Turk J Anaesthesiol Reanim: 41 (3)
Cilt: 41  Sayı: 3 - Haziran 2013
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
Editörden
Editorial
Yalım Dikmen
Sayfalar I - II (924 kere görüntülendi)

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Kısa Süreli Cerrahi Girişimlerde Supreme LMA, Proseal LMA ve Cobra PLA’nın Erişkin Hastalarda Karşılaştırılması
Comparison of Supreme LMA, Proseal LMA and Cobra PLA in Adult Patients Undergoing Minor Surgery
Achmet Ali, Aygen Türkmen, Mazlum Kaya, Selçuk Cantürk, Namigar Turgut, Aysel Altan
doi: 10.5152/TJAR.2013.26  Sayfalar 70 - 74 (1875 kere görüntülendi)
AMAÇ: Anestezi pratiğinde başarıyla ve güvenle kullanılan LMA, hızla geliştirilmiş ve bir çok farklı modelleri üretilmiştir. Biz çalışmamızda Proseal LMA (PLMA), Supreme LMA (SLMA) ve Cobra Perilaringeal hava-yolunu (CPLA); yerleştirme özellikleri, kaçak basıncı, hemodinamik veriler ve postoperatif yan etkiler açısından karşılaştırmayı hedefledik.
YÖNTEMLER: Çalışmamıza erişkin, varis veya tek taraflı inguinal herni ameliyatı planlanan, toplam 150 hasta dahil edildi. Hastalar girişimde kullanılan hava yolu aracına göre, eşit vaka sayısına sahip PLMA Grubu (Grup P), SLMA Grubu (Grup S) ve CPLA Grubu (Grup P) olarak üç gruba ayrıldı. Tüm gruplara standart anestezi indüksiyonu ve idamesi uygulandı. Her üç grupta da SGA aracı yerleştirme başarısı, süresi, yerleştirme komplikasyonları, intraoperatif hemodinamik veriler, hava kaçak yüzdesi, Ppik, Port, kaçak basıncı değerleri ve yan etkiler kaydedildi.
BULGULAR: PLMA, SLMA ve CPLA’nın yerleştirilmeleri için geçen süre sırası ile 20,4±4,2sn, 17,6±4,3 sn ve 19,6±3,4 sn bulundu. SLMA yerleştirilmesi için geçen sürenin anlamlı ölçüde daha kısa olduğu saptandı. Kaçak basıncı Grup P’de 31,2±2,4 cmH2O, Grup S’de 27,5±4,4 cmH2O ve Grup C’de 30,7±2,2 cmH2O bulundu. Grup P ve Grup C’de ölçülen kaçak basıncı değerleri Grup S’ye göre yüksek saptandı. Postoperatif dönemde Grup C’de yan etkiler daha sık görüldü.
SONUÇ: Her üç SGA aracı da başarıyla yeterli hava yolu açıklığını sağlamaktadır. Yerleştirme süresinin kısalığı açısından Supreme LMA, diğer iki SGA aracına göre daha avantajlı görünmektedir. Fakat kaçak basınçları daha yüksek olan CPLA ve PLMA’yı yüksek basınçlı ventilasyon gerektiren girişimlerde önermekteyiz. Ayrıca postoperatif komplikasyonların CPLA’da daha sık görüldüğü unutulmamalıdır.
OBJECTIVE: Laryngeal mask airways (LMA) are used successfully and safely in anaesthetic practice, and have undergone rapid development, with many different models having been produced. We compare Proseal LMA (PLMA), Supreme LMA (SLMA) and Cobra Perilaryngeal Airway (CPLA) in terms of placement characteristics, leak pressure, haemodynamic data and post-operative side effects.
METHODS: A total of 150 adult patients scheduled for varices or one-sided inguinal hernia surgery were included in the study. Depending on the airway device used in surgery, the patients were divided into three different groups: PLMA Group (Group P), SLMA Group (Group S) and CPLA Group (Group P). Standard anaesthesia induction and maintenance was applied to all groups. In each one of the three groups, success in supraglottic airway (SGA) device placement, time needed for placement, placement complications, intra-operative haemodynamic data, percentage of air leak, peak pressure (Ppeak), mean pressure (Pmean), leak pressure values and side effects were recorded.
RESULTS: The time to successfull placement for PLMA, SLMA and CPLA was 20.4±4.2 sec, 17.6±4.3 sec and 19.6±3.4 sec respectively. The placement time for SLMA was significantly shorter. Leak pressure was 31.2±2.4 cmH2O for Group P, 27.5±4.4 cmH2O for Group S and 30.7±2.2 cmH2O for Group C. The leak pressure values measured for Group P and Group C were higher than those in Group S. Side effects were observed more frequently in Group C during the post-operative period.
CONCLUSION: All LMA devices provide sufficient airway clearance. With
regards to the brevity of placement time, Supreme LMA was more efficient.
However, as they had a higher leak pressure, we recommend CPLA
and PLMA for surgeries that require high pressure ventilation. In addition,
it is important to note that post-operative complications were observed
more frequently with the CPLA.

3.
Elektif Laparotomi Sonrası Postoperatif Ağrı Tedavisinde Preemptif Deksketoprofenin Analjezik Etkinliği
Analgesic Efficacy of Pre-emptive Dexketoprofen on Postoperative Pain after Elective Laparotomy
Aslı Güler Kadıoğlu, Gürkan Türker, Alp Gurbet, Abdurrahman Demirci, İhsan Hülagü
doi: 10.5152/TJAR.2013.30  Sayfalar 75 - 79 (1219 kere görüntülendi)
AMAÇ: Çalışmamızda, elektif laparotomi uygulanacak olgularda, preemptif olarak uygulanan, intravenöz 50 mg deksketoprofenin postoperatif ağrı skorları, hasta kontrollü analjezi ile morfin tüketimi, postoperatif analjezi memnuniyeti, mobilizasyon ve hastane kalış süreleri üzerine olan etkileri ve gelişen yan etkiler açısından araştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Randomize ve çift kör olarak planlanan çalışmaya ASA I-II grubu, 20-70 yaş aralığında, elektif laparotomi planlanan, 90 olgu dahil edilerek üç gruba ayrıldı. Grup Dpre’de, cerrahi insizyondan 30 dk önce 100 ml serum fizyolojik içinde intravenöz 50 mg deksketoprofen, Grup Dpost’da, cilt dikişlerinden 30 dk önce 100 mL serum fizyolojik içinde intravenöz 50 mg deksketoprofen, Grup K’da ise, cerrahi insizyondan 30 dk önce ve cilt dikişlerinden 30 dk önce intravenöz 100 mL serum fizyolojik verildi. Ameliyat sırasında hemodinamik parametreler ve ameliyat sonrasında ise dinlenme ve hareket halindeki ağrı skorları, sedasyon skorları, morfin tüketim miktarları, yan etkiler takip edildi.
BULGULAR: Yirmi dört saatlik toplam morfin tüketiminin Grup Dpre’de daha az olduğu görüldü (her iki grup için de p<0,001). İlk mobilizasyon zamanı Grup Dpre’ de daha kısayken (her iki grup içinde p<0,01), hastanede kalış süreleri açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı. Hasta memnuniyetinin kontrol grubunda daha az olduğu saptandı (her iki grup için de p<0,05).
SONUÇ: Preemptif olarak, intravenöz uyguladığımız 50 mg deksketoprofen trometamolün postoperatif opioid kullanımını azaltarak etkin bir analjezi sağladığını saptadık.
OBJECTIVE: To investigate the effects of pre-emptive intravenous 50 mg dexketoprofen application on postoperative pain scores, morphine consumption on patient controlled analgesia, postoperative patient satisfaction, mobilisation and length of hospital stay with adverse effects.
METHODS: In this double blind, randomised study, 90 ASA I-II patients, aged 20-70 years, who were scheduled for elective laparotomy were enrolled. The patients were divided into three groups. In group Dpre, 50 mg dexketoprofen in 100 mL saline was given 30 minutes prior to surgical incision, in group Dpost, 50 mg dexketoprofen in 100 mL saline was given 30 minutes prior to skin closure, and in group C (Control) 100 mL saline was given 30 minutes prior to surgical incision and skin closure. Intraoperative haemodynamic parameters and postoperative pain scores, sedation scores, morphine consumption, and adverse effects were recorded.
RESULTS: When compared with other groups, total morphine consumption in the postoperative 24 hours was lower in group Dpre (p<0.01 for both groups). In group Dpre, the first mobilisation time was shorter than other groups (for both groups p<0.01). There was no difference in the length of hospital stay among three groups (p>0.05). Patient satisfaction scores were lower in Group C (for both groups p<0.05).
CONCLUSION: We observed that the administration of pre-emptive intravenous 50 mg dexketoprofen trometamol provides effective analgesia with decreasing postoperative opioid consumption.

4.
Fentanile Bağlı Olarak Görülen Öksürüğe Deksmedetomidinin Etkisi
Effect of Dexmedetomidine in Cough Produced by Fentanyl
Ruslan Abdullayev, Erkan Yavuz Akçaboy, Zeynep Nur Akçaboy, Hamid Civan Tiryaki, Emine Nilgün Bavullu, Nermin Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2013.10  Sayfalar 80 - 83 (1088 kere görüntülendi)
AMAÇ: Genel olarak antitussif etkileri olduğu bilinen opioidler bazen paradoksal olarak öksürük oluşturabilmektedir. Bu özellikle anestezi indüksiyonu sırasında oluşmakta ve bazı özel durumlarda (kafa, göz veya karın içi basınç artışlarının istenmediği durumlarda) hastaya zarar verebilmektedir. Kesin mekanizması bilinmeyen bu duruma birçok çözüm önerisi sunulmuştur. Biz deksmedetomidinin fentanile bağlı oluşan öksürük üzerine etkisini inceledik.
YÖNTEMLER: Çalışma, fiziksel durumu ASA I-II olan herhangi bir elektif operasyon planlanan 40 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Sigara içiciliği, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, son iki hafta içerisinde geçirilmiş Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu olan hastalar ile ACE inhibitörü kullanan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalar rastgele olarak, kontrol grubu Grup P (n=20) ve deksmedetomidin grubu Grup D (n=20) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup P’ye iv normal salin, Grup D’ye ise iv deksmedetomidin uygulandı; 10 dakika sonra her iki gruba da iv fentanil (2,5 μg kg-1 2 saniyede) uygulandı. Fentanil uygulamasından sonra 1 dakika boyunca öksürük oluşup oluşmadığı gözlendi.
BULGULAR: Kontrol grubunda 20 hastadan 6’sında (%30) öksürük gözlendi. Diğer yandan çalışma grubunda 20 hastadan 2’sinde (%10) öksürük gözlendi. Deksmedetomidin verilen hastalarda klinik olarak daha az öksürük oluştuğunu gözlendi, fakat bu fark istatistik olarak anlamlı değildi (p=0,235).
SONUÇ: 1 μg kg-1 deksmedetomidinin önceden uygulanması anestezi indüksiyonu sırasında fentanile bağlı olarak ortaya çıkan öksürüğü baskılayabilir, fakat etkisini değerlendirmek için daha fazla denekli klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
OBJECTIVE: In recent years it has been noted that opioids, which are generally known to have antitussive effects, might cause coughs. This especially occurs during anaesthesia induction and in some instances (increased intracranial, intraocular and intraabdominal pressures) can harm the patient. Many solutions have been proposed for this condition of unidentified origin. We investigated the effect of dexmedetomidine on the cough produced by fentanyl.
METHODS: The study was performed on 40 patients of ASA physical status I-II, which were scheduled for any elective surgery. Patients with Chronic Obstructive Pulmonary Disease, with a history of cigarette smoking, Upper Respiratory Tract Infection in the last two weeks and patients using ACE inhibitors were not included. Patients were randomly divided into two groups: the control group (Group P; n=20), and the dexmedetomidine group (Group D; n=20). These groups were treated with iv normal saline and dexmedetomidine, respectively. After 10 minutes, both groups were treated with fentanyl (2.5 μg kg-1 in 2 seconds). The number of coughs after the injection of fentanyl was recorded for a period of 1 minute.
RESULTS: Six (30%) out of 20 patients in the control group experienced cough, while 2 (10%) of the patients in the dexmedetomidine group coughed. We have found that the clinically observed incidence of cough in the dexmedetomidine pre-treated group was decreased, but this was statistically insignificant (p=0.235).
CONCLUSION: Pre-treatment with iv 1 μg kg-1 dexmedetomidine may suppress the fentanyl-induced cough during general anaesthesia induction, but more clinical trials are needed to evaluate its effect.

5.
Yoğun Bakım Ünitesinde Yapılan Cerrahi ve Perkütan Trakeostomilerin Komplikasyonlar Yönünden Değerlendirilmesi
The Evaluation of the Complications of Surgical and Percutaneous Tracheostomies in Intensive Care Unit
Cevdet Düger, Ahmet Cemil İsbir, İsmail Önder Uysal, İclal Özdemir Kol, Kenan Kaygusuz, Sinan Gürsoy, Caner Mimaroğlu
doi: 10.5152/TJAR.2013.31  Sayfalar 84 - 87 (1875 kere görüntülendi)
AMAÇ: Yoğun bakım ünitemizde son 3 yıl içinde perkütan trakeostomi ve cerrahi trakeostomi uygulanmış hastalar geriye dönük olarak değerlendirilerek komplikasyonlar yönünden her iki yöntemin farklılıklarının belirlenmesi amaçlandı.
YÖNTEMLER: Çalışmaya son 3 yıllık dönemdeki yaşları 18-65 arasında değişen, yoğun bakımda entübe olarak yatmakta olan trakeostomi açılmış hastalar dahil edildi. Hastalar perkütan trakeostomi açılmış olanlar ve cerrahi trakeostomi açılmış olanlar olarak iki gruba ayrıldı. Son 3 yıl içinde trakeostomi açılan ve dosyada aranan verileri tam olarak bulunarak çalışmaya dahil edilen cerrahi trakeostomili hasta sayısı 104, perkütan trakeostomi açılan hasta sayısı ise 99 olarak bulundu. Tüm bilgiler hasta dosyalarından, tetkik formlarından ve günlük hasta takip formlarından elde edildi. Hastaların demografik özellikleri ve glasgow koma skalası (GKS) verileri kaydedildi, işlem öncesi ve işlemden 1 gün sonrası hemodinamik verileri, kan gazı değerleri, hemoglobin, gibi veriler hasta dosyasından kaydedildi. İşlem sonrasında gelişen komplikasyonlar kaydedildi.
BULGULAR: Cerrahi trakeostomi grubunda işlem sonrası hemoglobin değerleri perkütan trakeostomi grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Cerrahi trakeostomi açılmış 104 hastadan 20’sinde işlem sonrası kanama, 22’sinde akut dönemde endotrakeal entübasyon tekrarı, 18’inde cilt altı amfizem gözlendi. Perkütan trakeostomi hastalarından 99 hastanın 5’inde kanama, 7’sinde endotrakeal entübasyon tekrarı, 5’inde cilt altı amfizem gözlendi.
SONUÇ: Perkütan trakeostomi yönteminin postoperatif komplikasyonlar ve kanama yönünden cerrahi trakeostomi yöntemine göre daha iyi sonuçlar verdiği ve yoğun bakımlarda trakeostomi yöntemi olarak yaygın şekilde kullanılabileceği kanaatindeyiz.
OBJECTIVE: In the last 3 years, intensive care unit patients who had undergone percutaneous tracheostomy and surgical tracheostomy retrospectively were evaluated to determine the differences between the two methods in terms of complications.
METHODS: Patients who had been hospitalised in the intensive care unit in the last 3 years, with ages ranging from 18-65, who were intubated and had undergone tracheostomy were included in the study. Patients were divided into two groups: those with percutaneous tracheostomy and those with surgical tracheostomy. From the last 3 years, patients who had full data in the file were included in the study; the number of patients with surgical tracheostomy was 104, and the number of patients with percutaneous tracheostomy was 99. All data were obtained from patient charts, forms, and daily patient follow-up examination forms. Demographic characteristics of the patients and the Glasgow Coma Scale (GCS) data were recorded from the patient file and haemodynamic data, blood gas values, haemoglobin values of before and 1 day after the procedure were recorded. Any additional complications were also recorded.
RESULTS: Haemoglobin values after the procedure were significantly lower than values before the initiation of procedure in the surgical tracheostomy group but not in the percutaneous tracheostomy group. In the surgical tracheostomy group, 20 of 104 patients had bleeding after the procedure; there was repetition of endotracheal intubation in 22 patients during the acute phase, and subcutaneous emphysema was observed in 18. Bleeding was recorded in patients with percutaneous tracheostomy in 5 out of 99 patients, repetition of endotracheal intubation was performed in 7, and subcutaneous emphysema was observed in 5.
CONCLUSION: The percutaneous tracheostomy technique, in terms of postoperative complications and bleeding, gives better results than surgical tracheostomy and could be used widely as a routine method for elective tracheostomy in intensive care units.

6.
Skolyoz Cerrahisinde Anestezi
Anaesthesia for Scoliosis Surgery
Yavuz Gürkan, Ahmet Eroğlu, Ebru Kelsaka, Hüsnü Kürşad, Aysun Yılmazlar
doi: 10.5152/TJAR.2013.32  Sayfalar 88 - 97 (3741 kere görüntülendi)
Skolyoz cerrahisinde gelişen tekniklerle birlikte bu cerrahinin anestezi ve analjezi tekniklerinde de önemli gelişmeler olmuştur. Bunların başında nöromüsküler bloker kullanmadan kısa etki süreli intravenöz anestetik infüzyonları eşliğinde nöromonitörizasyon gerçekleştirilerek erken cerrahi komplikasyonu saptamaktır. Bu nedenle güncel bilgiler ve uygulamalar ışığında konu ile ilgili bir derleme sunulmuştur.
Together with developments in techniques of scoliosis surgery, there have been significant developments in anaesthesia and analgesia techniques for this surgery. These are primarily due to the application of short-term infusions of intravenous anaesthetics without using neuromuscular blockers. These, in conjunction with neuromonitorisation, aids the determination of early surgical complications. Therefore, a collection is presented here related to this subject in the light of contemporary information and applications.

OLGU SUNUMU
7.
Anaesthetic Management of Laparoscopic Surgery in Prune-Belly Syndrome: Report of Two Cases
Laparoskopik Cerrahi Uygulanan Prune-Belly Sendromunda Anestezi Yaklaşımı: İki Olgu Sunumu
Meltem Türkay Aydoğmuş, Sibel Oba, Naim Ediz, Saliha Berber, Cafer Mutlu Sarıkaş
doi: 10.5152/TJAR.2013.17  Sayfalar 98 - 100 (1432 kere görüntülendi)
Prune-Belly sendromu, karın kaslarının yokluğu, üriner sistem anormallikleri ve çift taraflı inmemiş testis üçlemesinden oluşur. Mevcut anormallikler nedeni ile cerrahi işlemlere ihtiyaç duyulabilir. Ana prognostik faktörler pulmoner hipopolazi ve son dönem böbrek yetersizliğine bağlı komplikasyonlardır. Bu hastalarda anestezi öncesi, sırasında ve sonrasında takip dikkatle yapılmalıdır. Anestezi tekniği planlanırken böbrek ve kardiyo pulmoner sistem anormallikleri göz önünde tutulmalıdır. Biz bu yazıda, laparoskopik cerrahi uygulanan Prune Belly sendromlu hastaların anestezi uygulaması için prosil LMA kullandığımız deneyimlerimizi sunduk.
In prune-belly syndrome, which comprises the congenital triad of abdominal muscle defects, urinary tract anomalies and bilateral cryptorchidism, several surgical interventions may be needed due to these anomalies. Complications of pulmonary hypoplasia and end stage renal disease are the major prognostic factors. Pre-anaesthetic, anaesthetic and post-anaesthetic monitoring should be carefully performed in these patients. When planning the anaesthetic technique, anomalies of the renal or cardio-pulmonary system must be considered. In this case report we present the use of the Proseal LMA for anaesthetic management of two patients with prunebelly syndrome who underwent laparoscopic surgery.

8.
Morquio Sendromu: Olgu Sunumu
Morquio Syndrome: Case Report
Ayşe Nur Yeksan, Eren Fatma Akçıl, Özlem Korkmaz Dilmen, Ercüment Yentür, Ali Kafadar, Hakan Hanımoğlu, Yusuf Tunalı
doi: 10.5152/TJAR.2013.13  Sayfalar 101 - 103 (1581 kere görüntülendi)
Morquio sendromu hücre içi keratin sülfat birikimiyle karakterize, otozomal resesif kalıtımla ortaya çıkan bir mukopolisakkaridoz alt tipidir. Bu birikim üst hava yollarında anatomik değişikliklere yol açarak zor veya imkansız endotrakeal entübasyona neden olmaktadır. Bu bildiride, Morquio sendromu olan, odontoid hipoplazi nedeniyle kranioservikal bileşke dekompresyonu ve C1-2 subluksasyonunun fiksasyonu planlanan bir hastada yaptığımız preanestezik hazırlık ve genel anestezi yönetimi anlatılmaktadır.
Morquio syndrome is a subtype of mucopolysaccharidoses that is characterised by intracellular keratine sulphate accumulation and is inherited in an autosomal recessive manner. This accumulation causes anatomical distortion in the upper airway and therefore results in difficult or impossible endotracheal intubation. In this article, pre-anaesthetic preparations and general anaesthesia management of a patient with Morquio syndrome for whom decompression of craniocervical junction and surgical correction of C1-2 subluxation because of odontoid hypoplasia was planned is reported

9.
Spinal Anestezi Sonrası Katastrofik Nörolojik Komplikasyon: İntraserebral Hematom
A Catastrophic Neurologic Complication Following Spinal Anaesthesia: Intracerebral Haematoma
Serbülent Gökhan Beyaz, Tolga Ergönenç, Fikret Bayar, Ali Fuat Erdem
doi: 10.5152/TJAR.2013.18  Sayfalar 104 - 105 (1533 kere görüntülendi)
Spinal anestezi sonrası intraserebral hematom çok nadir görülen bir nörolojik komplikasyondur ve dura ponksiyonu sonrasında oluşan intraserebral hematomun mekanizması bilinmemektedir. Herhangi bir nörolojik ve koagülasyon bozukluğu olmayan ve transüretral prostatektomi planlanan 87 yaşındaki erkek hastaya spinal anestezi uygulandı. Spinal enjeksiyondan yaklaşık 2,5 saat sonra baş ağrısı, konuşmada bozulma ve somnolans gelişen hastanın beyin CT’de intraserebral hematom tespit edildi. Yoğun bakım ünitesinde entübe edilerek mekanik ventilasyona bağlandı. Hasta postoperatif 6. gün öldü. Spinal anestezi sonrası erken dönemde gelişen nörolojik bozuklukta geri dönüşsüz beyin hasarının gelişebileceği akla gelmeli ve zaman kaybetmeden radyolojik olarak araştırılmalıdır.
Intracerebral haematoma following spinal anaesthesia is a very uncommon neurologic complication and the mechanism of intracerebral haematoma following dural puncture is not known. An 87-year-old man, who did not have any neurologic or coagulation disorder, received spinal anaesthesia for transurethral prostatectomy. Approximately 2.5 hours after spinal injection, he developed headache, slurred speech and somnolence, and brain CT revealed intracerebral haematoma. The patient was admitted to the intensive care unit and was intubated and connected to mechanical ventilator. The patient died on the 6th postoperative day. It should be kept in mind that irreversible brain damage can develop in neurological disorders that develop soon after spinal anaesthesia and that these should be promptly evaluated radiologically.