Turk J Anaesthesiol Reanim: 44 (3)
Volume: 44  Issue: 3 - June 2016
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.The Influence of Oral Carbohydrate Solution Intake on Stress Response before Total Hip Replacement Surgery during Epidural and General Anaesthesia
M. Cem Çeliksular, Ayten Saraçoğlu, Ercüment Yentür
doi: 10.5152/TJAR.2016.65265  Pages 117 - 123 (805 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda preoperatif iki saat öncesine kadar alınan oral karbonhidrat solüsyonlarının cerrahi stres yanıta etkisi genel ve epidural anestezi uygulanan hastalarda değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Total kalça protezi ameliyatı geçirecek ASA I-II, 80 hasta dört gruba ayrıldı (n=20). Grup G preoperatif 8 saat açlıkla genel anestezi uygulanan, Grup GN preoperatif oral karbonhidrat solüsyonu içirilerek genel anestezi uygulanan, Grup E preoperatif 8 saat açlıkla epidural anestezi uygulanan, Grup EN preoperatif oral karbonhidrat solüsyonu içirilen epidural anestezi altındaki hastalardan seçildi. Oral karbonhidrat solüsyonu içirilerek çalışmaya katılan grup GN ve grup EN hastalarına; elektif cerrahiden önceki gece saat 24: 00’da 800 mL, ameliyattan 2 saat önceyse 400 mL %12,5 oral karbonhidrat solüsyonu içirildi. Glukoz, insülin, kortizol ve IL-6 düzeyleri için kan örnekleri alındı.
BULGULAR: Ameliyat öncesi oral karbonhidrat nütrisyonu kan glukoz değerleri üzerine anlamlı bir etki oluşturmadı. Gruplar arasında, ameliyattan 24 saat önceki insülin değerleri arasında fark bulunmazken, ameliyat öncesi nutrisyon verilen gruplarda insülin değerlerinin, nutrisyon almayan gruplardan 2-3 kat fazla olduğu belirlendi. Epidural anestezi gruplarında postoperatif 24. saatteki insülin değerlerinin, bazal değerlere göre arttığı, aynı dönemlerde ise genel anestezi gruplarında plazma insülin konsantrasyonlarının azaldığı görüldü. Ameliyat öncesi nutrisyon uygulanan epidural anestezi grubundaki değişim istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Cerrahi girişimi takip eden 2. saatteki kan kortizol değerleri, genel anestezi uygulanan gruplarda epidural anestezi gruplarından daha yüksek bulunmuştur. Uyguladığımız genel ve epidural anestezi teknikleri, IL-6 düzeylerindeki değişim üzerine etkili bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda; epidural anestezi tekniğinin cerrahi stres yanıtı baskıladığı ancak ameliyat öncesi uygulanan oral karbonhidrat solüsyonu ile beslenmenin, cerrahi stres yanıt üzerinde anlamlı etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: The effects of oral carbohydrate solutions, ingested 2 h prior to operation, on stress response were studied in patients undergoing general or epidural anaesthesia.
METHODS: The study was performed on 80 ASA I-II adult patients undergoing elective total hip replacement, which were randomized to four groups (n=20). Group G patients undergoing general anaesthesia fasted for 8 h preoperatively; Group GN patients undergoing general anaesthesia drank oral carbohydrate solutions preoperatively; Group E patients undergoing epidural anaesthesia fasted for 8 h and Group EN patients undergoing epidural anaesthesia drank oral carbohydrate solutions preoperatively. Groups GN and EN drank 800 mL of 12.5% oral carbohydrate solution at 24: 00 preoperatively and 400 mL 2 h before the operation. Blood samples were taken for measurements of glucose, insulin, cortisol and IL-6 levels.
RESULTS: The effect of preoperative oral carbohydrate ingestion on blood glucose levels was not significant. Insulin levels 24 h prior to surgery were similar; however, insulin levels measured just before surgery were 2-3 times higher in groups GN and EN than in groups G and E. Insulin levels at the 24th postoperative hour in epidural groups were increased compared to those at basal levels, although general anaesthesia groups showed a decrease. From these measurements, only the change in Group EN was statistically significant (p<0.05). Plasma cortisol levels at the 2nd peroperative hour were higher in epidural groups than in general anaesthesia groups. Both anaesthesia techniques did not have an effect on IL-6 levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We concluded that epidural anaesthesia suppressed stress response, although preoperative oral carbohydrate nutrition did not reveal a significant effect on surgical stress response.

2.Do Urgent Caesarean Sections Have a Circadian Rhythm?
Serkan Doğru, Hatice Yılmaz Doğru, Tuğba Karaman, Aynur Şahin, Hakan Tapar, Serkan Karaman, Semih Arıcı, Asker Zeki Özsoy, Bülent Çakmak, Çiğdem Kunt İşgüder, İlhan Bahri Delibaş, Alkan Karakış
doi: 10.5152/TJAR.2016.57614  Pages 124 - 127 (808 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın birincil amacı acil sezaryen ameliyatlarının olası sirkadiyen değişimlerini ortaya çıkarmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya, 1 Ocak 2014 ile 1 Ocak 2015 tarihleri arasındaki ameliyat başlangıç saatleri kesin olarak bilinen tüm acil sezaryen doğumlar dahil edildi. Daha öncesinde elektif olarak sezaryen planlanan vakalar çalışma dışı bırakıldı. Yaş, doğum tarihi, girişim başlangıç saati, ve anestezi tipi verilerden elde edildi. Analizler Statistical Package for Social Sciences (SPSS Inc., Chicago, IL, ABD) versiyon 20,0 programı ile tamamlandı. Tüm analizlerde istatistik anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Bu çalışmaya toplam 285 sezaryen doğum dahil edildi. Gündüz vardiyasında 126 (%44,2) doğum var iken, gece vardiyasında 159 (%55,8) vardı. Gece ve gündüz vardiyası boyunca; gündüz vardiyasında 80 (%28,1) hastaya genel anestezi ve 65 (%22,8) hastaya spinal anestezi uygulanmış iken, gece vardiyasında 54 (%18,9) hastaya genel anestezi ve 86 (%30,2) hastaya da spinal uygulanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma; acil sezaryen ameliyatlarının gün boyunca sirkadiyen bir ritm gösterdiğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: The primary goal of the present study was to demonstrate the existence of a possible circadian variation in urgent operative deliveries.
METHODS: All urgent caesarean sections between 1 January 2014 and 1 January 2015 with known exact onset times of operation were included in this retrospective study. Cases that were previously scheduled for elective caesarean section were excluded. Information regarding age, delivery date, onset time of operation and type of anaesthesia was collected from the database. Analyses were completed using the Statistical Package for Social Sciences (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) version 20.0 software. The statistical significance for all analyses was set at p<0.05.
RESULTS: A total of 285 urgent caesarean section deliveries were included in the study. There were 126 (44.2%) deliveries during the day shift and 159 (55.8%) during the night shift. 80 patients (28.1%) received general anaesthesia and 65 (22.8%) received spinal anaesthesia in the morning shift, whereas 54 patients (18.9%) received general anaesthesia and 86 (30.2%) received spinal anaesthesia during the night shift.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study suggested that urgent caesarean sections revealed a circadian rhythm during the day.

3.Postperfusion Syndrome in Cadaveric Liver Transplantations
Bahar Aydınlı, Ümit Karadeniz, Aslı Demir, Çiğdem Yıldırım Güçlü, Dilek Kazancı, Rabia Koçulu, Candan Haytural, Ayşegül Özgök, Erdal Birol Bostancı, Ali Zorlu
doi: 10.5152/TJAR.2016.32657  Pages 128 - 133 (778 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kadavradan karaciğer nakil ameliyatlarında postreperfüzyon sendromu gelişimini etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve PRS’nin taburculuğa etkisinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2007-2013 yılları arasında kadavradan ortotopik karaciğer nakli yapılmış hastalar retrospektif tarandı. Hastaların dosyalarından intraoperatif anestezi bilgileri, yoğun bakım izlem formları, hastane çıkış epikrizleri incelendi. Bilgilerine tam ulaşılan 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Reperfüzyon sonrası ilk 5 dakika içinde gelişen ve 1 dakika süre ile devam eden ortalama arter basıncındaki %30’dan fazla olan azalma ya da asistol gelişimi postreperfüzyon sendromu (PRS) olarak kabul edildi. Hastalar PRS gelişen ve gelişmeyen olarak 2 gruba ayrıldı.
BULGULAR: Kırk üç hastanın 25’inde (%58,1) PRS meydana geldiği görüldü. PRS gelişmeyen hastaların MELD skor ortalaması 16,9±3,2, PRS gelişenlerin MELD skor ortalaması 19,7±3,6 olarak hesaplandı. PRS gelişimi ile MELD skor yüksekliği arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p=0,013). Reperfüzyon döneminin hemen öncesindeki dönemde ölçülen diyastolik kan basıncı PRS gelişen grupta PRS gelişmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düşük seyretti (p=0,023, 50±8’e karşı 58±11) Logistik regresyon analizinde MELD skoru ve reperfüzyon öncesi diyastolik kan basıncı düşüklüğü bağımsız ön gördürücü faktör olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda PRS oranını %58,1 olarak saptadık. PRS gelişimini etkileyen faktör olarak MELD skor yüksekliğini ve reperfüzyon öncesi diyastolik basınç düşüklüğü bağımsız etken olarak belirledik. Ortotopik karaciğer transplantasyonu sırasında PRS gelişimi anestezistler için oldukça önemlidir. PRS ile ilişkili önemli klinik faktörlerin bilinmesi bu sendromun önlenmeye çalışılması için stratejilerin karar verilmesine yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: To evaluate the factors that affects the postperfusion syndrome in cadaveric liver transplantations and the effect of the postperfusion syndrome on discharge from the hospital.
METHODS: Patients who underwent cadaveric liver transplantations between 2007 and 2013 were scanned retrospectively. Intraoperative anaesthesia records, intensive care unit follow-up forms and discharge reports were examined from patient files. Overall, 43 patients having complete data were included in the study. The postperfusion syndrome is defined as asystoli or a decrease in mean arterial pressure of more than 30%, which occurred in the first 5 min of reperfusion and continued for 1 min. Patients were divided into two groups: those who had the postperfusion syndrome and those who did not.
RESULTS: The number of patients who had the postperfusion syndrome was 25 of 43 (58.1%). The MELD score of patients without the postperfusion syndrome was calculated as 16.9±3.2 and that of patients with the postperfusion syndrome was 19.7±3.6. A statistically significant relationship was detected between the postperfusion syndrome occurrence and a high MELD score (p=0.013). The diastolic blood pressure just before reperfusion was statistically lower in the group with the postperfusion syndrome than in the other group (p=0.023, 50±8 vs. 58±11). According to the logistic regression analysis, the MELD score and the decrease in diastolic blood pressure before reperfusion were defined as independent predictive factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the study, the ratio for having the postperfusion syndrome was found to be 58.1%. The independent predictor factors affecting the postperfusion syndrome were detected as the MELD score and the decrease in diastolic blood pressure before reperfusion. The postperfusion syndrome during orthotropic liver transplantation is an important issue for anaesthesiologists. The awareness of the related factors with the postperfusion syndrome may help in the development of various preventive strategies

4.Evaluation of the Approaches of the Anaesthesiologists on Maintenance of Anaesthesia Machines
Uğur Altınışık, Hatice Betül Altınışık, Tuncer Şimşek, Hasan Ali Kiraz, Tuğba Doğu, Hüseyin Toman, Hasan Şahin, Mesut Erbaş
doi: 10.5152/TJAR.2016.80008  Pages 134 - 141 (1577 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, Türkiye’de anestezi uzmanlarının “anestezi cihazı bakımı, kalibrasyonu ve temizliği” konusundaki yaklaşımlarını ve bilgi düzeylerini tartışmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Google doküman sistemi üzerinden 21 soruluk bir anket hazırlanarak, e-posta aracılığıyla anestezi uzmanlarına ulaşıldı.
BULGULAR: Anketimizi 226 kişi cevapladı. Bakım ve kalibrasyonda; anestezi uzmanlarının vaporizatör ve karbondioksit kanisteri ile ilgili yeterli bilgi sahibi iken, anestezi cihazlarının nasıl söküldüğü, akış sensörü, oksijen sensörü, batarya ve atık gaz sistemi gibi hayati öneme sahip parçalar hakkında yeterli bilgi sahibi olmadıkları görüldü. Temizlik ve sterilizasyonda; cihaza en sık “sadece kirlendikçe” temizlik yapıldığı, bakteri filtresini anestezi sistemini koruyucu amaçla kullandıkları anlaşıldı. Anestezi cihazının hangi parçalarının nasıl dezenfekte edileceği konusunda yeterli bilgi sahibi olmadıkları görüldü. Katılımcıların %85’i anestezi cihaz bakımı konusunda eğitime ihtiyaçları olduğunu düşünüyordu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ülkemizde anestezi uzmanlarının anestezi cihazı bakımı, kalibrasyonu ve temizliği konularında eğitime ihtiyaç duydukları görülmektedir. Uzmanlık eğitimi veren kurumların ve anestezi derneklerinin bu konuya eğilmelerinin faydalı olacağını düşünüyoruz.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to discuss the level of knowledge and approach on ‘maintenance, calibration and cleaning of anaesthesia devices’ among anaesthesiologists in Turkey.
METHODS: A questionnaire was prepared with 21 questions based on the Google document system, and these questionnaires were sent to the anaesthesiologists via e-mail.
RESULTS: Overall, 226 anaesthesiologists answered our survey. With respect to the maintenance and calibration, anaesthesiologists had sufficient information about the vaporizer and the carbon dioxide canister devices; however, information about the vital components, such as disassembly of the anaesthesia machine, flow sensor, oxygen sensor, battery and exhaust system, was insufficient. The cleaning and sterilization procedures were performed when the devices became dirty, and the bacteria filter was used only for the protection of the anaesthesia system. There was a lack of knowledge about how and which part of the anaesthesia device should be disinfected. In total, 85% of the survey participants were thinking of the need of additional education on anaesthesia machine maintenance.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is observed that education about anaesthesia device maintenance, calibration and cleaning issues is obviously necessary for the anaesthesiology specialists in our country. We believe that it would be useful to highlight this issue to anaesthesia educational institutions and anaesthesia associations.

5.Attitudes of Doctors Working in Abant İzzet Baysal University Health Research and Application Center on Cardiopulmonary Resuscitation
Hamit Yoldaş, Hasan Kocoglu, Hakan Bayır, İsa Yıldız, Akcan Akkaya, Abdullah Demirhan, Ümit Yaşar Tekelioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2016.04875  Pages 142 - 148 (872 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, doktorların kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) konusundaki yaklaşımlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde görev yapan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 234 doktor dahil edildi. Araştırma verileri doktorların demografik özellikleri ve KPR ile ilgili sorular içeren anket formu ile elde edildi. Anket formları 27.02.2012-04.06.2012 tarihleri arasında uygulandı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi uygulanmıştır. Tüm incelemelerde p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen doktorların %90’ının KPR uyguladıkları ve/veya izledikleri tespit edildi. Araştırmaya katılan doktorların %62’sinin (n: 145) KPR kursuna katılmadığı saptandı. Katılımcıların %64,1’inin (n: 150) beş yılda bir hazırlanan kılavuzdan haberdar olmadığı anlaşıldı. Erişkin KPR’de kompresyon uygulanırken kalp masajı sayısı ile ilgili soruya daha önce kursa katılanların %65,2’si doğru cevap verirken, kursa katılmayanların %47,6’sı doğru cevap verdi (p: 0.014). ‘‘KPR sırasında defibrilasyondan sonra ara vermeden ne yapılmalıdır?’’ sorusuna daha önce KPR kursuna katılanların %71,9’u (n: 64) kursa katılmayanların %51,7’si (n: 75) doğru cevapladı (p: 0,003). Monofazik defibrilatör ile defibrilasyona kaç joul ile başlanması gerekir ile ilgili soruyla ilgili sonuçlar daha önce kursa katılıma göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,005).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, hastanede çalışan doktorların resüsitasyona ilişkin bilgi eksikliklerinin bulunduğunu belirledik.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the attitudes of doctors about cardiopulmonary resuscitation (CPR) in this research.
METHODS: Overall, 234 doctors who were working in Abant İzzet Baysal University Health Research and Application Center and who accepted to participate in this research were included. Research data were obtained by a questionnaire containing questions about demographic characteristics of doctors and their knowledge about CPR. Questionnaires were applied between 27.02.2012 and 04.06.2012. The chi-square test was used for categorical variables. A value of p<0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: It was determined that 90% of the participants included in the study applied and/or observed CPR, and 62% of participants did not attend any CPR course. In addition, 64.1% of the doctors were found to be aware of guidelines prepared every 5 years. Although 65.2% of the doctors who attended a course previously gave a correct answer for the question about the number of cardiac compressions during adult CPR, 47.6% of the doctors who did not attend a course gave the correct answer (p=0.014). Additionally, 71.9% of participants who attended a course previously and 51.7% of participants who did not replied correctly to the question ‘What should be done immediately after defibrillation during CPR?’ And also the results for the question about how many joules is necessary to begin defibrillation with a monophasic defibrillator were statistically significant according to the attendance for a CPR course (p<0.005).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we have identified the lack of knowledge of the doctors about resuscitation.

CASE REPORT
6.Anaesthesia Management of a Patient with Factor XI Deficiency
Bilgehan Adıbelli, Coşkun Araz, Zeynep Ersoy, Zeynep Kayhan
doi: 10.5152/TJAR.2016.90267  Pages 149 - 151 (770 accesses)
Faktör XI eksikliği oldukça nadir görülen travma veya cerrahi gibi başlatıcı bir sebep olmadığı durumlarda klinik bulgu vermeyen bir hastalıktır. Sağlıklı bireylerde faktör düzeyi 70-150 U dL-1 arasında bulunur. Bu düzeyin altında, klinik bulgu gözlenmeden sadece aPTT yüksekliği görülebilir. Bu uzamanın saptanması durumunda hastalarda faktör XI eksikliğinden şüphelenerek faktör düzeyi çalışılmalıdır. Eksiklik saptanan hastaların preoperatif hazırlıklarının dikkatli şekilde yapılmasıyla cerrahi sırasında ve sonrasında olası komplikasyonlar azaltılabilir. Bu olgu sunumunda, faktör XI eksikliği bulunan bir hastanın total kalça protezi operasyonu sırasındaki anestezi yöntemi sunulmaktadır.
Factor XI deficiency is an extremely rare disease presenting no clinical symptoms, unless there is an inducing reason such as trauma or surgery. Normally, factor levels are in the range of 70–150 U dL-1 in healthy subjects. Although no clinical symptoms are seen, only high levels of aPTT can be found. Once a prolongation is detected in aPTT, factor XI deficiency should be suspected and factor levels should be analysed. With careful preoperative preparations in factor-deficient people, preoperative and postoperative complications can be decreased. In this case report, management of anaesthesia during total hip arthroplasty of a patient with factor XI deficiency is presented.

7.Anaesthetic Management of Children with Rubinstein-Taybi Syndrome
Mahmut Alp Karahan, Hüseyin Sert, Zeliha Ayhan, Bülend Ayhan
doi: 10.5152/TJAR.2016.76992  Pages 152 - 154 (1064 accesses)
Rubinstein-Taybi Sendromu (RTS); geniş başparmak, büyük ve geniş ayaklar, boy kısalığı ve kraniyofasiyal anormallikler gibi fiziksel değişiklikler ve mental retardasyon ile kendini gösteren, nadir, otozomal dominant bir sendromdur. Anestezi açısından, zor havayolu, aspirasyon pnömonisi ve kardiyovasküler işlev bozukluğu özellikle dikkat edilmesi gereken durumlardır. Mikrognati, retrognati, geniş burun köprüsü, anormal derecede büyük ya da "gaga şeklinde" burun, hipoplastik maksilla ve küçük ağız tipik dismorfik yüz özellikleri RTS’de zor hava yolunun en önemli nedenleri arasındadır. Etkilenen bireylerin yaklaşık üçte birinde doğuştan kalp hastalıkları vardır. Sendromda mikroaspirasyon veya gastroözofageal reflüye bağlı olarak tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları görülür. Bu olgu sunumunda, sağ endoskopik dakriosistorinostomi planlanan RTS’li çocuk hastada anestezi yönetimini ele aldık.
Rubinstein-Taybi syndrome (RTS) is a rare, autosomal dominant syndrome presenting with mental retardation and physical abnormalities, including broad thumbs, big and broad toes, short stature and craniofacial anomalies. Special attention was paid to the possibilities of difficult airway, aspiration pneumonia and cardiovascular dysfunction during anaesthesia. Micrognathia, retrognathia, broad nasal bridge, abnormally large or ‘beak-shaped’ nose, hypoplastic maxilla and small mouth-typical dysmorphic facial features are one of the biggest causes of the difficult airway in this syndrome. Approximately one-third of the affected individuals have a variety of congenital heart diseases. Recurrent respiratory infections are likely to be the result of microaspiration or gastro-oesophageal reflux in this syndrome. In this case report, we discussed the anaesthesia management of a child with RTS who underwent right endoscopic dacryocystorhinostomy.

LETTER TO THE EDITOR
8.Unexpected Difficulties in Intubation: Undiagnosed Subglottic Stenosis
Mehtap Özdemir, Yonca Yanlı, Mehmet Erdem Akçay, Nurten Bakan
doi: 10.5152/TJAR.2016.36539  Pages 155 - 156 (942 accesses)

9.Anaesthesia Management for Edward's Syndrome (Trisomy 18)
Çağla Bali, Özlem Özmete, Pınar Ergenoğlu, Şule Akın, Anış Arıboğan
doi: 10.5152/TJAR.2016.12499  Pages 157 - 158 (745 accesses)

10.A Forgotten but Important Drug on Preanaesthetic Evaluation: Amiodarone
Ali Ahıskalıoğlu, Elif Oral Ahıskalıoğlu, Ömer Karaca, İlker İnce
doi: 10.5152/TJAR.2016.35556  Pages 159 - 160 (830 accesses)