çalışmaya ASA I-II 80 olgu dâhil edildi. Tüm hastalara sağ ve sol el sırtından 20G kanül yerleştirildi. Sol kola humerus seviyesinde turnike uygulanarak sistolik arter basıncının 50 mmHg üzerine şişirildi. Grup 1’e (n=20) 2,5 mg mL-1 %0,9 NaCl ile seyreltilmiş rokuronyum, Grup 2’ye (n=20) 5 mg mL-1 %0,9 NaCl ile seyreltilmiş rokuronyum, Grup 3’e (n=20) 10 mg mL-1 rokuronyum ve 0,4 mg mL-1 lidokain karışımı, Grup 4’e (n=20) 10 mg mL-1 rokuronyum tüm gruplara 0,6 mg kg-1 olacak şekilde sol koldaki kanülden verildi. Entübasyon dozu rokuronyum verilmiş fakat hipnotik veya nöromüsküler ilaç etkisi altında olmayan hastada VAS0-VAS60 değerleri, el çekme, döküntü ve kızarıklık değerlendirildi. Nöromüsküler bloker öncesi ve hipnotik-nöromüsküler bloker ajan etkisi sonrası hemodinami değerleri kaydedildi.

Bulgular: Gruplar arası karşılaştırmada hastaların VAS0 değerleri Grup 4’de Grup 1, 2, 3’e göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,032). Grup 1, 2, 3 grup içi ve gruplar arası karşılaştırmada VAS0 ile VAS60 değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Grup 4’de VAS0 değerleri VAS60 değerlerine göre anlamlı derecede yüksekti (p=0,003). Yan etkiler ve hemodinamik veriler açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı.

Sonuç: Rokuronyumun enjeksiyon ağrısının giderilmesinde %0,9 NaCl ile 2,5 mg mL-1 konsantrasyonunda rokuronyum kullanılmasının, rokuronyum ve lidokain karışımı kullanımından daha etkili olduğunu bulduk.
Objective: We aimed to evaluate Visual-Analogue-Scale (VAS) values, hand-withdrawal, rash and skin eruptions after injections of different concentrations of rocuronium in intubation doses in alert patients using the isolated-forearm technique.

Methods: Eighty ASA I-II patients were included in a randomized, controlled, single-blinded study. Two 20 G cannulas were inserted into the dorsum of the left and right hand in each patient. A tourniquet was applied to the left arm and inflated to 50 mm Hg above the patient’s systolic blood pressure. Group 1 (n=20) received 2.5 mg mL-1 rocuronium diluted with 0.9% NaCl, Group 2 (n=20) received 5 mg mL-1 rocuronium diluted with 0.9% NaCl, Group 3 (n=20) received 10 mg mL-1 rocuronium and 0.4 mg mL-1 lidocaine mixture, and Group 4 (n=20) received 10 mg mL-1 rocuronium via cannula on the left hand at a dose of 0.6 mg mL-1 to all groups. VAS0-VAS60 values, hand-withdrawal, rash and skin eruptions were assessed in patients who were administered rocuronium but not under the effects of hypnotic or neuromuscular agents. Hemodynamic values were recorded both before and after the administration of hypnotic-neuromuscular agents.

Results: VAS0 values were significantly higher in Group 4 when compared to Groups 1, 2 and 3 (p=0.032). No significant difference was observed between VAS0 and VAS60 values in Groups 1, 2 and 3. In Group 4, VAS0 values were significantly higher than VAS60 values (p=0.003). No significant difference was observed between groups in terms of side effects and haemodynamic values.

Conclusion: In conclusion, we determined that using diluted rocuronium with 0.9% NaCl was more effective in preventing injection pain than using a rocuronium-lidocaine mixture.

4.
Anestezistlerin Anatomik Landmark Yöntemi İle İnternal Juguler Veni Bulabilme Becerisinin Ultrasonografi İle Değerlendirilmesi: Sağ ve Sol Fark Eder mi?
Assessment of the Ability of Anaesthetists to Locate the Internal Jugular Vein by the Anatomic Landmark Technique with Ultrasonography: Right or Left, Does it Make any Difference?
Jülide Ergil, Mustafa Özmen, Taylan Akkaya, Derya Özkan, Haluk Gümüş
doi: 10.5152/TJAR.2013.34  Sayfalar 167 - 170 (1360 kere görüntülendi)
Amaç: Tecrübeli ve tecrübesiz anestezistlerin sağ ve sol İnternal juguler veni (İJV) anatomik landmark tekniği uygulanarak bulabilme becerilerinin karşılaştırılmak.

Yöntemler: Bu çalışmaya toplam 45 anestezist dahil edildi. Başlangıçta kullanıcıların daha önceki deneyimlerini sorgulayan bir anket uygulandı. Anestezistler tecrübeli ve tecrübesiz olarak iki gruba ayrıldı. Anestezistlerden ultrason probunun orta noktasını hayali bir iğne olarak kullanıp, ekrana kör olarak sağlıklı bir gönüllünün boynunda internal juguler veni çift taraflı göstermeleri istendi. Her iki grupta sağ ve sol internal juguler veni bulabilme başarıları incelendi.

Bulgular: Sağ internal juguler veni bulabilme başarısı tecrübeli grupta %88 (n=26, 23/26) iken, tecrübesiz grupta ise %68,4 (n=19, 13/19) idi (p<0,001). Sol İJV’yi bulabilme başarısı tecrübeli grupta %69 (18/26) iken tecrübesiz grupta %78 (15/19) idi (p<0,001). Buna karşılık tecrübeli grupta sağ İJV’yi bulabilme başarısı sol İJV’yi bulabilme başarısından daha iyiydi (p<0,001).

Sonuç: Hem anatomik landmark tekniği hem de tecrübe başarı yüzdesini artırmaktadır. Özellikle daha az tercih edilen İJV kanülasyonunda tecrübeden bağımsız olarak anatomik landmark tekniğini kullanmak başarı yüzdesini artırabilir.
Objective: To assess senior and junior anaesthetists’ ability to locate the right and left jugular vein (IJV) using the anatomic landmark technique.

Methods: A total of 45 anaesthetists were included in this study. Initially, a questionnaire assessing the experiences of the anaesthetists was completed. The anaesthetists were grouped into two groups, junior and senior. The anaesthetists, who were blind to the screen, were asked to point to the internal jugular vein bilaterally on the neck of a healthy volunteer using an ultrasound probe with the midpoint as an ‘imaginary needle’. The success rates for locating the right and left IJV in both junior and senior groups were assessed separately.

Results: The success rate for locating the right IJV was 88% (n=26, 23/26) in the senior and 68.4% (n=19, 13/19) in the junior group (p<0.001). The success rate for locating the left IJV was 69% (18/26) in the senior and 78% (15/19) in the junior group (p<0.001), while the difference in success rates for locating the right and left IJV in the senior group was found to be statistically significant (p<0.001).

Conclusion: Both use of the anatomic landmark technique and experience increased the success rate. Especially in the less preferred left IJV catheterization, use of the anatomic landmark technique independent of the experience factor could increase the success rate.

5.
Lomber Pleksus Bloğuyla Kombine Edilen Parasakral ve Posterior Siyatik Sinir Blok Tekniklerinin Karşılaştırılması
Comparison of Parasacral and Posterior Sciatic Nerve Blocks Combined with Lumbar Plexus Block
Ertan Öztürk, İsmail Gökyar, Berrin Günaydın, Hülya Çelebi, Avni Babacan, Kadir Kaya
doi: 10.5152/TJAR.2013.47  Sayfalar 171 - 174 (1337 kere görüntülendi)
Objective: The aim of this study is to compare the effects of parasacral and posterior Winnie approaches when combined with the inguinal paravascular approach for lumbar plexus block.

Methods: After the approval of the Ethics Committee, 40 patients scheduled to undergo arthroscopic knee surgery were enrolled. The patients were randomly assigned into two groups in a double-blind manner to perform sciatic nerve block either by the parasacral technique (Group I) or by the posterior approach (Group II).

Results: The obturator nerve motor block success rate was found to be 80% (16/20) in Group I, whereas it was 10% (2/20) in Group II (p<0.05).

Conclusion: Inguinal paravascular block with parasacral sciatic nerve block led to a much higher incidence of obturator nerve motor block when compared to the inguinal paravascular block with posterior sciatic nerve block during knee arthroscopies.
OBJECTIVE: The aim of this study is to compare the effects of parasacral and posterior Winnie approaches when combined with the inguinal paravascular approach for lumbar plexus block.
METHODS: After the approval of the Ethics Committee, 40 patients scheduled to undergo arthroscopic knee surgery were enrolled. The patients were randomly assigned into two groups in a double-blind manner to perform sciatic nerve block either by the parasacral technique (Group I) or by the posterior approach (Group II).
RESULTS: The obturator nerve motor block success rate was found to be 80% (16/20) in Group I, whereas it was 10% (2/20) in Group II (p<0.05).
CONCLUSION: Inguinal paravascular block with parasacral sciatic nerve block led to a much higher incidence of obturator nerve motor block when compared to the inguinal paravascular block with posterior sciatic nerve block during knee arthroscopies.

OLGU SUNUMU
6.
İdiyopatik Trombositopenik Purpura’lı Gebede Sezaryen İçin Anestezi
Anaesthesia for Caesarean Section of Pregnant Women with Idiopathic Thrombocytopenic Purpura
Şule Özbilgin, Bahar Kuvaki Balkan, Belkıs Şaşmaz
doi: 10.5152/TJAR.2013.21  Sayfalar 175 - 177 (1928 kere görüntülendi)
İdiyopatik trombositopenik purpura (İTP)’li bir kadın gebe kalabileceği gibi, hastalık ilk kez gebelik sırasında da başlayabilir. Trombositopeni genellikle gebeliğin ilk aylarında farkedilir ve trombosit sayısı çoğu kez oldukça düşüktür. Bu olgu sunumunda tedaviye dirençli İTP’si olan, 38. gebelik haftasında sezaryen planlanan gebede anestezi yönteminin sunulması amaçlandı.
Women with idiopathic thrombocytopenic purpura (ITP) may become pregnant, or the disease may occur for the first time during pregnancy. Thrombocytopenia is usually noticed in the first months of pregnancy and the platelet count is often quite low. In this case report we describe the anaesthetic method for caesarean section in a 38 week pregnant woman with refractory ITP.

7.
Gebelik Sırasında Akut Tip B Aort Diseksiyonu Gelişen Olguda Sezaryen İçin Anestezi Yaklaşımı
Anaesthesia for Caesarean Delivery in a Pregnant with Acute Type B Aortic Dissection
Gülay Erdoğan Kayhan, Nurçin Gülhaş, Taylan Şahin, Ülkü Özgül, Mukadder Şanlı, Mahmut Durmuş, Mehmet Özcan Ersoy
doi: 10.5152/TJAR.2013.27  Sayfalar 178 - 181 (1541 kere görüntülendi)
Kırk yaşın altındaki kadınlarda, aort diseksiyonu olgularının %50’si gebelik sırasında, sıklıkla 3. trimesterde ve loğusalık döneminde görülmektedir. Gebelerde aort diseksiyonu, anne ve fetüs için ciddi risk oluşturmaktadır ve mortalite oranları her ikisi için de yüksektir. Tedavide amaç anne ve fetüsün güvenliğini sağlamaktır. Sezaryen için anestezi metodu ise tartışmalıdır. Anestezi yönetimindeki öncelikli amacın, kardiyovasküler istikrarın sağlanması ve aort üzerine olabilecek etkilerini azaltmak olduğu bildirilmiştir. Bu makalede 36 yaşında, otuzuncu gebelik haftasında, akut Tip B aort diseksiyonu gelişmiş ve acil sezaryen kararı verilmiş bir hastada perioperatif yaklaşım anlatılmaktadır. Hastada invazif arter basıncı monitörizasyonu eşliğinde nitrogliserin ve esmolol infüzyonlarına rağmen, hemodinamik istikrarın sağlanamaması üzerine sezaryen kararı verilmiştir. Sezaryen esnasında yaşanabilecek rüptür ve hemodinamik çöküş riski nedeniyle, Kalp Damar Cerrahisi ekibi ve ameliyathanesi hazır bulundurulmuştur. Yan yatar pozisyonda, L3-4 seviyesinden 5 mg hiperbarik bupivakain+20 mcg fentanil verilerek kombine spinal, epidural anestezi uygulanan hastada, duyu bloğu seviyesinin T4 olması üzerine ameliyata izin verildi ve göbek altı median kesi ile dördüncü dakikada, 1432 g ağırlığında bebek doğurtuldu. Postoperatif dönemde ilaç tedavisi altında takibe alınan hastaya, epidural hasta kontrollü analjezi uygulandı. Akut, Tip B aort diseksiyonu gelişen gebede, spinal düşük dozda lokal anestetik ve opioid kombinasyonunu takiben, yeterli duyu bloğu seviyesinin sağlanamadığı durumlarda ek dozlar yapmaya imkan veren, kombine spinal epidural anestezinin uygun bir seçenek olabileceği kanısındayız.
About 50% of aortic dissections in women younger than 40 years occur during pregnancy; mostly in the 3rd trimester and postpartum period. Aortic dissection in pregnancy creates a serious mortality risk for both mother and the foetus. The ultimate goal is to ensure the safety of both the mother and the foetus. In such cases, the best method of anaesthesia for caesarean delivery is still controversial. The first aim of anaesthetic management is to reduce the effect of cardiovascular instability on the dissected aorta. Here, we report anaesthetic management of a 36 year-old patient who developed acute type B aortic dissection at the 30th gestational week and whom was scheduled for caesarean section. Since haemodynamic stability could not be achieved despite nitroglycerine and esmolol infusions, together with invasive arterial monitoring, the decision for caesarean delivery was taken. A team of Cardiovascular Surgeons and an operating room were prepared because of the risks of aortic rupture and haemodynamic collapse during operation. A combined-spinal epidural anaesthesia was administered using 5 mg hyperbaric bupivacaine and 20 µg fentanyl given at the L3-4 spinal level in the lateral position. After achieving T4 sensorial level, the operation proceeded and a baby weighing 1432 grams was delivered in 4 mins with a median sub-umbilical incision. Epidural patient controlled analgesia was applied to the patient during follow-up with medical treatment at postoperative period. Application of combined-spinal epidural anaesthesia with a combination of low dose local anaesthetics and an opioid with additional doses for insufficient sensorial levels is a s

8.
Serviko-Oksipital fiksatörlü ön kol yaralanması olan hastada uyanık fiberoptik entübasyon
Fiberoptic awake intubation in a patient with Cervico-Oksiptal fixator
Akcan Akkaya, İsa Yıldız, Abdullah Demirhan, Ümit Yaşar Tekelioğlu, Hasan Koçoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2013.22  Sayfalar 182 - 184 (1536 kere görüntülendi)
Yirmi üç yaşında serviko-oksipital fiksatörü olan hastada, sağ ön kol yaralanması nedeniyle ameliyat planlandı. Hastanın Mallampati skoru grade 4, tiromental mesafesi 5 cm, ağız açıklığı grade II, sternomental mesafesi 10 cm idi. Başta rotasyon ve ekstansiyon kaybının olması zor entübasyon kriteri olarak değerlendirildi. Serviko-oksipital fiksatörlü hastalarda kısıtlı servikal ekstansiyon hem entübasyonu hem de ventilasyonu komplike hale getirir. Bu olguda uyanık fiberoptik bronkoskopi (FOB) ile gerçekleştirilen endotrakeal entübasyon ve genel anestezi deneyimi sunulmuştur. Yaşamsal bulguların monitörizasyonundan ve premedikasyondan sonra, hastanın her iki burun deliğinden %10 lidokain, iki kez sıkılarak hipofaringeal bölge anestezisi gerçekleştirildi. Hiyoid kemik boynuzunun 1 cm altına lokal anestetik infiltrasyonu uygulanarak süperior laringeal sinir blokajı yapıldı. Glossofarengeal sinirin lingual ve faringeal dalları bloke edildi. Transtrakeal blok yapıldı. Lokal anestezisi tamamlanan, 5 L dk-1 hızında oksijen uygulanan olgu, uyanık olarak FOB ile entübe edildi. Gerekli kas gevşemesi sağlanan olguya mikrocerrahi ile, 5 saatte, ön kolda 8 tendon, 1 arter ve 1 sinir onarımı yapıldı. Ekstübasyon kriterleri sağlanınca olgu ekstübe edildi. Serviko-oksipital fiksatörü olan ve dolayısı ile boyun hareketleri ileri derecede kısıtlı olan hastalarda uyanık fiberoptik entübasyonun akılda tutulmasının uygun olacağı kanısındayız.
A 23-year-old male patient with cervico-occipital fixator was scheduled for surgery due to injuries to the right forearm. The patient’s thyromental distance was 5 cm, mouth opening grade II, sternomental distance 10 cm and Mallampati score 4. The loss of extension of the neck in particular indicated difficult intubation. Anaesthetic procedures are almost always difficult in patients with cervico-occipital fixators; the limited cervical extension complicates both intubation and ventilation. In this report, application of general anaesthesia using awake fibre-optic bronchoscopic intubation (FOB) is described. After routine monitoring of vital signs and premedication, hypopharyngeal topical anaesthesia was applied with 10% lidocaine sprayed twice via the appropriate nostril. Superior laryngeal nerve block was performed with local anaesthetic infiltration of tissues 1 cm below the hyoid bone. Lingual and pharyngeal branches of the glossopharyngeal nerve were blocked. Transtracheal block was performed. Following completion of local anaesthesia, the patient, who was oxygenated with 5 L min-1 of 100% O2, was intubated using the awake FOB technique. After muscle relaxation, the patient underwent a microsurgical operation to repair eight tendons, one artery, and one nerve. Surgery lasted for 5 hours. When the extubation criteria were met, the patient was extubated. In cases of cervico- occipital fixation, which causes severe limitation of neck movements, the use of awake fibre-optic intubation should be considered.

9.
Dev Kistik Higromalı Yenidoğan ve Anestezi Yönetimi
Anaesthetic Management of a Neonate with Giant Cystic Hygroma
Emin Silay, İsmail Coşkuner, Hüseyin Yıldız, Vedat Bakan, Halit Baykan, Nimet Şenoğlu, Hafize Öksüz
doi: 10.5152/TJAR.2013.24  Sayfalar 185 - 187 (1140 kere görüntülendi)
Embriyonal lenfoid artıklardan köken alan kistik higroma, malign potansiyeli olmayan bir tümördür. Yerleşim itibariyle genelde boyunda yer alır. Yenidoğan ve genç infantlarda boyunda geniş kitle nedeniyle hava yolu değişiklik gösterir, ayrıca kitle eksizyonu ciddi hemodinamik değişikliklere neden olabileceğinden anestezi yönetimi önem arz eder. Ani hava yolu tıkanması nedeniyle hipoventilasyon ve hipoksemi ile sonuçlanan ciddi problemlere neden olur. Boynunun sol tarafında dev kistik higromalı 15 günlük bebekte bu kitlenin eksizyonu için uygulanan anestezi yönetimini sunmayı amaçladık. Maske ile sevofluran indüksiyonu yapılan olgu spontan solunumu baskılanmadan entübe edildi, entübasyon tüpü yer değiştirmesin ve ekstübe olmasın diye ağız kenarına sütür ile tespit edildi, ayrıca invazif kan basıncı takibi için arter kanülasyonu uygulandı, 6 saatlik girişim sonrası yenidoğan yoğun bakım ünitesine alındı, problemsiz olarak ertesi gün ekstübe edildi. Ancak bebekte geçici sol yüz siniri hasarı görüldü.
Cystic hygroma, which originates from embryonic lymphoid tissue, is a benign tumour without any potential for malignancy. It is commonly located in the neck area. Anaesthetic management of a large neck mass may be challenging due to difficulty in intubation and the severe haemodynamic effects of surgical removal of a giant tumour. Serious consequences such as sudden airway occlusion resulting in hypoventilation and hypoxemia may arise. We present the anaesthetic management of a 15-day-old infant who underwent surgical removal of a cystic hygroma located on the left side of the neck. Anaesthesia was induced by mask ventilation with sevoflurane in 100% oxygen and intubation was carried out while maintaining spontaneous ventilation. The endotracheal tube was sutured to the tip of the right lip to avoid movement or extubation. In addition to arterial cannulation for invasive blood pressure monitoring, central venous catheterization for perioperative fluid management was put in place. After 6 hours of surgery, the infant was transported to the neonatal intensive care unit and was extubated without difficulty the next day. Facial nerve injury was observed to be temporary.

DIĞER
10.
Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği İstenmeyen Perioperatif Hipoterminin Önlenmesi Rehberi
Turkish Society of Anaesthesiology and Reanimation Practice Guideline for Prevention of Unintentional Perioperative Hypothermia

doi: 10.5152/TJAR.2013.64  Sayfalar 188 - 190 (2017 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin