Turk J Anaesthesiol Reanim: 40 (6)
Cilt: 40  Sayı: 6 - Aralık 2012
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
Editörden
Editorial
Yalım Dikmen
Sayfalar I - II

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Açık Kalp Ameliyatları Sonrası Dönemde Görülen Karaciğer İşlev Bozukluğuna Yol Açan Nedenlerin Araştırılması
The Investigation of Occurrence of Hepatic Dysfunction in the Postoperative Period of Open-Heart Surgery
İsmail Özkaynak, Ayşe Baysal, Mevlüt Doğukan, Ömer F Şavluk, Buket Özyaprak, Sabiye Akbulut, Tuncer Koçak
doi: 10.5152/TJAR.2012.010  Sayfalar 297 - 302
AMAÇ: Açık kalp cerrahisinde postoperatif dönemde karaciğer işlev bozukluğu gelişimi ile ilgili morbidite ve mortalite üzerine etkili faktörlerin belirlenmesi amaçlandı.
YÖNTEMLER: Prospektif çalışmada, ardışık 92 hasta girişim tipine göre Grup 1 (n=36); koroner arter baypas greft operasyonu (KABG), Grup 2 (n=25); KABG ve mitral kapak onarımı, Grup 3 (n=31); mitral, aort ve/veya triküspid kapak onarımı olarak ayrıldı. Ameliyat öncesi ejeksiyon fraksiyonu %40 üzerinde olan hastalar çalışmaya alındı. Girişim öncesi ve sonrası 1, 3 ve 7. günlerde; albümin, alkalen fosfataz, alanin aminotransferaz, aspartat aminotransferaz, laktat dehidrojenaz, gamma glutamil tranferaz ve total bilirübin değerleri incelendi. Aort kros-klempi (AKK), kardiyopulmoner baypas (KPB) süreleri, sağ atriyum basıncı, kan transfüzyonu, inotrop ve intraaortik balon pompa kullanımı ve komplikasyonlar kaydedildi.
BULGULAR: Hasta gruplarının demografik verileri benzerdi (p>0,05) ancak; AKK, KPB süreleri ile sağ atriyum basınçları arasında fark bulundu (p<0,001). Ameliyat öncesi ve sonrası 1, 3, ve 7. günlerde Grup 3’deki total bilirübin değerleri Grup 2 ve Grup 1’den yüksekti (p<0,001). Ventrikül aritmisi insidansı (p=0,04) dışında komplikasyonlar ve mortalite insidansı benzerdi (p>0,05). Postoperatif ilk 7 gün içerisinde gelişen hiperbilirübinemi insidansı Grup 1’de 0 iken, Grup 2’de 4 olgu (%16) ve Grup 3’de ise 5 olgu (%9,8) bulundu ve anlamlı fark saptandı (p=0,04). Preoperatif total bilirübin değerleri ile operasyon tipi, iki kapak operasyonu, kombine koroner ve kapak operasyonu parametreleri arasında korelasyon saptandı (sırası ile; r=0,49 p=0,0001, r=0,43 p=0,0001, r=0,57, p=0,0001). Postoperatif 1 ve 3. günlerdeki total bilirübin değerleri ile mortalite, postoperatif komplikasyonlar olan pnömoni ve böbrek yetersizliği gelişimi ve perioperatif kan transfüzyonu arasında korelasyon saptandı (p=0,0001).
SONUÇ: Açık kalp cerrahisi sonrasında postoperatif ilk bir hafta içindeki total bilirübin değerleri ile perioperatif kan transfüzyonu ilişkilidir ve bu durum postoperatif dönemde görülen komplikasyon ve mortalite hızlarının koroner ve kapak birlikte yapılan operasyonlar veya çoklu kapak operasyonlarında artmasına yol açmaktadır.
OBJECTIVE: Our goal was to determine the risk factors associated with morbidity and mortality related to the development of hepatic dysfunction in the postoperative period of open-heart surgeries.
METHODS: In a prospective study, 92 consecutive patients were divided into three groups depending on the operation type as; Group 1 (n=36); coronary artery bypass graft surgery (CABG), Group 2 (n=25); CABG and mitral valve repair, Group 3 (n=31); mitral and mitral and aortic valve and/or tricuspid valve repair. Preoperative ejection fraction was above 40%. Albumin, alkaline phosphatase, alanine aminotransferase, aspartate aminotransferase, lactate dehydrogenase, gamma-glutamyl transpeptidase, total bilirubin levels were collected preoperatively and on postoperative day 1, 3 and 7. Aortic cross-clamp (ACC), cardiopulmonary bypass (CPB) times, right atrial pressure, blood transfusion, use of inotropic support and intraaortic balloon pump, complications were recorded.
RESULTS: Demographic data were similar between groups (p>0.05). However; ACC, CPB and right atrial pressures were different (p<0.001). The total bilirubin values on preoperative, postoperative first, third and seventh days were higher in Group 3 in comparison with Group 1 and 2 (p<0.001). Other than incidence of ventricular arrhythmia (p=0.04), complications and mortalities were similar (p>0.05). The incidence of hyperbilirubinemia postoperatively in the first 7 days was 0% in Group 1, 4 patients (16%) in Group 2 and 5 patients (9.8%) in Group 3 (p=0.04). There was a correlation between preoperative total bilirubin levels and operation type, two valve operation and combined coronary and valvular operations (r=0.49 p=0.0001, r=0.43 p=0.0001, r=0.57, p=0.0001, respectively). Postoperative 1st and 3rd total bilirubin levels correlate to mortality, development of postoperative complications of pneumonia and renal failure and perioperative blood transfusion (p=0.0001).
CONCLUSION: During open heart surgery, the total bilirubin levels in the first postoperative week correlates with perioperative blood transfusion and this causes an increased rate of complications and mortality in patients undergoing combined coronary and valvular surgeries or multiple valve surgeries.

3.
Çocuklarda Düşük ve Yüksek Akımlı Desfluran Kullanarak Uygulanan Anestezi Yöntemlerinin Karşılaştırılması
A Comparison of Low and High Flow Desflurane Anaesthesia in Children
Necla Tokgöz, Banu Ayhan, Fatma Sarıcaoğlu, Seda Banu Akıncı, Ülkü Aypar
doi: 10.5152/TJAR.2012.011  Sayfalar 303 - 309
AMAÇ: Düşük akımlı anestezi yöntemi birçok avantajları sebebiyle, modern anestezi cihazları ile güvenli bir şekilde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda çocuklarda dezfluran ile düşük ve yüksek akımlı anestezi yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: ASA I-II, 5-15 yaş, 2-4 saat sürecek alt ve üst ekstremite cerrahisi geçirecek 40 çocuk çalışmaya dahil edildi. Düşük akım grubuna (DAG, n=20); anestezi başlangıcında; 2 L dk-1 N2O, 2 L dk-1 O2 ve %4-6 dezfluran verildi. Sonrasında, %50 O2+%50 N2O+%4-6 dezfluran, 1 MAK olacak şekilde taze gaz akımı 1 L dk-1 şeklinde ayarlanarak verildi. Yüksek akım grubuna (YAG, n=20); başlangıçla birlikte 2L dk-1 N2O, 2L dk-1 O2 ve %4-6 dezfluran, girişim boyunca aynı konsantrasyonda verildi. İnspirasyon ve ekspirasyon gaz karışımındaki dezfluran, N2O, O2 ve CO2 konsantrasyon ölçümleri, vital bulgu takibi, BIS ve MAK ölçümleri yapıldı. Anestezi süresince, ekstübasyon döneminde ve postoperatif 24. saatte arter kan gazı değerlendirildi.
BULGULAR: Kullanılan ortalama dezfluran miktarı YAG’da 235±97 mL; DAG’da 106±26 mL ölçüldü. İnspire ve ekspire edilen O2, N2O, dezfluran konsantrasyonları ile MAK ortalamaları arasında anlamlı fark olmasına rağmen, normal sınırlarda olduğu ve klinik olarak gruplar arasında fark olmadığı görüldü. DAG’da laktat değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu (T1-T8 dönemi). Gruplar arasında; peroperatif ve derlenme hemodinamisi, perioperatif ve postoperatif arter kan gazı parametreleri, karaciğer ve böbrek fonksiyonları, göz açma ve oryantasyon zamanı açısından fark saptanmadı.
SONUÇ: Çocuklarda da düşük akımlı anestezi yönteminin, yeterli donanıma sahip anestezi cihazı ve uygun monitörizasyon şartlarında, yakın kan gazı ve laktat düzeyi takibi ile güvenle uygulanabileceği sonucuna varılmıştır.
OBJECTIVE: Low-flow anaesthesia has become increasingly common by using modern anaesthesia devices. We aimed to compare anaesthesia with low flow and high fresh gas flows in children.
METHODS: Forty children in the ASA I-II groups, aged 5-15 years who were operated for upper and lower extremities and operation times between two and four hours, were included in this study. During the operation, 4-6% desflurane, 2 L min-1 N2O and 2 L min-1 O2 were given to the low dose group throughout the first 10 minutes (n=20). Afterwards, 50% O2, 50% N2O, 4-6% desflurane were given as one MAC. In the high flow group (n=20) 4-6% desflurane, 2 L min-1 N2O and 2 L min-1 O2 were given throughout the operation. Inspiratory and expiratory concentrations of O2, CO2, N2O and desflurane, vital parameters, BIS and MAC were measured. During the anaesthesia period, extubation period, and 24 hours after surgery arterial blood gas samples were taken.
RESULTS: Desflurane amount was 235±97 mL in the high flow group, and 106±26 mL in the low flow group. Although there were significant differences between the two groups in terms of inspired and expired O2, CO2, desflurane concentrations, and MAC levels, they were within clinically acceptable ranges. There was clinically no difference between the two groups. Lactate levels were higher in the low flow group (T1-T8 periods). There were no differences between the two groups in peroperative and recovery hemodynamics, arterial blood gas parameters, liver and kidney function, postoperative recovery period (extubation and orientation time).
CONCLUSION: Our results show that low-flow anaesthesia, with the use of appropriate techniques and devices, close monitoring of blood gases and lactate levels, can be applied safely in children.

4.
Damar Cerrahisinde Epidural Anestezinin Genel Anestezi ile Kombinasyonunun İskemi-Reperfüzyon Hasarı Üzerine Etkinliği
The Effect of Combination of Epidural Anaesthesia and General Anaesthesia on Ischemia-Reperfusion Injury in Vascular Surgery
Müge Koşucu, Hülya Ulusoy, Murat Topbaş, Zerrin Pulathan, Ahmet Menteşe, Caner Karahan
doi: 10.5152/TJAR.2012.012  Sayfalar 310 - 314
AMAÇ: Aortailiak tıkayıcı arter hastalığı nedeniyle cerrahi revaskülarizasyon uygulanan hastalarda; “genel” ve “genel+epidural” anestezi tekniklerinin aortaya klemp konmasına bağlı oluşabilecek iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin, serum malondialdehit (MDA), iskemik modifiye albümin (IMA) düzeyi, Bacak/kol İndeksi (BKİ) ölçümü aracılığıyla karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEMLER: Çalışmaya, 60 hasta (ASA I-III) alındı. Revaskularizasyon uygulanacak 40 hasta iki gruba ayrılarak 20’sine “genel anestezi” (Grup G), 20’sine “genel+epidural anestezi” (Grup GE) uygulandı. Varisektomi yapılacak 20 hastadan oluşan kontrol grubuna (Grup K) ise “genel anestezi” uygulandı. Genel anestezi indüksiyonu; tiyopental sodyum (3-5 mg kg-1) ve fentanil (1-3 mcg kg-1), kas gevşekliği cisatrakuryum (0,15 mg kg-1), anestezi idamesi sevofluran (%2-3), oksijen içinde azot protoksit (%40- 60) ile sağlandı. Grup GE’de, anestezi indüksiyonu öncesi lomber epidural anestezi (%0,5 levobupivakain, 20 mL) uygulandı. İntraoperatif analjezi, epidural levobupivakain (%0.125, 10 mL saat-1) infüzyonu ile sağlandı. Serum MDA, IMA ölçümleri için; Grup G ve GE’de, indüksiyon öncesi (t1), aort klempini kaldırmadan hemen önce (t2), klempi kaldırdıktan 1 (t3), 2 saat sonra (t4), postoperatif 6. (t5), 24. (t6) saatlerde, Grup K’de, indüksiyon öncesi (t1), operasyon başladıktan 60 (t2), 120 (t3), 180 dakika sonra (t4), postoperatif 6. (t5), 24. (t6) saatlerde kan alındı. Preoperatif, postoperatif BKİ’leri ölçüldü.
BULGULAR: Serum MDA ve IMA düzeyleri, her iki grupta da postoperatif 6. saate kadar kontrol değerlerinden daha yüksekti. Ancak her iki grupta 24. saatte başlangıç seviyesine indi. Grup G ve GE kıyaslandığında serum MDA ve IMA düzeyleri sırasıyla t2-t4 ve t2-t5 arasında Grup GE’de anlamlı düzeyde düşüktü. BKİ değerleri Grup G ve GE arasında farklılık göstermezken her iki grup içi postoperatif değerler yüksek bulundu.
SONUÇ: Epidural anestezinin genel anesteziye eklenmesiyle aortofemoral baypas cerrahisinde aortaya klemp konmasına bağlı oluşabilecek iskemireperfüzyon hasarı üzerine olumlu etki sağlanabilir.
OBJECTIVE: To compare the effects of “general” and “general+epidural” anaesthesia techniques on ischemia-reperfusion-injury in patients undergoing surgical revascularization due to aortailiac occlusive disease, by comparing plasma malondialdehyde (MDA), ischemic modified albumin (IMA) levels, ankle/brachial-index (ABI) measurements.
METHODS: Sixty patients (ASA I-III) were enrolled. Forty patients undergoing surgical revascularization were divided into two groups randomly: “general anaesthesia” (Group G, n=20) [induced with tiyopental sodyum (3-5 mg kg-1), fentanyl (1 mcg kg-1), muscle relaxation with with cisatracurium (0.15 mg kg-1), maintained with sevoflurane (2-3%), nitrous oxideoxygen mixture (40-60%)] and “general+epidural anaesthesia” (Group GE, n=20) [lomber epidural performed before anaesthesia induction (0.5% levobupivacaine, 20 mL). Peri-operative analgesia established with infusion of epidural levobupivacaine (0.125%, 10 mL h-1)]. Control group (Group K) was consisted of twenty patients undergoing varicosectomy. For plasma MDA, IMA measurements in groups G and GE, blood was taken pre-induction (t1), immediately before removal of the aortic clamp (t2), 1h (t3), 2h after clamp removal (t4), 6h (t5), 24h (t6) postoperatively. In Group K, blood was taken pre-induction (t1), 60min (t2), 120min (t3), 180min after commencement surgery (t4), at 6h (t5), 24h postoperatively (t6). Preoperative, post-operative ABIs were measured.
RESULTS: Serum levels of MDA and IMA were higher than the control values up to the 6th postoperative measurement, in both groups. But these levels decreased to initial levels within 24h in both groups. Comparing groups G and GE, plasma MDA, IMA levels were significantly lower between t2-t4 and t2-t5 in Group GE. No difference was determined between Group G and GE in terms of ABI values, though postoperative values in both groups were high.
CONCLUSION: The combination of epidural anaesthesia and general anesthesia may decrease the ischemia-reperfusion injury in aortailiac occlusive disease patients undergoing aorto-femoral bypass surgery under aortic clamping.

5.
2000-2010 Yılları Arasında İntrakranial Kitle Cerrahisi Nedeni ile Anestezi Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of the Patients Undergoing Neuroanaesthesia on Account of the Intracranial Mass Surgery Between the Years 2000-2010
Seda Yeğin, Binnur Sarıhasan, Yasemin Burcu Üstün, Barış Bilgiç
doi: 10.5152/TJAR.2012.013  Sayfalar 315 - 320
AMAÇ: Bu çalışmada 2000 ile 2010 yılları arasında İKK cerrahisi nedeniyle nöroanestezi uygulanan 1709 hastanın anestezi kayıt formlarındaki verileri kullanılarak retrospektif analizi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Verilere ağırlıklı olarak preoperatif ve intraoperatif anestezi kayıt formlarından ulaşıldı. Bazı bilgilere ulaşmak içinse hasta dosya kayıtları nukleus medikal bilgi sistemi olarak adlandırılan hastane bilgisayar sistemi kullanıldı.
BULGULAR: Preoperatif değerlendirmede, 1103 hastanın (%64,5) bir ya da daha fazla yandaş sistemik hastalığı olduğu görüldü. İndüksiyon ajanı olarak en sık tiyopental kullanıldığı, kas gevşetici ajan incelendiğinde en sık cisatrakuryum kullanıldığı, anestezi idamesinde ise; birinci sıklıkta propofol+remifentanil kullanıldığı saptandı. Preoperatif Glasgow koma skalası (GKS) değerlerinin ortalaması 14,27±1,80, 1495 hastanın postoperatif GKS ortalaması 14,02±1,42 olarak bulundu. Hastaların postoperatif GKS’larında preoperatif GKS’larına göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Çalışmamızda 1709 hastanın anestezi sürelerinin ortalaması 217,57±91,67 dakika olarak saptandı. Üç yüz yetmiş bir hastanın (%21,7) postoperatif yoğun bakım ihtiyacı olduğu, 299 hastanının (%17,5) intraoperatif veya postoperatif dönemde kaybedildiği saptandı.
SONUÇ: Son 11 yılda kliniğimizde intrakraniyal kitle tanısıyla opere olan hastalarda intraoperatif komplikasyon oranlarının azaldığı ve retrospektif çalışmaların belli dönemlerde tekrarlanmalarının anesteziyolojinin gelişimine katkısı olacağı kanısına varılmıştır.
OBJECTIVE: The study aimed to carry out a retrospective analysis of 1709 patients anaesthetized for intracranial mass surgery between 2000 and 2010.
METHODS: Data were mainly obtained from preoperative and intraoperative anaesthetic record forms. To obtain data, we used the patients’ records and hospital medical information system.
RESULTS: It was observed that 1103 patients (64.5%) had one or more accompanying systemic disease. Thiopental was the most frequently used induction agent and the most frequently used muscle relaxant agent was cisatracurium and propofol+remifentanyl were most frequently used for maintenance of anaethesia. The mean Glasgow Coma Scale (GCS) of 1709 patients was 14.27±1.80 and the mean postoperative GCS was 14.02±1.42 in 1495 patients. A statistically significant difference was observed between preoperative and postoperative means of GCS (p<0.05). In the study, the mean duration of anaesthesia was 217.57±91.67 min. The duration of anaesthesia in patients developing intraoperative complications was longer than those who did not (p<0.05). In the study, it was determined that 371 patients required intensive care and 299 patient lost their lives during intraoperative or postoperative periods.
CONCLUSION: It is concluded that the rate of intraoperative complications has decreased in patients operated with the diagnosis of intracranial mass over the past 11 years and that the repetition of retrospective studies periodically would contribute to development of the anaesthesiology.

DERLEME
6.
Anestezide Koruyucu Ventilasyon
Protective Ventilation in Anaesthesia
Maria Vargas, Stefano Pezzato, Paolo Pelosi
doi: 10.5152/TJAR.2012.014  Sayfalar 321 - 326
Genel anestezi, solunum sistemini bir çok farklı şekilde etkileyerek, rezidüel fonksiyonel kapasitenin değişmesi veya atelektazi gibi ameliyat sırası ve sonrası komplikasyonlara neden olabilir.
Bu derlemenin amacı: 1) laparoskopik, açık karın ve kalp cerrahileri sırasında kullanımı önerilen koruyucu ventilasyon stratejilerini incelemek ve 2) ameliyathanede, genel anestezi sırasında sık kullanılan ventilasyon modları hakkında bilgi vermektir.
General anaesthesia may affect the respiratory system in many different ways, resulting in intra-operative and post-operative pulmonary complications such as alteration of residual functional capacity and atelectasis.
The aim of this review is: 1) to analyse different proposed strategies of protective mechanical ventilation during general anaesthesia for laparoscopic, openabdominal and cardiac surgery and 2) to overview the different ventilatory modes commonly used during general anaesthesia in the operating room.

OLGU SUNUMU
7.
Tramadole Bağlı Anjioödem: Olgu Sunumu
Angioedema Induced by Tramadol: A Case Report
Semra Küçükgöncü, Ahmet Başel, İ. Özkan Akıncı
doi: 10.5152/TJAR.2012.015  Sayfalar 327 - 328
Tramadol, opioidlere göre daha az solunum depresyonu yapması sebebiyle güvenilir bir profile sahiptir ve bu nedenle postoperatif dönemde ağrı tedavisinde giderek daha sık kullanılmaktadır. Bu olguda, arteriovenöz malformasyon ve subaraknoid kanama sebebiyle opere edilen kadın hastada tramadol uygulanması sonrası gelişen masif anjioödem tablosu sunulmaktadır. Hastamız beş saat süren operasyon sonrası nörolojik takip amacıyla yoğun bakım ünitesine alındı. Postoperatif analjezi amacıyla intravenöz yoldan 25 mg tramadol uygulanmasından yaklaşık yarım saat sonra konuşma güçlüğü, dilde şişme, taşipne ve nefes darlığı şikayetleri gözlendi. Hastanın dilinin ödemli olduğu ve büyüyerek ağzın dışına 4-5 cm kadar taştığı izlendi. Gelişen tablonun anjioödem olduğu düşünülerek intravenöz yoldan 250 mg metil prednizolon, 8 mg deksametazon ve 45,5 mg pheniramine uygulandı. Antiallerjik tedaviyi takiben dildeki ödemin giderek gerilediği ve 48 saat sonra tamamen kaybolduğu görüldü. Bu olgu, güvenilir bir opioid ajan olarak bilinen tramadolün de masif anjioödem gibi hayatı tehdit edebilecek allerjik yan etkilere yol açabileceğini göstermektedir.
Tramadol has a safer profile compared to opioids due to its lower potential of respiratory depression and, therefore, is increasingly used for treatment of postoperative pain. This case report presents massive angioedema following tramadol administration in a female patient who was operated due to arteriovenous malformation and subarachnoid hemorrhage. Our patient was transferred to the intensive care unit (ICU) after five hours of operation for neurologic follow up. Due to postoperative pain, 25 mg of tramadol was injected via an intravenous line and 30 minutes later, the patient started to have difficulty in speaking, swollen tongue, tachypnea and shortness of breath. The tongue swelled massively within minutes and protruded 4-5 cm out of oral cavity. She was diagnosed as massive angioedema; and, 250 mg methyl prednisolone, 8 mg dexamethasone and 45.5 mg pheniramine was administered intravenously. Edema of the tongue subsided following anti-allergic therapy and disappeared 48 hours later. This case indicates that, although considered to be a safe opioid, tramadol may cause life threatening allergic reactions such as massive angioedema.

8.
Nöroleptik Malign Sendrom: Olgu Sunumu
Neuroleptic Malignant Syndrome: A Case Report
Ümit Yaşar Tekelioğlu, İsa Yıldız, Hakan Bayır, Abdullah Demirhan, Akcan Akkaya, Arif Duran, Hasan Koçoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2012.016  Sayfalar 329 - 331
Nöroleptik Malign Sendrom (NMS), genelde antipsikotik kullananlarda görülen bir sendromdur ve yüksek mortaliteye sahiptir. Hayati tehlike oluşturan bir bozukluk olup, dopamin blokajı yapan antipsikotik ilaç kullanımı ile birliktedir. Semptomlar yüksek ateş, terleme, düzensiz kan basıncı, bilinç bozukluğu, kaslarda rijidite ve otonomik disfonksiyonu içerir. Şizofreni nedeniyle 10 yıldır klozapin kullanım öyküsü olan kırk altı yaşındaki erkek hasta, bilinç ve konuşma bozukluğu, ateş yakınması ile acil servise başvurdu. Son dönemlerde düzensiz ilaç kullanım hikayesi mevcut olan hastaya, semptomlarının artması üzerine tekrar klozapin başlandı. Nörolojik muayenede bilinç bozukluğu ve kas rijiditesi vardı. Laboratuvar incelemelerinde lökosit 13,800/mm3, AST: 2,067 U/L, ALT: 295 U/L, LDH: 5,709 U/L, CK-MB: 1,189 U/L, CK: 123,889 U/L idi. Hasta NMS olarak kabul edildi. Bu olgu sunumu ile NMS’ye yaklaşımı ve tedaviyi literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık.
Neuroleptic Malignant Syndrome (NMS) is usually seen in patients who use antipsychotic drugs and has a high mortality rate. It is a life-threatening condition associated with dopaminergic blockage. Symptoms include high fever, diaphoresis, unstable blood pressure, unconsciousness, muscular rigidity, and autonomic dysfunction. The 46-year-old male patient who had a history of 10 years of klozapin use due to schizophrenia applied to the emergency service with unconscionsness, speech disorder and high fever. Having a history of irregular use of medicine in the recent past, the patient was restarted with klozapin as his symptoms increased. During the neurological examination, he had impaired consciousness and muscular rigidity. The laboratory analysis revealed the leukocyte 13.800/mm3, AST: 2.067 U/L, ALT: 295 U/L, LDH: 5.709 U/L, CK-MB: 1.189 U/L, CK: 123.889 U/L. He was diagnosed as NMS. By presenting this case, we aim to discuss the approaches to NMS and treatment modalities of NMS in light of the literature.

9.
Sakrokoksigeal Teratomlu Yenidoğanda Ameliyat Esnasında Anestezi Yönetiminin Önemi
The Importance of the Management of Anaesthesia During Surgery for Sacrococcygeal Teratoma in the Newborn
Emin Silay, İsmail Coşkuner, Hüseyin Yıldız, Cevdet Yardımcı, Keramettin Uğur Özkan, Mehmet Davutoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2012.017  Sayfalar 332 - 334
Sakrokoksigeal teratom (SKT), yenidoğanlarda en sık karşılaşılan germ hücreli tümördür. Etyolojisi tam olarak bilinmeyen bu teratomların büyük boyutlara ulaşabilmesi, fazla kanlanması nedeniyle, operasyon esnasında cerrahi ve anestezi yönetimi açısından sorunlara neden olabilmektedir. Prenatal dönemde ultrasonografi ile SKT tanısı konulan ve 40. haftada C/S ile, 4050 gr olarak dünyaya gelen yenidoğanın fizik muayenesinde sakrokoksigeal bölgede 15x10 cm büyüklüğünde solid kitle dışında özellik yoktu. Preoperatif tetkikleri normal sınırlarda bulunan olguya hayatın 2. gününde kitle eksizyonu yapıldı. İnvazif olarak arter, ven basınçları ve sıcaklık monitörizasyonuyla takip edilen olguda, operasyon esnasında ciddi bradikardi, hipotansiyon ve hipoksemi gelişti. İnvazif monitörizasyonla yakın takip edilen, bu nedenle de değişikliklerin anında fark edildiği olgumuz etkin müdahale ile kısa sürede düzeldi. Bu yazıda yenidoğan döneminde opere edilen dev SKT’li olgularda operasyon esnasında uygulanan invazif arter ve ven basıncı monitörizasyonunun son derece önemli olduğunu vurguladık.
Sacrococcygeal teratoma is the most common germ cell tumor in newborn infants. Teratomas with unknown etiology can cause problems in the management of surgery and anaesthesia during operation since they can reach high pressure levels due to increased blood supply. A sacrococcygeal teratoma was diagnosed with prenatal ultrasound and a 4050 g 40 week newborn, was born with C/S. The physical examination was unremarkable except for a solid mass the size of 15x10 cm in the sacrococcygeal region. Preoperative anaesthesia examination of the case was within normal limits and at the second day of her life the mass was excised. The invasive arterial and central venous pressures with esophageal temperature monitorization was assured and severe bradycardia, hypotension, and hypoxemia developed during the operation. With close invasive monitorization, the changes were realised immediately and treated effectively. The importance of invasive arterial and venous pressure monitoring in patients operated on during the neonatal period with giant sacrococcygeal teratoma, is highlighted in this report.

10.
KONU DİZİNİ
SUBJECT INDEX

Sayfalar 335 - 337
Makale Özeti | Tam Metin PDF

11.
HAKEM DİZİNİ
REFEREE INDEX

Sayfa 338
Makale Özeti | Tam Metin PDF

12.
YAZAR DİZİNİ
AUTHOR INDEX

Sayfalar 339 - 340
Makale Özeti | Tam Metin PDF