Turk J Anaesthesiol Reanim: 40 (5)
Cilt: 40  Sayı: 5 - Ekim 2012
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Fonksiyonel Endoskopik Sinüs Cerrahisinde Kontrollü Hipotansif Anestezi: Deksmedetomidin ve Remifentalinin Karşılaştırılması
Dexmedetomidine Versus Remifentanil For Controlled Hypotensive Anesthesia in Functional Endoscopic Sinus Surgery
Abdullah Aydın Özcan, Yaman Özyurt, Ayten Saraçoğlu, Hakan Erkal, Hüsnü Süslü, Gülten Arslan, Feriha Temizel
doi: 10.5152/TJAR.2012.001  Sayfalar 257 - 261
AMAÇ: Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi (FESS) sırasında kanamanın kontrol altına alınması; cerrahi alandaki görüşün artması ile birlikte, optik sinir veya internal karotis arteri gibi önemli yapıların yaralanması riskini de azaltmaktadır. Ancak, bu amaç için ideal ajan seçimi tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, FESS için kontrollü hipotansiyon uygulamalarında remifentanil ile deksmedetomidinin etkinlikleri ile gelişebilecek yan etkilerinin karşılaştırılmaası amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya, elektif FESS cerrahisi geçirecek, ASA I-II, 18-60 yaş arasında 50 hasta dahil edildi. Hastalar randomize olarak, Grup R (remifentanil infüzyonu, 0,25 mcg kg-1s-1, n=25) ve Grup D (deksmedetomidin infüzyonu, 0,2-0,7 mcg kg-1dk-1) olarak iki gruba ayrıldı. İlaç enjeksiyonundan, hedeflenen kan basıncının oluşmasına kadar geçen süre, anestezi ve cerrahi süreleri, verilen toplam ilaç miktarı, cerrahi sahanın kuruluğu, derlenme süresi, yan etkiler ile karaciğer ve böbrek işlevlerine ait değerler kaydedildi.
BULGULAR: Gruplar arasında anestezi, cerrahi işlem süresi ve kontrollü hipotansiyon süresi bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Ortalama periferik oksijen satürasyonu, cerrahi sahanın kuruluğu, kan basınçları, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), kan üre nitrojeni (BUN) ve kreatinin değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunamadı. Kalp atım hızı, ekstübasyon sırasında, ekstübasyondan sonra 5, 10, 15, 20 ve 30. dakikalarda Grup D’de Grup R’den anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Ortalama derlenme süresi ise Grup D’de Grup R’den anlamlı olarak daha uzundu (p<0,001).
SONUÇ: Her iki ajanın yan etki skorları, cerrahi saha görüş yeterlilikleri, karaciğer ya da böbrek işlevlerine etkileri değerlendirildiğinde, gerek remifentanilin gerekse de deksmedetomidinin fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahilerinde eşit oranda güvenli, kontrollü hipotansiyon oluşturabileceği sonucuna vardık. Ancak deksmedetomidin anlamlı olarak daha uzun derlenme süresiyle ilişkili bulunmuştur.
OBJECTIVE: During functional endoscopic sinus surgery (FESS), sufficient control of bleeding is essential in order to increase the visibility in the operative field and reduce the risk of injury to the optic nerve or internal carotid artery. However, choosing the ideal agent is still a controversial topic. The aim of this study is to compare the effects and possible side effects of remifentanil and dexmedetomidine for controlled hypotension in FESS.
METHODS: Fifty ASA I-II patients, aged between 18-60 years, undergoing elective FESS, were included. Patients were randomly assigned into two groups (n=25) as Group R (remifentanil infusion, 0.25 mcg kg-1h-1) and Group D (dexmedetomidine infusion, 0.2-0.7 mcg kg-1 min-1). The duration of anesthesia, surgery and controlled hypotension, total drug doses, dryness of the surgical area, recovery time, side effects, liver and kidney function analyses were recorded.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups in operation time, duration of anesthesia and controlled hypotension time. Group R and D were similar in average SpO2, dryness, arterial blood pressure, aspartate aminotransferase (AST), alanine aminotransferase (ALT), blood urea nitrogen (BUN) and creatinine at all measurement times. Heart rate was lower in Group D than Group R at the time of extubation and 5, 10, 15, 20, 30. min after extubation (p<0.05). Mean recovery time of Group D was longer than Group R (p<0.001).
CONCLUSION: Based on the side effect scores, visualisation results of surgical area, liver or renal functions; both dexmedetomidine and remifentanil provided adequate, safe, controlled hypotensive anesthesia. However, dexmedetomidine was associated with significantly longer recovery time period compared with remifentanil.

2.
Performansa Göre Ek Ücret Ödenmesinin Anestezi Uygulamalarına Etkileri
The Effect of Pay for Performance System on Anesthesia Practices
Ahmet Küçük, Derya Gökçınar, Esra Aksoy, Demet Albayrak, Deniz Erdem, Belgin Akan, Nermin Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2012.002  Sayfalar 262 - 268
AMAÇ: Performansa göre ödeme (PGÖ) hekim ve diğer sağlık çalışanlarını sağlık hizmetlerinde önceden belirlenen hedeflere ulaşmaları halinde ödüllendiren bir sistemdir. Bu çalışmanın amacı Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği çalışanlarının performans sistemi hakkındaki memnuniyetini ölçmek ve bu sistemin anestezi uygulamalarına etkilerini ortaya koymaktır.
YÖNTEMLER: Bir devlet hastanesinde Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği çalışanlarına bireysel performansa dayalı ücret ödenmesi konusundaki düşünceleri 10 sorudan oluşan bir anket ile soruldu. Araştırma anketinde ölçeklendirme olarak Likert yöntemi kullanıldı. Diğer yandan performansa dayalı ödemenin anestezi uygulamalarına etkilerini ortaya koymak için performansa dayalı ödeme sisteminin uygulanmadığı 2003 yılı ile performansa dayalı ödeme sisteminin uygulandığı 2007 yılına ait anestezi fişleri retrospektif olarak taranarak ‘Genel Anestezi’ ve ‘Rejyonel Anestezi’ oranları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Anket sorularına verilen yanıtlara göre PDÖ sisteminin adil olmadığı düşüncesinin hakim olduğu tespit edildi. Anestezi teknisyenlerinin büyük çoğunluğunun performansa göre ödemeden memnun olmadıkları ortaya çıktı. 2003 yılında genel cerrahi prosedürü uygulanan toplam 1230 hastanın 54’üne (%4,39) rejyonel anestezi uygulanırken, 2007 yılında 1505 hastanın 308’ine (%20,46) rejyonel anestezi uygulandığı tespit edildi.
SONUÇ: Performans ölçümlerinin yetersiz olduğu ve bazı anestezi çalışanlarının performansa göre ödeme sisteminden memnun olmadığı izlendi.
OBJECTIVE: Pay for performance (P4P) is a system by which physicians and other healthcare workers are rewarded for meeting pre-established targets for delivery of healthcare services. The aim of this study is to reveal what the staff of the anesthesiology department think about pay for performance. In addition, we reviewed whether anesthesia methods changed after pay for performance.
METHODS: We applied a survey to anesthesia staff in a public hospital. The survey consisted of 26 questions. The Likert scale was used for the survey. To demonstrate the effect of performance-based payment in anesthesia practices, we retrospectively examined the anesthesia records of the pre-and post- pay-for performance.
RESULTS: According to the replies to the survey questions, it is thought that the P4P system is unfair. The majority of anesthesia technicians were not satisfied with the performance-based payment. In 2003, 54 (4.39%) of 1230 patients who underwent general surgical procedures had regional anesthesia. However in 2007, 308 (20.46%) of 1505 patients who underwent general surgical procedures had regional anesthesia.
CONCLUSION: Measurements in the present pay-for-performance system does not reflect the work quality. If deficiencies are identified, improvement can be achieved. Thus, health care workers satisfaction can be increased.

3.
Karaciğer Yetersizliğinde Uygulanan Ekstrakorporeal Destek Sistemlerinin Etkileri
Effects of Extracorporeal Liver Support Systems in Liver Failure
Evren Şentürk, Perihan Ergin Özcan, Günseli Orhun, Binnur Pınarbaşı, Figen Esen, Lütfi Telci, Nahit Çakar
doi: 10.5152/TJAR.2012.003  Sayfalar 269 - 273
AMAÇ: Ekstrakorporeal destek sistemleri, karaciğer yetersizliğinde önemli bir tedavi seçeneği sunmaktadırlar. Bu retrospektif çalışmada, iki farklı destek sistemi ile ilgili deneyimler ışığında bu sistemlerin etkileri araştırılmış ve sistemler, birbiriyle karşılaştırılmıştır.
YÖNTEMLER: Molekül abzorbe edici resirkülasyon sistemi (MARS) (10 hasta) ve plazmadan emilim yoluyla doğrudan adzorpsiyon (FPSA) (28 hasta) sistemlerinin uygulandığı 38 hastada, 114 işlem değerlendirilmiştir. Karaciğer nakli ve sağkalım sıklığı araştırılmış; SOFA ve hepatik ensefalopati skorları, total bilirübin, amonyak, albümin, kan idrar nitrojeni (BUN), kreatinin, laktat düzeyleri, INR ve lökosit ve trombosit sayıları ve ayrıca hemodinamik değişikliklerin sıklığı incelenip karşılaştırılmıştır. Kullanılmış olan antikoagülasyon yöntemi, destek sisteminin kaç kez uygulandığı ve hastanın yoğun bakım kalış süresi kaydedilmiştir.
BULGULAR: Her hastaya 3±1,8 (sınır: 1-7) seans uygulanmıştır. Nakil yapılan 7 (MARS: 3; FPSA: 4) hastanın tümü yaşamış; nakil yapılmayan hastaların 12’si (%30,8) yaşamış; genel sağkalım %50 olmuştur. Her iki sistem ile bilirübin, BUN ve kreatinin düzeylerinde düşmeler sağlanmış; FPSA ile bu düşüşler daha belirgin olmuş; ayrıca amonyak düzeyinde de anlamlı azalma görülmüştür. FPSA ile albümin, trombosit ve lökosit sayısı ile INR’de de anlamlı değişiklikler saptanmıştır. MARS ile anlamlı olarak daha az hemodinamik sorun ile karşılaşılmıştır.
SONUÇ: İki sistem de, karaciğer nakline kadar vakit kazanılmasında, nakil gerçekleşene kadar hastanın genel durumunun düzeltilmesinde, yaklaşık 1/4 hastada da karaciğer nakli endikasyonunun ortadan kaldırılmasında etkili olabilmektedir. FPSA, detoksifikasyon işleminde daha etkin görünmektedir; buna karşın MARS, bu kritik hasta grubunda, daha istikrarlı bir hemodinami sağlayabilmektedir.
OBJECTIVE: Extracorporeal liver support systems represent an important option for the treatment of liver failure. In this retrospective study, effects of two different support systems were examined, and these systems were compared.
METHODS: Molecular Absorbent Recirculating System (MARS) (10 patients) and fractionated plasma separation and adsorption (FPSA) (28 patients) were performed 114 times in 38 patients. The frequencies of liver transplantation and survival; SOFA and hepatic encephalopathy scores, levels of total bilirubin, ammonia, albumin, blood urea nitrogen (BUN), creatinine and lactate, leucocyte and thrombocyte counts, as well as frequency of hemodynamic instability were investigated and compared. The method used for anticoagulation, the number of applications/patients and the length of stay in ICU were also recorded.
RESULTS: There were 3±1.8 (range: 1-7) treatments/patient. All transplanted patients (n=7; MARS: 3, FPSA: 4) and 12 (30.8%) of the remaining patients without transplantation survived, obtaining an overall survival of 50%. There was a decrease in the levels of bilirubin, BUN and creatinine with both systems; the decrease was more pronounced with FPSA. FPSA also achieved a significant decrease in ammonia level. With FPSA, there were also significant changes in albumin, leucocyte and thrombocyte counts and INR. MARS was associated with significantly less hemodynamic instability.
CONCLUSION: Both systems have been found to be effective as a “bridge therapy” for liver transplantation, in 1/4 of the patients they can even eliminate the indication for liver transplantation. Effects of FPSA on detoxification appeared to be more pronounced, whereas MARS obtained a more stable hemodynamic status during treatment.

4.
Spinal Anestezi Planlanan Hastalarda Görsel Bilgilendirmenin Preoperatif Anksiyete Üzerine Etkisi
The Effect of Visual Information on Preoperative Anxiety in Spinal Anesthesia
Gülten Sağır, Menşure Kaya, Hamit Erdal Eskiçırak, Özlem Kapusuz, Ayşe Nihal Kadıoğulları
doi: 10.5152/TJAR.2012.004  Sayfalar 274 - 278
AMAÇ: Bu çalışmada spinal anestezi ile girişim planlanan hastalarda, yazılı bilgilendirme veya görsel bilgilendirmenin preoperatif anksiyete, intraoperatif sedatif ilaç kullanımı ve postoperatif analjezik tüketimi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Ayrıca görsel bilgilendirme yapılan grupta hastaların anestezi ile ilgili endişelerinin azalıp azalmayacağı araştırıldı.
YÖNTEMLER: Etik kurul izni ile, ASA I-III 210 olgu çalışmaya alındı. Preoperatif anestezi viziti öncesi tüm hastaların Süreksiz Durumluluk/Sürekli Kaygı Envanteri (State Trait Anxiety Inventory-STAI) ile bazal anksiyete düzeyleri ölçüldü ve anestezi ile ilgili endişeleri sorgulandı. Hastalar görsel ve kontrol grubu olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Görsel gruptaki hastalar; spinal anestezi yönteminin resimlerinden oluşan bir katalog ile, kontrol grubundaki hastalar ise standart yazılı bilgilendirme formu ile bilgilendirildi. Preoperatif ve postoperatif her iki gruba STAI tekrarlandı ve anestezi ile ilgili endişeler sorgulandı. Hastaların intraoperatif sedatif ilaç kullanımı, postoperatif ağrı skorları ve analjezik ihtiyaçları kayıt edildi.
BULGULAR: İki grup arasında bazal ve postoperatif STAI değerleri açısından fark yokken, preoperatif STAI görsel grupta anlamlı olarak daha düşüktü. Anestezi ile ilgili endişeler sorgulandığında, ameliyat sonrası ağrı, bulantı-kusma ve iğne korkusu ile ilgili endişeler istatistiksel olarak anlamlı oranlarda yüksek bulundu. Preoperatif değerlendirmede ameliyat sonrası uzun süre uyuma ve personelin problem çıkarması, postoperatif ise anestezistin bilgi yetersizliği ve postoperatif ağrı duyma endişeleri kontrol grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı. İntraoperatif sedatif ilaç ihtiyacı ve postoperatif 8. saat VAS değerleri görsel grupta anlamlı olarak daha düşüktü.
SONUÇ: Spinal anestezi uygulamasını resimlerle anlatan basit bir kataloğun standart bilgilendirme formlarına eklenmesinin, hastaların anestezi öncesi anksiyetesini, intraoperatif sedatif ihtiyacını, postoperatif analjezik gereksinimini azalttığı ve anestezi hakkında yanlış veya eksik bilgilendirmeyi engellediği sonucuna vardık.
OBJECTIVE: In this study we aimed to compare the effects of written and visual information on preoperative anxiety and usage of sedative drugs and postoperative analgesics in patients who are scheduled for operations under spinal anesthesia.
METHODS: With the permission of the ethics committee, ASA I-III 210 patients were enrolled in the study. Before the preoperative evaluation, the basal anxiety levels of all patients were measured with State Trait Anxiety Inventory (STAI) and anesthesia related anxiety was determined. The patients were divided into two groups as visual and control group. The visual group patients were informed with a catalogue involving pictures about spinal anesthesia and the control group patients were informed with a standardized written information form. STAI was repeated and anxiety about anesthesia was questioned in both groups in the preoperative and postoperative periods. The intraoperative usage of sedative drugs, postoperative pain scores and analgesic needs of the patients, were recorded.
RESULTS: While the basal and postoperative STAI values showed no difference between the groups, the preoperative STAI values of visual group were significantly low. When anxiety about anesthesia was questioned, the anxiety regarding postoperative pain, nausea-vomitting and fear of injection were found to be significantly higher. In the preoperative evaluation, delayed awakening after operation and experience of problems with the staff in the postoperative evaluation, insufficient knowledge of the anesthesist and postoperative pain were significantly higher in the control group. The intraoperative sedative drug need and postoperative 8th hour VAS values were significantly lower in the visual group.
CONCLUSION: We concluded that addition of a simple picture catalogue into the standardized information forms reduced the anxiety of the patients before anesthesia, as well as intraoperative sedative and postoperative analgesic requirement, and prevented incorrect or deficient information about anesthesia.

DENEYSEL ARAŞTIRMA
5.
Sıcaklık Değişikliğinin Lokal Anestetik/Opioid Karışımı Dansitesi Üzerine Etkisi
The Effect of Temperature Changes on Densities of Local Anesthetic/Opioid Mixtures
Bünyamin Muslu, Rüveyda İrem Demircioğlu, Selda Muslu, Safinaz Karabayırlı, Hüseyin Sert, Burhanettin Usta
doi: 10.5152/TJAR.2012.005  Sayfalar 279 - 283
AMAÇ: Lokal anestetiklerin (LA) ve opioidlerin dansitesi bu çözeltilerin sıcaklığından etkilenebilir. Bu çalışmanın amacı farklı sıcaklıklardaki LA/ opioid karışımlarının dansitesini araştırmaktır.
YÖNTEMLER: Bupivakain %0,5, bupivakain hiperbarik %0,5, levobupivakain 5 mg mL-1, prilokain %2, lidokain %2, artikain %2, fentanil ve morfin gibi spinal anestezide kullanılan LA/opioid karışımlarının dansitesi ölçüldü. Bu çözeltilerin dansiteleri 5°, 10°, 15°, 20°, 25°, 30° ve 37°C piknometre kullanılarak hesaplandı.
BULGULAR: Hiperbarik bupivakain %0,5 dışındaki LA/opioid karışımlarının dansitesi 37°C de hipobarik iken, 25°C altında hiperbariktir. Lokal anestetiklere fentanil eklenmesi dansitenin azalmasına neden olurken, morfin eklenmesi hiperbarik bupivakain dışındaki LA’ların dansitesini artırmaktadır.
SONUÇ: Lokal anestetik/opioid karışımlarının sıcaklıkları 37°C den 25°C ye azaldıkça dansiteleri artmaktadır. Lokal anestetiklere opioid eklenmesi dansitelerini değiştirmektedir.
OBJECTIVE: The density of local anesthetics (LA) and opioids may be influenced by the temperature of the solution. The aim of the study is to analyze the density of LA/opioid mixtures at different temperatures.
METHODS: Densities of LA/opioid mixtures that are used in spinal anesthesia such as bupivacaine %0.5, bupivacaine hyperbaric %0.5, levobupivacaine %0.5, prilocaine %2, lidocaine %2, articaine %2, fentanyl and morphine were measured. The measurements were made using a picnometer at 5°, 10°, 15°, 20°, 25°, 30° and 37°C temperatures.
RESULTS: The densities of the LA/opioid mixtures except bupivacaine hyperbaric %0.5 were hypobaric at 37°C while their densities were hyperbaric at 25°C and colder temperatures. Adding fentanyl to local anesthetics decreased the density of the mixtures, while adding morphine increased the density of the mixtures except for bupivacaine hyperbaric %0.5.
CONCLUSION: Densities of LA/opioid mixtures increase by cooling from 37°C to 5°C. The addition of opioids in LA changes the densities of LAs.

OLGU SUNUMU
6.
Genel Anestezi Altında Tuba Karsinomu Nedeniyle Sitoredüktif Cerrahi Yapılan Hastada Abdominal Aorta Trombozu
Thrombosis of the Abdominal Aorta of a Patient with Tubal Carcinoma Undergoing Cytoreductive Surgery Under General Anesthesia
Ebru Akgün Salman, Özkan Önal, Banu Yürekli, Erdal Şimşek, Fahri Yetişir, Süheyla Ünver
doi: 10.5152/TJAR.2012.006  Sayfalar 284 - 286
Yetmiş dört yaşında, 98 kg ağırlığında kadın hasta, karında şişlik şikayetiyle hastaneye başvurdu. Hastanın üst ve alt karın tomografisi normaldi. Ultrasonografi, yaygın asit nedeniyle değerlendirilemedi. Hastada tromboemboli profilaksisi başlandıktan sonra, genel anestezi altında ve tümör küçültücü operasyon (total abdominal histerektomi, bilateral salfingooferektomi, total omentektomi, apendektomi, pelvik ve periaortik lenf nodu diseksiyonu) yapıldı. Hastanın patoloji sonucu tuba karsinomu olarak geldi. Beş saat süren ameliyatın sonunda postoperatif takip için yoğun bakım ünitemize kabul edilen hastanın her iki alt ekstremitelerindeki soğukluk ve siyanoz saatler içinde artmaya başladı. Femoral arter ve distalinde nabız alınamıyordu. Nörolojik muayenesinde her iki alt ekstremitede de duyu ve motor kayıp mevcuttu. Anjiyografisinde, aortanın aterosklerotik olduğu, renal arterlerin 3 cm distalinde başlayan ve abdominal aortayı tıkayan trombüs izlendiği görüldü. Hasta acil embolektomi için operasyona alındı ve hiperkalemiye yönelik tedavi başlandı. Hastaya acil diyaliz girişimi planlandı. Ancak hastada kardiyopulmoner arrest gelişti ve kardiyopulmoner resüsitasyona cevap vermedi.Jinekolojik cerrahi sonrası abdominal aortada trombüs gelişimi nadir görülen fatal bir komplikasyondur. Preoperatif değerlendirme ve risk faktörlerinin saptanması, bu tür hastalarda tedavi seçeneklerinin sınırlı olması nedeniyle, zaman kaybetmeden dikkatli bir şekilde yapılmalıdır.
A 74 year old patient, weighing 94 kg, with abdominal distention was admitted to hospital. Her upper and lower abdominal tomography was normal and ultrasonography could not be evaluated optimally because of massive ascites. She had undergone tumor debulking surgery (total abdominal hysterectomy, bilateral salphingo-oophorectomy, total omentectomy, appendectomy, pelvic and paraaortic lymph node dissection) under general anesthesia with prophylaxis for deep vein thrombosis. Pathologic examination revealed tubal carcinoma. At the end of the five hour long operation, the patient was admitted to the ICU for postoperative care. Within hours, progressive coldness and cyanosis bilaterally in the lower extremities were noted in her physical examination. Pulses distal to the femoral arteries were not palpable. Motor and sensory deficits were also present in both of the lower legs in her neurological examination. In her angiography, the aorta was atherosclerotic and a large thrombus, occluding the abdominal aorta, 3 cm distal to renal arteries, was revealed. The patient was taken for emergency embolectomy and treatment for hyperkalemia was also begun. After embolectomy, emergency hemodialysis was planned. However, the patient arrested in ICU and did not respond to cardiopulmonary resuscitation. Aortic thrombosis is a very rare and fatal complication after gyneco-oncologic surgery. Preoperative evaluation and assessment of risk factors should be done carefully and without losing time, since treatment options are very limited in such patients.

7.
Antikoagülan Tedaviye Bağlı Farinks Hematomu: Olgu Sunumu
Pharyngeal Hematoma Secondary to Anticoagulant Therapy: Case Report
Menşure Kaya, Müge Ceylan, Sevil Nesteren Koçak, Özgür Yıldırım, Hamit Erdal Eskiçırak, Ayşe Nihal Kadıoğulları
doi: 10.5152/TJAR.2012.007  Sayfalar 287 - 289
Antikoagülan tedaviye bağlı üst hava yolu obstrüksiyonu oluşturan kanama olgularının çoğunluğu retrofaringeal, sublingual, submandibular ve nadiren laringeal yerleşimlidir. Olgular çoğunlukla konservatif yöntemlere cevap verirken bazen endotrakeal entübasyon ve acil trakeotomi gerekir. Biz acil servise kardiyopulmoner arrest ile başvuran ve varfarin kullanımına bağlı farinks hematomu nedeniyle gelişen asfiksi olgusunu sunuyoruz.
Kırk sekiz yaşında kadın hasta boğaz ağrısı ve yutkunmada güçlük yakınması ile sabah acil servise başvurmuş. orofarinks muayenesi sonrası hasta kulak-burun-boğaz polikliniğine yönlendirilmiştir. Ancak hasta, aynı gün akşam kardiyopulmoner arrest ile acil servise getirildi. Doğrudan laringoskopisinde farinks arka duvarında kitle-hematom görüntüsü mevcuttu. Tekrarlayan entübasyon girişimleri başarısız oldu. Laringeal maske uygulanmasına rağmen ventile edilemedi ve acil trakeostomi açıldı. Anamnezde, hastanın mitral darlık nedeniyle varfarin kullandığı öğrenildi. INR değerleri ölçülemeyecek kadar yüksekti. Taze donmuş plazma ve K vitamini tedavisi başlandı. Beyin ve boyun bilgisayarlı tomografi taramasında, yaygın beyin ödemi ve farinkste hava yolunu tama yakın kapatan kanama–kitle ayrımı yapılamayan lezyon tespit edildi. İkinci gün hastanın böbrek fonksiyonları bozuldu ve hipernatremi gelişti. Hasta beşinci gün çoklu organ yetersizliği nedeniyle kaybedildi.
Antikoagülan kullanan ve boğaz ağrısı, odinofaji, disfaji, seste boğuklaşma septomları ile başvuran hastalarda farinks hematomu ekarte edilmelidir. Erken tanı konservatif tedavinin başarısını artırır ve uzayan hava yolu girişimlerini önleyerek hayat kurtarıcı olabilir.
Hematomas secondary to anticoagulant therapy, inducing upper airway obstruction, are mostly located in the retropharyngeal, sublingual, submandibular and, rarely, laryngeal space. Most are managed conservatively but sometimes endotracheal intubation and emergency tracheotomy are necessary. We report a case of asphyxia due to a pharyngeal hematoma secondary to warfarin use, admitted to the emergency service with cardiopulmonary arrest.
A 48 year-old woman presented at the emergency service with sore throat and difficulty in swallowing in the morning. After evaluation of the oropharynx, she was referred to the ear-nose throat clinic. However, on the same day, she presented at the emergency service with cardiopulmonary arrest. Direct laryngoscopy revealed a posterior pharyngeal mass or hematoma. Repeated intubation attempts failed. Despite the application of a laryngeal mask, she could not be ventilated and an emergency tracheostomy was performed. In her medical history, it was learned that she was taking warfarin for mitral stenosis. INR values were unmeasurably high. Fresh frozen plasma and vitamin K treatment were started. A computed tomography scan of the neck and cranium revealed extensive cerebral edema and a lesion in the pharynx, not distinguishable between bleeding and tumor and almost completely obstructing the airway. On the second day, her renal function deteriorated and she developed hypernatremia. The patient died due to multiorgan failure on the 5th day.
In patients using anticoagulants and presenting with symptoms like sore throat, odynophagia, dysphagia and hoarseness, pharyngeal hematoma should be excluded. Early diagnosis increases the success of conservative treatment and can be life-saving by preventing prolonged airway attempts.

8.
Kartagener Sendromlu Hastada Torasik Anestezik Yaklaşım
Thoracic Anesthetic Management of a Patient with Kartagener’s Syndrome
Mehtap Tunç, Hilal Günal Sazak, Zeki Cengiz, Şaziye Şahin
doi: 10.5152/TJAR.2012.008  Sayfalar 290 - 293
Kartagener sendromu bronşektazi, sinüzit ve situs inversusla karakterize otozomal resesif geçişli bir hastalıktır. Bu yazıda kombine genel ve torakal epidural anestezi altında pulmoner rezeksiyon yapılan Kartagener sendromu ve bronşektazisi olan hastamız sunuldu. Bu nadir hastalıkta akciğer izolasyon teknikleri; hastaya ve anesteziste göre değişmektedir. Olgumuzda; sol orta ve alt lobektomi için sağ ana bronşa, sol çift lümenli tüpün bronşiyal lümeni sağda olacak şekilde yerleştirildi. Toraks cerrahisi geçiren KGS’li hastada sevofluran ile kombine genel ve torakal epidural anestezinin avantajları ve uygun anestezik yaklaşımlar tartışıldı.
Kartagener’s syndrome (KGS) is an autosomal recessive disorder characterized by the triad of bronchiectasis, sinusitis and situs inversus. In this report we present a patient with KGS and bronchiectasis, who underwent pulmonary resection under thoracic epidural anesthesia (TEA) combined with general anesthesia (GA). Lung isolation techniques vary with respect to the patient and anesthesiologist in this rare disorder. We placed a left sided double lumen tube (DLT) with the bronchial lumen on the right for left -sided middle and lower lobectomy in this case. The appropriate anesthetic approaches and advantages of the TEA combined with sevoflurane in patients with KGS undergoing thoracic surgery are discussed.

9.
Difüzyon MRG Serebral Yağ Embolisinde Hayat Kurtarıcı Araçtır: Olgu Sunumu
Diffusion Weighted MRI May be a Life Saving Tool in Cerebral Fat Embolism: Report of a Case
Mesut Mete, Mehmet Savran, Yusuf Kurtuluş Duransoy, Mehmet Selçuki
doi: 10.5152/TJAR.2012.009  Sayfalar 294 - 296
Serebral Yağ Emboli Sendromu; uzun kemik kırıklarına bağlı ortaya çıkan nadir ve öldürücü bir komplikasyondur.Nörolojik semptomlar değişken olup klinik tanısı zor ve hastaların %0,9-2,2 sinde görülür. Burada 19 yaşında kafa travması olmaksızın sol femoral şaft ve tibia kırıkları olan, travma sonrası 17. saatte 3 kez epileptik nöbeti olan erkek hasta sunulmuştur. Hastanın hipokisi mevcuttu. Çektirilen PA-AC grafisi ve AC tomografisi normaldi. T2 ve Difüzyon MRG’lerde multipl bilateral bazal ganglionlarda hiperintens lezyonlar saptandı. Bu görünümün multipl mikroembolilere bağlı olduğunu düşündük. Hasta klinik kötüleşme sonrası entübe edildi. Hastaya heparin, asetilsalisilik asit, mannitol ve kortikosteroid uygulandı. Ertesi gün sol femoral şaft kırığı ve tibia kırığı için opere edilen hastada klinik düzelme görüldü. Difüzyon MRG Serebral Yağ Embolisi tanı algoritminde ilk basamakta düşünülmelidir. Bu tür hastalar erken tanı ve uygun tedavi ile nörolojik düzelme göstermektedir.
Cerebral fat embolism syndrome is a rare, but potentially lethal, complication of long bone fractures. Neurological symptoms are variable, the clinical diagnosis is difficult and occurs in only 0.9-2.2% of these cases. A 19 yearold male with no head injury suffered 3 epileptic seizures 17 hours after left femoral shaft and left tibia fractures. He had hypoxia. Chest x-ray and thoracic computed tomography (CT) were normal. T2 and diffusion weighted magnetic resonance imaging (MRI) showed multiple hyperintesity within the bilateral basal ganglia. We thought that this indicated areas with multiple microemboli. He was intubated after clinical deteriotation. Heparin, acetylsalicylic acid, mannitol and corticosteroids were administered, he was operated on next morning for left femoral shaft and left tibia fractures and he showed neurological improvement after 24 hours. Diffusion weighted MRI of the brain should become the first step in the diagnostic algorithm of cerebral fat embolism and patients have neurological improvement with early diagnosis and appropriate management.