Turk J Anaesthesiol Reanim: 44 (1)
Volume: 44  Issue: 1 - February 2016
Hide Abstracts | << Back
EXPERIMENTAL RESEARCH
1.The Release Pattern of Liposomal Bupivacaine in the Artificial Cerebrospinal Fluid
Ayşe Ünal Düzlü, Berrin Günaydın, Murat Kadir Şüküroğlu, İsmail Tuncer Değim
doi: 10.5152/TJAR.2016.02438  Pages 1 - 6 (989 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: İn vitro koşullarda beyin omurilik sıvısı (BOS) içinde multilameller lipozomal bupivakain formülasyonlarının kontrollü salınım profilini, lipozomsuz bupivakain formlarıyla karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Lipozom formülasyonları, kuru film hidrasyon tekniğiyle hazırlandı. Daha sonra yapay tamponlanmış BOS hazırlandı. Baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain, bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl ve bupivakain HCl, Franz difüzyon hücrelerine kondu. Bu solüsyonlar 24 saat sıcak su banyosunda tutuldu. Örnekler ilk yarım saat, 1, 3, 6, 12 ve 24. saatlerde alındı (ilk seri deneyler). Bupivakain baz ile lipozomal bupivakain baz ve bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl solüsyonları santirfüj edilerek lipozomal bupivakain baz ve lipozomal bupivakain HCL elde edildi. Sonra lipozomal bupivakain baz ve lipozomal bupivakain HCl Franz difüzyon hücrelerine kondu. Bu solüsyonlar da 24 saat sıcak su banyosunda tutulduktan sonra örnekler aynı zaman aralıklarında alınarak çalışıldı (ikinci seri deneyler). Tüm örnekler (ilk seri deneyden 54, ikinci seriden 36) yüksek ve ultra performans sıvı kromatografi (HPLC ve UPLC) yöntemleriyle analiz edildi ve sonra kromatogramları elde edildi.
BULGULAR: Bupivakain baz ve bupivakain HCl için kalibrasyon grafikleri elde edildikten sonra bu formülasyonların salınım profili çizildi. Yapay BOS içinde multilamellar lipozomal bupivakainin lipozomsuz bupivakaine göre belirgin şekilde kontrollü yavaş bir salınım gösterdiği izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yapay BOS içinde mutilamellar lipozomal bupivakainin in vitro olarak kontrollü yavaş salınım profilinin gösterilmesi, lipozomal bupivakainin intratekal olarak hayvanlarda in vivo kullanılabileceğini destekleyebilir.
INTRODUCTION: We aimed to compare the possible controlled release profile of multilamellar liposomal bupivacaine formulations with non-liposomal forms in artificial cerebrospinal fluid (CSF) under in vitro conditions.
METHODS: Liposome formulations were prepared using a dry-film hydration method. Then, an artificial CSF-buffered solution was prepared. Bupivacaine base with liposomal bupivacaine base, bupivacaine HCl with liposomal bupivacaine HCl and bupivacaine HCl were added in a Franz diffusion cell. These solutions were kept in a hot water bath for 24 h. The samples were taken at 0.5, 1, 3, 6, 12 and 24 h (1st series of experiment). Solutions of bupivacaine base with liposomal bupivacaine base and bupivacaine HCl with liposomal bupivacaine HCl were centrifuged to obtain liposomal bupivacaine base and liposomal bupivacaine HCl. Afterwards, liposomal bupivacaine base and liposomal bupivacaine HCl were added in a Franz diffusion cell. After keeping these solutions in a hot water bath for 24 h as well, the samples were taken at the same time intervals (2nd series of experiment). All samples (54 from the 1st experiment and 36 from the 2nd experiment) were analysed with high-performance liquid chromatography and ultra-performance liquid chromatography and their chromatograms were obtained.
RESULTS: After obtaining calibration curves for bupivacaine base and HCl, release patterns of these formulations were plotted. A markedly controlled slow-release pattern was observed for multilamellar liposomal bupivacaine than for non-liposomal bupivacaine in artificial CSF.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Demonstration of controlled slow-release profile for mutilamellar liposomal bupivacaine in artificial CSF in vitro might support intrathecal use of liposomal bupivacaine in vivo in animal studies.

CLINICAL RESEARCH
2.Acupuncture as an Antiemetic in Children who Underwent Adenoidectomy and/or Tonsillectomy
Sengül Özmert, Nergiz Salman, Feyza Sever, Mine Akın, Sibel Saydam, Gülsen Keskin, Fatih Akcan, Devrim Tanıl Kurt
doi: 10.5152/TJAR.2016.05902  Pages 7 - 12 (729 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Postoperatif kusma genel anestezi sonrasında en sık karşılaşılan problemlerden biridir. Etiyolojide pek çok faktörün tek başına veya birlikte etkili olduğu bilinmektedir. Akupunktur, Dünya Sağlık Örgütünün tamamlayıcı tedavi metodu olarak kabul ettiği bir medikal tekniktir. Burada çocuk hastalarda adenoidektomi ve/veya tonsillektomi sonrasında görülen kusmanın tedavisi amacıyla Akupunktur deneyimimiz sunulmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya genel anestezi altında adenoidektomi ve/veya tonsillektomi uygulanan, 2-14 yaş arasında, ASA I-II, (n=70) hastalar dahil edildi. Hastalar çalışma ve kontrol grubu olarak, rastgele iki gruba ayrıldılar. Çalışma grubunda, akupunktur iğnesi intraoperatif dönemde 20 dakika P6 noktasında uygulandı. Gruplara postoperatif dönemde antiemetik herhangi bir tedavi verilmedi. Hastalar postoperatif dönemde grupları bilmeyen hemşireler tarafında takip edildi.
BULGULAR: : Yaş, cinsiyet, girişim türü, anestezi süresi, girişim süresi, cerrahi uygulama ve ASA skorları göz önüne alındığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Grupların kusma sayıları karşılaştırıldığında ise anlamlı farklılık olduğu saptandı. Akupunktur uygulanan grupta kusma sıklığının diğer gruba göre 0,28 kat daha az olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları, akupunktur uygulamasının postoperatif kusmayı azaltmada açık bir etkinliği olduğunu göstermektedir. Akupunkturun rutin kullanımı postoperatif hasta konforuna katkıda bulunmanın yanısıra tedavi veya profilaksi amacıyla ilaç kullanımını azaltacaktır.
INTRODUCTION: Postoperative vomiting (POV) is one of the most common problems following general anaesthesia, and many factors, either solely or in combination, may play a role in aetiology. Acupuncture is a technique that the World Health Organization has accepted as a complementary treatment. This study presents our experience with acupuncture for POV treatment in a study of paediatric tonsillectomy cases.
METHODS: The study included ASA I-II patients (n=70) aged 2-14 years who underwent tonsillectomy and/or adenoidectomy under general anaesthesia. The patients were randomly divided into the following two groups: control and study group. In the study group, an acupuncture needle was intraoperatively applied to the P6 acupuncture point for 20 min. Antiemetics were not administered to either group because of the standard applications in the preoperative period. The patients were postoperatively evaluated by nurses who were unaware about the techniques used in either group.
RESULTS: No statistically significant difference was determined between the groups with regard to age, sex, nature of the operation, duration of anaesthesia, duration of the operation, surgical method and ASA scores. A statistically significant difference was determined between the groups with respect to vomiting rates. The acupuncture group presented with 0.28-times fewer vomiting episodes than the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the study demonstrate that acupuncture has an apparent antiemetic efficacy in POV. Its routine use for POV may improve postoperative comfort and reduce drug use for prophylactic or therapeutic purposes.

3.Comparison of Clinical Effects of Dexketoprofen and Paracetamol Used for Analgesia in Endoscopic Retrograde Cholangiopancreatography
Nuran Akıncı, Nurten Bakan, Gülşah Karaören, Senay Göksu Tomruk, Hacı Mehmet Sökmen, Yonca Yanlı, Mehmet Erdem Akçay
doi: 10.5152/TJAR.2016.09483  Pages 13 - 20 (994 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda benzer anestezi derinliğinde sedoanaljezi ile yapılmış olan endoskopik retrograt kolanjiyo pankreatografi (ERCP) girişimlerinde, işlem öncesi parenteral olarak uygulanan 50 mg Deksketoprofen veya 1 gr Parasetamol’ün hemodinami, ağrı, narkotik analjezik gereksinimi, derlenme ve işlem sonrası kognitif disfonksiyon açısından karşılaştırılmasını amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: ERCP planlanan 18-75 yaş arası, ASA I-III, 80 hasta randomize olarak 3 gruba ayrıldı. Tüm hastalara girişim öncesi Mini Mental Test (MMT) yapıldı. Kontrol grubunda; Grup K (n=26) ilaç uygulanmazken, Grup D’de (n=27) Deksketoprofen 50 mg IV veya Grup P’de (n=27) parasetamol 1 g IV uygulanmasından 30 dk. sonra hastalar ERCP ünitesine alınarak monitörize edildi. Midazolam 0,02 mg kg-1 IV ve propofol 1 mg kg-1 IV yükleme dozunun ardından Bispektral index 50-70 olacak şekilde propofol 2-4 mg kg-1 st-1 infüzyonu yapıldı. Hastaların ağrısı olunca 0,5 mcg kg-1 IV fentanil eklendi. Girişim süresince hemodinamik veriler, ilave analjezik gereksinimi ve yan etkiler; girişim bitiminde ise Aldrete 9 olma zamanı, ağrı şiddeti, endoskopist ve hasta memnuniyeti kaydedildi. Hastalar girişimin sonlanmasından 3 saat sonra MMT ile yeniden değerlendirildi.
BULGULAR: : İlave fentanil gereksinimi D grubunda diğer gruplara göre anlamlı düşüktü (p<0,05). İşlem sırasında apne ile işlem sonrası bulantı en az D grubunda görüldü ve bu K grubuna göre anlamlı düşüktü (p<0,05). Aldrete 9 olma zamanı, MMT skorları ve endoskopist memnuniyeti açısından gruplar arasında anlamlı fark yokken (p>0,05), hasta memnuniyeti P grubunda daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sedoanaljezi ile yapılmış ERCP girişimlerinde; işlem öncesi parenteral 50mg Deksketoprofen’in, Parasetamol ve Kontrol grubuna göre derlenme sürecini etkilemeksizin daha iyi ağrı kontrolü sağladığını ve buna bağlı olarak narkotik analjezik gereksinimini ve istenmeyen yan etki görülme sıklığını azalttığını saptadık.
INTRODUCTION: : This study aimed to compare 50 mg dexketoprofen vs. 1 g paracetamol that were parenterally administered before endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP) under sedoanalgesia with comparable anaesthesia depth regarding haemodynamic, pain, narcotic analgesic requirement, recovery and post-procedural cognitive functions.
METHODS: Overall, 80 ASA I-III patients aged 18–75 years who were undergoing scheduled ERCP were randomly assigned into three groups. In all patients, the mini-mental test (MMT) was conducted before the procedure. No drug was administered to controls (Group C; n=26); patients were transferred to ERCP unite 30 min after parenteral dexketoprofen (50 mg) in group D (n=27) and paracetamol (1 g) in group P (n=27). The standard monitoring was applied. After intravenously administering loading doses of midazolam (0.02 mgkg) and propofol (1 mg kg−1), propofol infusion was administered at a dose of 2–4 mg kg−1 h−1 to maintain a bispectral index value of 50–70. Fentanyl (0.05 µg kg−1) was intravenously administered when patients experienced pain. Haemodynamic effects, additional analgesic requirement, adverse effects during procedure, time to reach Aldrete score of 9 and satisfaction of an endoscopist and patient were recorded. MMT was repeated 3 h after completing the procedure.
RESULTS: Fentanyl requirement during the procedure was significantly low in group D (p<0.05). Apnoea during the procedure and nausea after the procedure were least common in group D while significantly lower than group C (p<0.05).There was no significant difference with respect to MMT scores and endoscopist’s satisfaction, while patient satisfaction was greater in group P.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Parenterally administered dexketoprofen provided better haemodynamic effect and pain control, thereby decreasing incidence of adverse events by reducing the requirement for narcotic analgesics.

4.Perioperative Effects of Different Narcotic Analgesics Used to Improve Effectiveness of Total Intravenous Anaesthesia
Ayten Saraçoğlu, Zeynep Eti, Deniz Konya, Kadir Kabahasanoğlu, Fevzi Yılmaz Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2016.80037  Pages 21 - 25 (1205 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız tek seviye lomber diskektomi ameliyatı için remifentanil yada alfentanil bazlı total intravenöz anestezi alan hastalarda, anestezi derinliği, perioperatif hemodinami, postoperatif ağrı skorları ve analjezik tüketiminin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Diskektomi geçirecek olan 70 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara indüksiyonda 2 mg kg-1 propofol ve 10 mcg kg-1 alfentanil yada 1 mcg kg-1 remifentanil intravenöz bolus olarak verildi. Anestezinin idamesinde 6 mg kg-1 s-1 propofol ile 1 mcg kg-1 dk-1 alfentanil ya da 0,25 mcg kg-1 dk-1 remifentanil IV infüzyon olarak verildi. Bispektral indeks (BİS) değerleri, ortalama arter basıncı, kalp atım hızı, soluk sonu karbondioksit basıncı ve oksijen satürasyonu kaydedildi. Postoperatif ağrı skorları, ek opioid gereksinimleriyle birlikte 0, 30 ve 60. dakikalarda ölçülüp kaydedildi.
BULGULAR: Remifentanil grubunda 0 ve 30. dakika postoperatif ağrı skorları, toplam analjezik tüketimi ve ek analjezik gereksinimi anlamlı olarak daha yüksekti. Ağrı skorlarında ilk bir saatin ardından anlamlı bir fark gözlenmedi. Ortalama arter basıncı değerleri peroperatif 45 ve 60. dakikalarda kalp atım hızı ise 15, 30, 45 ve 60. dakikalarda remifentanil grubunda alfentanil grubundan anlamlı olarak daha düşüktü. Her iki grubun BİS değerleri tüm ölçüm zamanlarında farklılık göstermedi. Remifentanile ait BİS değerlerinde 15. dakikaya göre karşılaştırıldığında 30, 45, 60, 90 ve 180. dakikalarda anlamlı bir yükselme kaydedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Remifentanille karşılaştırıldığında alfentanil bazlı total intravenöz anestezinin tek seviye lomber diskektomilerde peroperatif daha istikrarlı BİS ve hemodinami değerleri sağladığı, erken postoperatif dönemde daha az opioid tüketimi ve daha düşük ağrı skorlarıyla ilişkili olduğu ortaya konulmuştur.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the depth of anaesthesia, perioperative haemodynamics, postoperative pain scores, analgesic consumption in patients receiving remifentanil- or alfentanil-based total intravenous anaesthesia for single-level lumbar discectomy.
METHODS: Seventy patients undergoing discectomy were enrolled in the study. Patients were intravenously administered an initial bolus dose of 2 mg kg−1 propofol and 10 mcg kg−1 alfentanil or 1 mcg kg−1 remifentanil, followed by 6 mg kg−1 h−1 propofol and either 1 mcg kg−1 min−1 alfentanil or 0.25 mcg kg−1 min−1 remifentanil infusion. Bispectral index (BIS) values, mean arterial pressure, heart rate, end-tidal carbon dioxide and oxygen saturation were recorded. Postoperative pain scores at 0, 30 and 60 min were measured and recorded with additional opioid requirements.
RESULTS: Postoperative pain scores at 0 and 30 min, total analgesic consumption and requirement for additional analgesics were significantly high in the remifentanil group. After the first hour, the pain scores were not significantly different. Mean arterial blood pressure was significantly low at 45 and 60 min preoperatively in the remifentanil group. In the remifentanil group, heart rate at 15, 30, 45, 60 min were significantly lower than those in the alfentanil group. BIS values of the two groups were not significantly different at any measurement time point. BIS values of remifentanil group at 30, 45, 60, 90 and 180 min significantly increased compared with those at 15 min.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Alfentanil provided more stable BIS and haemodynamic values preoperatively and less opioid consumption, along with lower pain scores, during the early postoperative period compared with remifentanil in patients undergoing single-level discectomy.

5.Influence of Different Doses of Ketamine on Intubating Conditions during a Rapid Sequence Induction and Intubation Model
Başak Ceyda Meço, Ahmet Onat Bermede, Zekeriyya Alanoğlu, Olcay Yaka, Neslihan Alkış
doi: 10.5152/TJAR.2016.05657  Pages 26 - 31 (1220 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu prospektif, randomize, çift kör çalışmada, bir hızlı seri indüksiyon ve entübasyon modelinde, 3 mg kg-1 propofol ve 0,6 mg kg-1 rokuroniyum ile yapılan standard indüksiyona 3 farklı ketamin dozunun veya lidokainin eklenmesinin entübasyon kalitesine ve hemodinamik parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Elektif cerrahi planlanan toplam 128 ASA I-III hasta beş gruba randomize edildi. Grup 1 (n=24): lidokain 1 mg kg-1+propofol 3 mg kg-1+rocuronium 0,6 mg kg-1, Grup 2 (n=23): ketamin 0,1 mg kg-1+propofol 3 mg kg-1+rocuronium 0,6 mg, Grup 3 (n=29): ketamin 0,3 mg kg-1+propofol 3 mg kg-1+rocuronium 0,6 mg, Grup 4 (n=26): ketamin 0,5 mg kg-1 +propofol 3 mg kg-1+rocuronium 0,6 mg kg-1 ve Grup 5 (n=26): propofol 3 mg kg-1+rocuronium 0,6 mg kg-1+ plasebo olarak tanımlandı. Preoksijenasyonu takiben, gruplara uygun indüksiyon yapıldı ve indüksiyondan 60 saniye sonra entübasyon denendi. Entübasyon zamanı ve entübasyon skoru (Viby Mogensen Skoru) ve hemodinamik veriler kaydedildi. Postoperatif ses kısıklığı, boğaz ağrısı ve halüsinasyon insidansı takip edildi.
BULGULAR: Demografik veriler, entübasyon zamanı ve hemodinamik veriler gruplar arasında benzer olarak değerlendirildi. Grup 4’ün entübasyon skoru [13,5 (4-14)] Grup 1, 2 ve 5’e göre [12 (3-14), 11 (2-14) ve 9,5 (0-13), sırası ile p=0,026, p=0,001, p=0,000001] daha iyi olarak değerlendirildi. Grup 3 [13 (4-14)] ve 4’ün [13,5 (4-14)] skorları benzerdi. Yan etkiler gruplar arasında benzerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ketaminin 0,5 mg kg-1 dozunun 0,6 mg kg-1 rokuroniyum ve propofol ile kombinasyonu, bir hızlı seri indüksiyon modelinde entübasyon koşullarını iyileştirmektedir.
INTRODUCTION: This prospective, randomized, double-blinded study aimed to compare the effects of three different doses of ketamine or lidocaine on intubating conditions and haemodynamics in a rapid-sequence induction model with 3 mg kg−1 propofol and 0.6 mg kg−1 rocuronium.
METHODS: A total of 128 ASA I–III patients who were scheduled for elective surgery were randomized in the following five groups: Group 1 (n=24), 1 mg kg−1 lidocaine+3 mg kg−1 propofol+0.6 mg kg−1 rocuronium; Group 2 (n=23), 0.1 mg kg−1 ketamine+3 mg kg−1 propofol+0.6 mg kg−1 rocuronium; Group 3 (n=29), 0.3 mg kg−1 ketamine+3 mg kg−1 propofol+0.6 mg kg−1 rocuronium; Group 4 (n=26), 0.5 mg kg−1 ketamine+3 mg kg−1 propofol+0.6 mg kg−1 rocuronium and Group 5 (n=26), 3 mg kg−1 propofol+0.6 mg kg−1 rocuronium+saline as placebo. After preoxygenation, induction was performed with the assigned combination, and intubation was initiated after 60 s. The time to intubation, intubation score (Viby–Mogensen score) and haemodynamic data were recorded. Postoperative hoarseness, sore throat and hallucination incidences were followed up.
RESULTS: Demographic, time to intubation and haemodynamic data were comparable among groups. Group 4 [13.5 (4–14)] revealed a higher intubation score then groups 1, 2 and 5 [12 (3–14), 11 (2–14) and 9.5 (0–13) and p=0.026, p=0.001 and p=0.000001, respectively]. Groups 3 [13 (4–14)] and 4 [13.5 (4–14)] had similar intubation scores. Side effects were comparable among all groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The combination of 0.5 mg kg−1 ketamine and 0.6 mg kg−1 rocuronium along with propofol improves intubation conditions in a stimulated rapid-sequence induction model.

6.Comparison of Laryngeal Mask Airway SupremeTM Versus UniqueTM in Edentulous Geriatric Patients
Tangül Beydeş, Semih Küçükgüçlü, Şule Özbilgin, Bahar Kuvaki, Meltem Ademoğlu, Melek Sarı
doi: 10.5152/TJAR.2016.22129  Pages 32 - 36 (745 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Dişsiz hastaların maske ile ventilasyonu dişi olan hastalara göre daha zor olur. Laringeal Maske (LMA) standart yüz maskesinin uygun olmadığı yanakları çökük hastalarda daha iyi bir alternatif sağlayabilir. Biz, dişşiz geriyatrik hastalarda iki farklı laringeal maskeyi karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II I,65 yaş ve üzeri elektif cerrahi geçirecek hastalar dahil edildi. Hastalar randomize olarak grup LMA Supreme™ (n=30) ve grup LMA Unique™ (n=30) olarak ikiye ayrıldı. İlk deneme başarısı, yerleştirme süresi ve kolaylığı ve orofaringeal kaçak basınçları kaydedildi.
BULGULAR: İlk denemede yerleştirme başarı oranı LMA Supreme grubunda LMA Unique grubuna göre daha yüksek bulundu (86,6 karşı %73,3, p=0,04). Yerleştirme süresi benzerdi (10,04 s ve 11,87 s), yerleştirme kolaylığı %90 ve %100 olarak bulundu. Orofaringeal kaçak basıncı LMA Unique’in 17,10 cm H2O, LMA Supreme’in 20,56 cm H2O olarak ölçüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki gerecin de kısa süreli cerrahi girişimlerde ve dişsiz geriyatrik hastalarda etkinliği ve havayolu güvenirliği açısından benzerdir. Laringeal maske Supreme’in bu olgularda ilk denemedeki yerleştirme başarısının daha yüksek olduğu bulunmuştur.
INTRODUCTION: It is more difficult to perform bag-mask ventilation in edentulous patients than in patients with intact dentition. The laryngeal mask airway (LMA) provides a better alternative to the standard face mask if the facial contours of the patient are not suited for the standard face mask. We aimed to compare these two different LMAs in edentulous geriatric patients.
METHODS: Edentulous patients aged ≥65 years of American Society of Anesthesiologists physical status I-III were included in the study. They were randomly assigned to Supreme group (n=30) and Unique group (n=30). Success of first insertion attempt, ease and time of insertion and oropharyngeal leak pressure were recorded.
RESULTS: The success rate of the first insertion attempt was higher in the Supreme group than in the Unique group (86.6 and 73.3%, respectively; p=0.04). Time of insertion was similar (10.04 s and 11.87 s, respectively) and insertion was easy in 90% and 100% of patients, respectively. Oropharyngeal leak pressures were measured as 20.56-cm H2O and 17.10-cm H2O for LMA Supreme™ and LMA Unique™, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The efficacy and safety in both groups were comparable in edentulous geriatric patients during short surgical procedures. Even the success rate of insertion with both was lower than that mentioned in the literature; the success of insertion at the first attempt was superior with the LMA Supreme™ in our edentulous study group.

CASE REPORT
7.Regional Anaesthesia Management in a Patient with Leprosy: Rare Case with Rare Application
Muharrem Uçar, Mukadder Şanlı, Ahmet Selim Özkan, Duygu Demiröz, Mehmet Ali Erdoğan, Mahmut Durmuş
doi: 10.5152/TJAR.2016.32704  Pages 37 - 39 (1065 accesses)
Lepra; mikobakterium lepranın neden olduğu, deri ve siniri etkileyen kronik bir enfeksiyon hastalığıdır. Periferik nöropati ve diğer organ tutulumlarının görüldüğü leprada hastalar; kalp ve solunum sisteminde disotonomi ve otonomik tutuluma sahip olabilirler. Lepralı hastanın anestezi yönetimi ile ilgili referanslar literatürde oldukça azdır. Lepramatöz lepralı hastalara rejyonal anestezi uygulamaları çok nadir olarak bildirilmiştir. Bu sunuda; uzun süredir lepra tanısıyla takip edilen ve femur boyun kırığı nedeniyle ameliyatı planlanan olguya kombine spinal epidural anestezi ile yapılan rejyonal anestezi yönetimini sunmayı amaçladık.
Leprosy is a chronic infectious disease that is caused by Mycobacterium leprae and affects the skin and nerves. Patients with leprosy having related peripheral neuropathy and involvement of other organs may have cardiac, respiratory dysautonomia and autonomic dysfunctions. There are very few studies regarding anaesthetic management of patients suffering from leprosy. Moreover, very few studies concerning regional anaesthesia in patients with lepromatous leprosy have been reported. In this study, we aim to assess regional anaesthesia management with combined spinal epidural anaesthesia in a patient who had been followed up with a diagnosis of leprosy for a long time and was scheduled for operation because of a femoral neck fracture.

8.Management of Neuraxial Anaesthesia for Emergent Caesarean Section for Placenta Previa
Berrin Günaydın, Mertihan Kurdoğlu, İsmail Güler, Mehrnoosh Bashiri, Fırat Büyüktaşkın, Mine Dağgez Keleşoğlu, Gözde İnan
doi: 10.5152/TJAR.2016.52385  Pages 40 - 43 (776 accesses)
Plasenta akreta, inkreta veya perkrata gibi plasenta yapışma anomalileri ciddi postpartum kanama riski nedeniyle morbidite ve mortalite artışına neden olabilirler. Otuz altı haftalık multipar gebede plasenta previaya bağlı vajinal kanama nedeniyle acil sezaryen için uygulanan spinal anestezi yönetimi ve cerrahi yaklaşımı literatür eşliğinde tartışarak sunmayı amaçladık. Spinal anestezi için intratekal olarak 12 mg hiperbarik bupivakain+10 µg fentanil+ 150 µg morfin verildi. Göbek kordonu klemplendikten sonra oksitosin, metilergonovin ve traneksamik asit verildi. Plasentaya zarar vermekten kaçınmak için uterusa yapılan vertikal kesiyle bebek makat doğurtuldu. Plasentaya dokunmadan yerinde bırakarak subtotal histerektomi yapıldı.Yaklaşık 40 dk. süren girişimde 2 ünite eritrosit süspansiyonu verildi. Hasta postoperatif 4. günde sorunsuz taburcu edildi. Sonuç olarak sezaryenle doğum sırasında plasenta inkreta ile karşılaşılan olguda genel anesteziye geçilmeden tek doz spinal anestezi, histerektomi ameliyatının sonuna dek başarıyla devam ettirildi.
Abnormal placental attachments, such as placenta accreta, increta or percrata, can result in increased morbidity and mortality because of the risk of severe postpartum haemorrhage. We aimed to present the management of spinal anaesthesia and surgical approach for emergent caesarean section because of vaginal bleeding in a multiparous pregnant woman with placenta previa at 36 weeks’ gestation. Hyperbaric bupivacaine 12 mg, fentanyl 10 µg and morphine 150 µg were intrathecally administered for spinal anaesthesia. Oxytocin, methyl ergonovin and tranexamic acid were administered after umbilical cord clamping. Breech delivery of the baby was provided by a vertical incision to the uterus for avoiding placental harm. Subtotal hysterectomy was performed leaving the placenta in situ. Two units of red blood cells were transfused during the operation, lasting approximately 40 min. The patient was uneventfully discharged on the postoperative fourth day. In conclusion, a single-shot spinal anaesthesia was successfully maintained without conversion to general anaesthesia until the end of the hysterectomy in the patient in whom placenta increta was observed during caesarean delivery.

9.Anaesthetic Management of Laparoscopic Morgagni Hernia Repair in a Patient with Coexisting Down Syndrome, Patent Foramen Ovale and Pectus Carinatum
Betül Kozanhan, Betül Başaran, Feride Aygın, İbrahim Akkoyun, Sadık Özmen
doi: 10.5152/TJAR.2016.13007  Pages 44 - 46 (1088 accesses)
Laparoskopik onarım Morgagni hernisi olan çocuklar için bir minimal invazif cerrahi seçenek olarak birçok avantaja sahip olsa da insüflasyon ve pnömoperitona bağlı istenmeyen etkiler ortaya çıkabilmektedir. Bu durum kalıtsal kalp hastalığı olan çocuklarda daha belirgin olup özel dikkat gösterilmesini gerektirir. Patent foramen ovale varlığında olası paradoksal hava embolisi riskine karşın peroperatif önlemlerin alınması, uygun monitörizasyon ve tüm ekibin iyi kooperasyonu önemlidir. Bu olgu ile patent foramen ovale ve Down sendromu olan çocuk hastada laparoskopik Morgagni herni onarımında pnömoperiton sonucunda ortaya çıkabilecek komplikasyonların gelişimini önleyebilen, iyi yönetilmiş bir anesteziyle laparoskopik cerrahinin sorunsuz olarak gerçekleştirilebileceği kanısına varılmıştır.
Laparoscopic repair has several advantages with a minimally invasive surgical option for children with Morgagni hernias; however, a number of physiological sequelae results from pneumoperitoneum and insufflation. These physiological changes may be more significant in patients with a congenital heart disease. Perioperative detailed evaluation, meticulous monitorization and cooperation with a surgical team are important in cases with patent foramen ovale for the possible risk of the paradoxical gas embolism. We present the anaesthetic management of a patient with patent foramen ovale, Down syndrome and pectus carinatus who successfully underwent laparoscopic Morgagni hernia repair. Under a well-managed anaesthesia that prevented complications because of pneumoperitoneum, laparoscopic surgery would be safe enough for patients with Morgagni hernia having an associated congenital heart disease.

10.Perioperative Management of Severe Hypertension during Laparoscopic Surgery for Pheochromocytoma
Mehmet Ali Erdoğan, Muharrem Uçar, Ahmet Selim Özkan, Ülkü Özgül, Mahmut Durmuş
doi: 10.5152/TJAR.2016.25993  Pages 47 - 49 (1236 accesses)
Feokromasitoma, kromafin dokuda türeyen ve katekolamin üreten vasküler bir tümördür. Kontrolsüz katekolamin salgılamasına bağlı şiddetli hipertansiyon, miyokard infarktüsü ve aort disseksiyonu gibi ölümcül kardiyovasküler komplikasyonlar gelişebilir. Katekolaminlerin bu yıkıcı sekresyonu indüksiyon sırasında, perioperatif dönemde ve cerrahi manüplasyonla oluşabileceğinden anestezi yönetiminin her aşaması hayati önem arz etmektedir. Bu sunuda; laparoskopik feokromasitoma rezeksiyonu planlanan olgunun preoperatif hazırlığı ile perioperatif şiddetli ve inatçı hipertansiyon atağının α adrenerjik blokaj, β adrenerjik blokaj, sodyum nitroprussid ve remifentanil kombinasyonuyla yöneltilmesini sunmak istedik.
Phaeochromocytoma is a catecholamine-secreting vascular tumour that is derived from chromaffin cell. Lethal cardiovascular complications, such as serious hypertension, myocardial infarction and aortic dissection, may occur because of uncontrolled catecholamine release. Each stage of anaesthesia management has vital importance because of this destructive catecholamine secretion that may occur during induction, perioperative stage and surgical manipulation. In this study, we report regarding the preoperative preparation and severe, persistent hypertension attack management with a combination of α-adrenergic blockade, β-adrenergic blockade, sodium nitroprusside and remifentanil in a patient who underwent laparoscopic surgery for phaeochromocytoma.

11.Anaesthesia Application for Cardiac Denervation in a Patient with Long QT Syndrome and Cardiomyopathy
Ümit Karadeniz, Aslı Demir, Rabia Koçulu
doi: 10.5152/TJAR.2016.91249  Pages 50 - 53 (1150 accesses)
Uzun QT sendromu, elektrokardiyografide uzamış QT aralığının olduğu, senkop, kalp durması veya ani ölüme neden olabilen ventrikül aritmilerine yatkınlık yapan kalıtsal bir hastalıktır. Kardiyomiyopati ve pulmoner hipertansiyon hastalığı anestezi yönetimi açısından risk teşkil etmektedir. Bu sunumda kalıtsal QT sendromlu, kardiyomiyopati ve pulmoner hipertansiyonu olan bir hastaya yapılan torasik denervasyon ameliyatında tek akciğer ventilasyonu, pacemaker-implante edilebilen kardiyoverter-defibrilatör (İCD) ve anestezi yönetimi süreçlerini vurguladık.
Long QT syndrome is a congenital disorder that is characterized by a prolongation of the QT interval on electrocardiograms and a propensity to ventricular tachyarrhythmias, which may lead to syncope, cardiac arrest or sudden death. Cardiomyopathy and pulmonary hypertension diseases have additional risks in anaesthesia management. In this study, we emphasize on one lung ventilation, pacemaker-implantable cardioverter–defibrillator and the anaesthesia management process in a patient with long QT syndrome, cardiomyopathy and pulmonary hypertension who underwent thoracic sympathectomy.

12.Massive Blood Transfusion during Revision Total Hip Arthroplasty under Combined Spinal Epidural Anaesthesia
Tünay Kandemir, Erbin Kandemir, Tuğba Aşkın, Tülay Dal, Yeliz Kılıç, Süheyla Ünver
doi: 10.5152/TJAR.2016.32858  Pages 54 - 56 (1121 accesses)
Total kalça protezi (TKP) revizyon ameliyatı, ortopedik cerrahinin kanama miktarı fazla olan girişimlerinden biridir. Masif kanayan hastalarda ise mortalite ve morbidite artmaktadır. Olgumuza total kalça revizyonu sırasında gelişen masif kanamada erken dönemde yani hemostaz testlerinin sonucu beklenmeden taze donmuş plazma (TDP)/eritrosit süspansiyonu (ES) ve Trombosit/ES oranı yüksek transfüzyon yaptık ve bunun intra ve post operatif komplikasyon oranlarını azaltmak açısından faydalı olabileceği kanısındayız. Burada kısa bir sürede tahmini total kan hacminin üç katı kadar transfüzyon yapılması gereken hastanın yakın kanama kontrol ve zamanında kan ve kan ürünleri ile replasmanını yaparak hipotansiyon ve şuur kaybı olmadan başarıyla yönettiğimiz TKP olgumuzdaki deneyimimizi paylaştık.
Revision total hip arthroplasty (THA) is an orthopaedic surgery that is known to be associated with excessive bleeding. The rates of mortality and morbidity are high in patients with massive haemorrhage. The patient in this study was administered blood products with high fresh frozen plasma/red blood cell (RBC) suspension ratio and high platelet/RBC suspension ratio without waiting for haemostasis test results. This study suggests that this approach might prove beneficial in reducing the incidence of intra- and postoperative complications. this study presents our experience with a patient who underwent THA and required a transfusion that was three times her estimated total blood volume. The patient was successfully managed with close monitoring of haemorrhage and timely administration of blood and blood products before hypotension and loss of consciousness occurred.

LETTER TO THE EDITOR
13.Ultrasound-Guided Thoracic Paravertebral Block Experience in a Child
Pınar Kendigelen, Rahşan Özcan, Şenol Emre
doi: 10.5152/TJAR.2016.32448  Pages 57 - 58 (1170 accesses)