Turk J Anaesthesiol Reanim: 43 (5)
Volume: 43  Issue: 5 - October 2015
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Comparison of I-gel with Classic Laryngeal Mask Airway Regarding the Ease of Use and Clinical Performance
Dilek Erdoğan Arı, Arzu Yıldırım Ar, Ceren Şanlı Karip, İncifer Siyahkoç, Ahmet Hakan Arslan, Fatma Nur Akgün
doi: 10.5152/TJAR.2015.71542  Pages 299 - 303 (882 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: I-gel şişirilebilir kafı olmayan yeni bir supraglottik havayolu gerecidir. Ülkemizdeki hasta popülasyonunda I-gel ile klasik laringeal maskeyi (LMA) kullanım kolaylığı ve klinik performans yönünden karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntemler: American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II grubuna dahil 50 hasta Grup I-gel ve Grup LMA olmak üzere rastgele iki gruba ayrıldı. I-gel/LMA yerleştirilme süreleri, ilk girişimde başarı varlığı kaydedildi. Tepe, plato ve ortalama havayolu basınçları, EtCO2, havayolu kompliyansı ve kaçak hacmi I-gel/LMA yerleştirildikten sonra belli aralıklarla kaydedildi. Havayolu gereci çıkarıldıktan sonra üzerinde kan olup olmadığı ve postoperatif boğaz ağrısı değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II grubuna dahil 50 hasta Grup I-gel ve Grup LMA olmak üzere rastgele iki gruba ayrıldı. I-gel/LMA yerleştirilme süreleri, ilk girişimde başarı varlığı kaydedildi. Tepe, plato ve ortalama havayolu basınçları, EtCO2, havayolu kompliyansı ve kaçak hacmi I-gel/LMA yerleştirildikten sonra belli aralıklarla kaydedildi. Havayolu gereci çıkarıldıktan sonra üzerinde kan olup olmadığı ve postoperatif boğaz ağrısı değerlendirildi.
BULGULAR: Havayolu aracını yerleştirme süresi I-gel grubunda LMA grubuna göre daha kısaydı (21,00±4,15 ve 30,40±12,17 sn, p=0,001). İlk girişimde başarı oranı, tepe, plato ve ortalama havayolu basınçları, EtCO2 ve kompliyans yönünden gruplar arasında fark saptanmadı. Havayolu gereci yerleştirildikten sonra 5. ve 45. dakikalardaki kaçak hacmi I-gel grubunda LMA grubuna göre daha düşüktü (p=0,041 ve p=0,027). Havayolu gereci üzerinde kan varlığı ve postoperatif boğaz ağrısı yönünden gruplar arasında fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: I-gel’in klasik LMA’dan daha avantajlı bir supraglotik havayolu gereci olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: I-gel is a new supraglottic airway device without an inflatable cuff. We aimed to compare I-gel and the classic laryngeal mask airway (LMA) regarding the ease of use and clinical performance in Turkish population.
Methods: Fifty American Society of Anesthesiologists (ASA) I–II patients were randomly allocated into two groups: Group I-gel and Group LMA. Insertion time and success in first attempt were recorded. Peak, plato and mean airway pressures, EtCO2, airway compliance and leak volume were periodically recorded during the operation. The presence of blood on device removal and postoperative sore throat were also assessed

METHODS: Fifty American Society of Anesthesiologists (ASA) I–II patients were randomly allocated into two groups: Group I-gel and Group LMA. Insertion time and success in first attempt were recorded. Peak, plato and mean airway pressures, EtCO2, airway compliance and leak volume were periodically recorded during the operation. The presence of blood on device removal and postoperative sore throat were also assessed.
RESULTS: The device insertion time in Group I-gel was shorter than that in Group LMA (21.00±4.15 vs. 30.40±12.17 s, p=0.001). The success rate in first attempt, peak, plato and mean airway pressures, EtCO2 and airway compliance did not differ between the groups. The leak volume was lower in Group I-gel 5 and 45 min after insertion (p=0.041 and p=0.027). The presence of blood on device removal and postoperative sore throat were similar in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: I-gel may be a more advantageous supraglottic airway device compared with LMA.

2.Comparison of Four Different Supraglottic Airway Devices in Terms of Efficacy, Intra-ocular Pressure and Haemodynamic Parameters in Children Undergoing Ophthalmic Surgery
Gökhan Peker, Suna Akın Takmaz, Bülent Baltacı, Hülya Başar, Mustafa Kotanoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2015.49091  Pages 304 - 312 (869 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, oftalmik cerrahi geçiren pediyatrik hastalarda, 4 farklı tipte supraglottik hava yolu aracının (SGHA) (Klasik laringeal maske: Klasik LMA, I-gel LMA, proseal LMA, Cobra perilaringeal havayolu: Cobra PLA) yerleştirilme parametreleri yanı sıra yerleştirilme sırasındaki intraoküler basınç (İOB) ve hemodinamik değişiklikler üzerine olan etkilerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif, randomize çalışmada elektif ekstraoküler-oftalmik cerrahi geçirecek, Amerikan anestezistleri derneği (ASA) I–II grubundan, 1-10 yaşlarında 60 çocuk, 4 gruba ayrıldı (Grup K LMA; klasik LMA, Grup I LMA; I-gel LMA, Grup P LMA; ProSeal LMA, Grup C PLA; Cobra PLA). Anestezi indüksiyonu %50 N2O-O2 karışımı içerisinde, azalan konsantrasyonda (%8-%2) sevofluran ile sağlandı. İntravenöz yol açılarak 1 mcg kg-1 Fentanil ilavesinin ardından anestezi, %2-3 sevofluran ile idame edildi. SGHA’lar derin anestezi altında yerleştirildi. Bu esnada yerleştirme özellikleri (yerleştirme sayısı, kolaylığı, süresi), orofaringeal kaçak basınçları (OKB) ve gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Her iki gözde İOB ölçümleri, kalp atım hızı (KAH), ortalama kan basıncı (OKB) ve ETCO2 değerleri SGHA yerleştirilmeden hemen önce, yerleştirildikten 2 ve 5 dk sonra gerçekleştirildi.
BULGULAR: Gruplar arasında yerleştirme karakteristikleri açısından fark yoktu. Tüm gruplarda ortalama intraoküler basınç (IO) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmadı. İzlem aralığı boyunca ortalama KAH ve OKB düzeyinde meydana gelen değişim miktarları gruplar arasında benzerdi. Tüm gruplarda KAH yerleştirmeden 2 dk sonra arttı ve 5 dk sonra başlangıç değerlerine geri döndü. SGHA yerleştirmesi öncesi ve sonrasında görülen KAH değerlerindeki artışlarla İOB düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (p=0,006, korelasyon katsayısı=0,352). Ancak İOB artışları klinik olarak anlamlı olmayıp normal sınırlar içerisindeydi. Yerleştirme sonrasında Klasik LMA, Proseal LMA, Cobra PLA gruplarında 1’er hastada desatürasyon, CPLA grubunda 2 hastada, KLMA grubunda 1 hastada laringospazm gelişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ekstraoküler-oftalmik cerrahi geçirecek pediyatrik hastalarda klasik LMA, I-gel LMA, Proseal LMA, Cobra PLA’nın yerleşimi sırasında İOB’nin artmadığı ve hemodinamik istikrarın korunduğu kanaatine varılmıştır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare insertion parameters of four different types of supraglottic airway devices (SGAD) (Classic LMA, I-gel LMA, Proseal LMA, Cobra PLA) in children undergoing ophthalmic surgery and to determine the effect on intra-ocular pressure (IOP) and haemodynamic responses during insertion.
METHODS: Sixty American society of Anesthesiologists (ASA) I–II children aged 1–10 years undergoing extra-ocular ophthalmic surgery were randomly divided into four groups (Group LMA, Group I-gel LMA, Group PLMA and Group CPLA) in this prospective, randomised study. Anaesthesia was induced with decreasing sevoflurane concentrations (8%–2%) in a mixture of 50% N2O-O2. All SGADs were inserted under deep anaesthesia. The characteristics of insertion (number of attempts, ease and time), oropharyngeal leak pressure (OLP) and complications were recorded. IOP in both eyes, heart rate (HR), mean arterial pressure (MAP) and EtCO2 were measured before and 2 and 5 min after insertion of the SGADs.
RESULTS: There was no difference between the groups in terms of the characteristics of insertion. The mean IOP did not increase significantly in all groups. MAP and HR changes were similar among the groups during follow-up. In all groups, HR increased 2 min after insertion (statistically insignificant) and returned to the baseline value 5 min after insertion. A statistically significant correlation was seen between HR increase and IOP values before and after insertion of the SGADs (p=0.006, correlation coefficient=0.352). Desaturation was seen in one patient in Groups LMA, PLMA and CPLA, and laryngospasm was seen in two patients in Group CPLA and in one patient in Group LMA.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was seen that during insertion of Classic LMA, I-gel LMA, Proseal LMA and Cobra PLA, IOP did not increase and haemodynamic stability was maintained in children undergoing extra-ocular ophthalmic surgery.

3.Effect of Ketamine, Thiopental and Ketamine–Thiopental Combination during Electroconvulsive Therapy for Depression
Özlem Özkan Kuşçu, Feride Karacaer, Ebru Biricik, Ersel Güleç, Lut Tamam, Yasemin Güneş
doi: 10.5152/TJAR.2015.92668  Pages 313 - 317 (1425 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: İlaç tedavisine dirençli major depresyon vakalarında elektrokonvülsif tedavide (EKT) anestezi indüksiyonunda tiyopental, ketamin ve ketamin- tiyopental kombinasyonunun Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HADÖ) ve hemodinami üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma kapsamına 18-65 yaş arasında American Society of Anesthesiology ASA I-III grubu HDDÖ 17 ve 17’den büyük olan hastalar kabul edildi. Prospektif randomize kontrollü olan çalışmamızda olgular 3 gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonunda Grup 1’de tiyopental (4 mg kg-1), Grup 2’de ketamin (1 mg kg-1), Grup 3’te ise ketamin (1 mg kg-1) ve tiyopental (4 mg kg-1) kombinasyonu uygulandı. Tüm olgularda kas gevşetici olarak süksinilkolin (1 mg kg-1) kullanıldı. HADÖ ve HDDÖ, EKT öncesi, 3. EKT, 6. EKT sonrası ve EKT bitiminde değerlendirildi. Hastaların, indüksiyon öncesi, sonrası, EKT sonrası, sistolik ve diyastolik kan basıncı, kalp atım hızı, periferik oksijen satürasyonu, nöbet süreleri takibi yapıldı. EKT sırasında ve sonrasında olası yan etkiler kaydedildi.
BULGULAR: Grupların demografik verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Hastaların 30’u (%52) erkek, 28’i (%48) kadınlardan oluşmaktaydı. Grup 1’deki hastaların yaş ortalaması 42,7±15,8 yıl, Grup 2’deki hastaların 44,8±11,6 yıl; Grup 3’teki hastaların ise 38,6±6,8 yıl olarak saptandı. EKT sonrasında, tüm gruplarda HDDÖ değerleri bazal değerlere göre azalma gösterirken gruplar arasında HDDÖ değerleri açısından istatistiksel fark saptanmadı. Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçek puanı ise ketamin verilen gruplarda daha yüksek tespit edildi. Sistolik ve diyastolik kan basıncı ile kalp atım hızı değerleri Grup 1’de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada ilaç tedavisine dirençli depresyon nedeniyle EKT planlanan olgularda anestezi indüksiyonunda tiyopental, ketamin ve tiyopental- ketamin kombinasyonu kullanımının depresyon tedavisinde bir fark oluşturmadığı görüldü. EKT öncesinde 1 mg kg-1 verilen ketamin, EKT’nin depresyon tedavisine etkisini arttırmadı, buna karşın ketamin anksiyete skorlarında artışa neden oldu.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the effect of anaesthesia with thiopental (4 mg kg−1), ketamine (1 mg kg−1) and ketamine−thiopental (1 mg kg−1 and 4 mg kg−1, respectively) combination during electroconvulsive therapy (ECT) on the Hamilton Depression Rating Scale (HDRS) and Hamilton Anxiety Rating Scale (HAM-A) and haemodynamic variables in patients with resistant major depression.
METHODS: Patients with HDRS scores above 17 were included. The patients were randomly divided into three groups according to the anaesthesia used. Group 1 was given thiopental (4 mg kg-1), Group 2 was given ketamine (1 mg kg-1) and Group 3 was given ketamine (1 mg kg-1) and thiopental (4 mg kg-1). Succinylcholine (1 mg kg-1) was administered in all patients for muscle relaxation. HDRS and HAM-A scores were evaluated before ECT, after 3, 6. ECT and after the final ECT. Systolic and diastolic blood pressures, heart rates and oxygen saturations were recorded before and after anaesthesia induction and after the ECT procedure. Seizure duration was recorded.
RESULTS: Fifty-eight patients were included in the study. Thirty (52%) patients were male and 28 (48%) were female. The mean age was 42.7±15.8 years in Group 1, 44.8±11 years in Group 2 and 38.6±6.8 years in Group 3. In all groups, HDRS scores were reduced compared with the baseline values. There was no statistical significant difference between the groups regarding HDRS scores. HAM-A scores were higher in Group 2 and Group 3. Systolic and diastolic blood pressures and heart rate values were lower in Group 1 and the difference was statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, anaesthesia induced with thiopental, ketamine and thiopental–ketamine combination was observed to not result in a difference in ECT for patients with treatment-resistant depression. Ketamine at a dose of 1 mg kg−1 given just before ECT did not enhance the antidepressant effect of ECT; however, anxiety scores were increased with ketamine application.

4.Ultrasound-Guided Rectus Sheath Block in Gynaecological Surgery with Pfannenstiel Incision
Şule Cüneyitoğlu, Mediha Türktan, Ebru Biricik, Dilek Özcengiz
doi: 10.5152/TJAR.2015.79037  Pages 318 - 322 (811 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda, Pfannenstiel insizyonla yapılan jinekolojik cerrahide ultrason eşliğinde uygulanan rektus kılıf bloğunun etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Etik kurul onayı ve olguların onamı alındıktan sonra, American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II grubu, 20-70 yaş arası, Pfannenstiel insizyonla jinekolojik cerrahi yapılması planlanan 75 hasta çalışmaya dahil edildi. Genel anestezi uygulandıktan sonra olgular randomize olarak üç gruba ayrıldı. Grup UR’ye (n=25) 0,2 mL kg-1 %0,25 levobupivakain ile ultrason eşliğinde rektus kılıf bloğu, Grup SR’ye (n=25) 0,2 mL kg-1 %0,25 levobupivakain ile cerrahi rektus kılıf bloğu uygulandı. Grup T’deki olgulara ise (n=25) cerrahi bitiminden 30 dakika önce intravenöz 2 mg kg-1 tramadol yapıldı. Tüm olgulara postoperatif ağrı kontrolü için hasta kontrollü analjezi cihazı kuruldu. Hemodinamik veriler ve inspire edilen sevofluran konsantrasyonu ameliyat boyunca kaydedildi. Postoperatif dönemde ağrı skorları, toplam tramadol tüketimi, ek analjezik ihtiyacı ve yan etkiler değerlendirildi.
BULGULAR: Demografik özellikler, cerrahi süre ve hemodinamik parametreler gruplar arasında benzer bulundu. Grup UR’de inspire edilen sevofluran konsantrasyonu (%) ve VAS skorları Grup SR ve Grup T’ye göre daha düşük saptandı. Toplam tramadol tüketimi Grup UR ve Grup SR’de Grup T’ye göre belirgin düşük bulundu. Gruplar arasında yan etki profili açısından fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, Phannenstiel insizyonla yapılan jinekolojik cerrahide, ultrason eşliğinde uygulanan rektus kılıf bloğunun cerrahi rektus kılıf bloğu ve tramadole kıyasla yan etki sıklığını arttırmadan etkin bir analjezi sağlamaya yardımcı olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the effects of ultrasound-guided rectus sheath block in gynaecological surgery with Pfannenstiel incision.
METHODS: After the approval of the ethics committee and the patients’ consent, 75 ASA I-II patients who were aged between 20 and 70 years and scheduled for a gynaecological surgery with Pfannenstiel incision were included in this study. After induction of general anaesthesia, patients were randomly divided into three groups. In Group UR patients (n=25), ultrasound-guided rectus sheath block with 0.25% levobupivacaine (0.2 mL kg−1) was performed. In Group SR patients (n=25), surgical rectus sheath block with 0.25% levobupivacaine (0.2 mL kg−1) was applied. In Group T (n=25) patients, tramadol (2 mg kg−1) was intravenously administered 30 min before the end of surgery. Patient-controlled analgesia device was established for postoperative pain relief in all groups. Haemodynamic data and inspired sevoflurane concentration were recorded during the operation. Pain scores, total tramadol consumption, supplemental analgesic requirement and side effects were postoperatively evaluated.
After induction of general anaesthesia, patients were randomly divided into three groups. In Group UR patients (n=25), ultrasound guided rectus sheath block with 0.25% levobupivacaine 0.2 mL kg-1 was performed. In Group SR patients (n=25), surgical rectus sheath block with 0.25% levobupivacaine 0.2 mL kg-1 was applied. In Group T (n=25) patients, tramadol 2 mg kg-1 was given intravenously 30 minutes before the end of surgery. Patient controlled analgesia device was established for postoperative pain relief in all groups.
Haemodynamic data and inspired sevoflurane concentration were recorded during operation. Pain scores, total tramadol consumption, supplemental analgesic requirement and side effects were evaluated postoperatively.
RESULTS: Demographic characteristics, duration of surgery and haemodynamic parameters were similar between the groups. Inspired sevoflurane concentration (%) and VAS scores were significantly lower in Group UR than those in Groups SR and T. Total tramadol consumption was significantly lower in Groups UR and SR than that in Group T. There was no significant difference in the incidence of side effects.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study demonstrates that ultrasound-guided rectus sheath block helps to provide the effective analgesia without any side effects compared with surgical rectus sheath block and intravenous tramadol for gynaecological surgery with Pfannenstiel incision.

5.Use of Succinylcholine by Anaesthetists in Turkey: A National Survey
Dilek Ömür, Hasan Ali Kiraz, Hasan Şahin, Hüseyin Toman, Berna Uyan, Serpil Ekin, Volkan Hancı
doi: 10.5152/TJAR.2015.03708  Pages 323 - 331 (1437 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde süksinilkolin (SCh) yan etkilerine rağmen, etkisinin hızlı başlaması ve kısa etki süresi nedeniyle hala hızlı indüksiyon için en sık kullanılan kas gevşeticiler arasındadır. Bununla birlikte Türkiye’deki anestezi uzmanlarının SCh kullanım sıklığı ile ilgili veri bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı, Türkiye’de çalışmakta olan anestezi uzmanlarının anestezi uygulamalarında SCh kullanımını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiye’de çalışmakta olan anestezi uzmanlarına “web bazlı anket sayfası” şeklinde elektronik posta yoluyla ulaşıldı. Toplam 24 soru soruldu.
BULGULAR: Toplam 1882 adrese iki faklı zamanda e-posta yoluyla ulaşıldı. 433 (%23) e-posta ile geriye dönüş alındı. Ankete katılanların yetişkinlerde elektif olgularda %54,27; pediyatrik elektif olgularda %29,33; acil olgularda %74,13 oranında SCh’i rutin olarak kullanmakta olduğu görüldü. Sırasıyla, yetişkin elektif olgularda sezaryen cerrahisi (%20,5); elektif pediyatrik ve acil olgularda zor entübasyon beklentisi (%31,3 ve %21,4) SCh kullanımının en çok tercih edildiği durumlardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız göstermiştir ki SCh Türkiye’de anestezistler tarafından halen yaygın olarak kullanılmaktadır. Anketimize katılan hekimlerin çoğunluğu olası yan etkilerin farkında olduklarını, ancak bazı özel durumlarda SCh kullanmakta olduklarını belirtmişlerdir. Bilim dalları ile ilgili “standart bakım klavuzlarının” oluşturulması esastır. Standart bakım kılavuzları oluşturulmasının ilk aşaması, mevcut uygulama durumunun analizi ve dökümünün gerçekleştirilmesidir. Bu amaçla Türkiye’de daha geniş kapsamlı ileri çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Although succinylcholine (SCh) has side effects, it is among the most commonly used muscle relaxants for rapid induction because of the faster onset of its effects and short effect duration. However, there is no information regarding the frequency of use of SCh by anaesthetists in Turkey. This study aims to investigate the use of SCh by anaesthetists working in Turkey.
METHODS: A web-based survey form was sent by e-mail to anaesthetists working in Turkey. The form comprised a total of 24 questions.
RESULTS: E-mails were sent to a total of 1882 addresses at two separate times. E-mail replies were received from 433 (23%) anaesthetists. Based on those who responded to the survey, 54.27% anaesthetists routinely used SCh for adult elective cases, 29.33% for paediatric elective cases and 74.13% for emergency cases. In adult elective cases, SCh was most frequently chosen for caesarean section (20.5%), and in paediatric elective and emergency cases, SCh was chosen most frequently because difficult intubation was expected (31.3 and 21.4%, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study reveals that SCh is still widely used by anaesthetists in Turkey. Majority of physicians who participated our survey were aware of the side effects; however, they reported using SCh in certain special situations. It is evident that creation of a standard care guide for departments is essential. The first stage of creating a standard care guide is to analyse and document the current application. With this aim, more wide-ranging advanced studies should be completed.

6.Retrospective Evaluation of Dental Treatment under General Anaesthesia
Ahmet Selim Özkan, Mehmet Ali Erdoğan, Mukadder Şanlı, Osman Kaçmaz, Mahmut Durmuş, Cemil Çolak
doi: 10.5152/TJAR.2015.82542  Pages 332 - 336 (1003 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Dental girişimlerin çoğu lokal anestezi altında uygulanabilse de özellikle çocuk hastalardaki uyumsuzluk, mental retarde ve psikiyatrik hastalardaki kooperasyon güçlüğü, ciddi anksiyete, ileri kraniyofasiyal anomali ve orofasiyal travmalar nedeniyle genel anestezi gerekmektedir. Bu hastalarda olabilecek santral sinir sistemi hastalıkları ve eşlik eden hava yolu problemleri, anestezi sırasında ve sonrasında komplikasyon görülme riskini arttırmaktadır. 2011-2014 yılları arasında genel anestezi altında dental cerrahi uygulanan 467 olgunun anestezi kayıtları güncel literatür bilgisi ışığında bildirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Komite onayı alındıktan sonra İnönü Üniversitesi Engelli Diş Tedavi Merkezi’nde genel anestezi altında dental girişim uygulanan 467 olgu çalışmaya alındı. Demografik veriler, ASA sınıflaması, Mallampati (MP) skoru, girişim süresi, entübasyon şekli ve güçlüğü, komorbid hastalıklar, premedikasyon uygulaması, endokardit profilaksisi, derlenme süresi, analjezi uygulaması ve genel anestezi uygulama nedeni, ortalama±standart sapma (SS) ya da sayı olarak kaydedildi.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 16,78±12 ve kadın/erkek oranı 277/190 (%59,3/%40,7) idi. 219’u (%46,9) ASA I, 234’ü (%50,1) ASA II ve 14’ü (%3) ASA III olarak sınıflandırıldı. Olguların 182’sinde (%38,9) mental retardasyon, 33’ünde (%7,1) serebral palsy ve 28’inde (%6) otizm tespit edildi. Ortalama girişim süresi 114,53±35,4 dakika, ortalama derlenme süresi 40,4±6 dakika olarak hesaplandı. Endotrakeal entübasyonların 277’si (%59,3) oral, 82’si (%17,6) klasik nazal ve 108’si (%23,1) fiberoptik nazal yöntemiyle yapılmıştı. Olguların 20’sinde (%4,3) entübasyon güçlüğü olduğu saptandı. MP Skoru 397’sinde (%85) 1, 50’sinde (%10,7) 2, 18’inde (%3,9) 3 ve 2’inde (%0,4) 4 olarak saptandı. Genel anestezi uygulama nedenleri; 213 (%45,6) kooperasyon güçlüğü, 182 (%38,9) mental retardasyon, 28 (%5,9) otizm, 7 (%1,7) şizofreni ve 37 (%7,9) çene cerrahisi idi. Analjezi için olguların 141’ine (%30,2) lokal infiltrasyon anestezisi uygulanırken 12’sine (%2,6) morfin, 311’ine (%66,6) parasetamol, 3’üne (%0,6) tramadol uygulandı. Endokardit profilaksisi 36 (%7,7) olguya yapılmıştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dental tedavilerde genel anestezi uygulaması giderek yaygınlaşmaktadır. Genetik sendromların sıklığı ve mental retardasyon nedeniyle anestezi yönetimi önem arz etmektedir. Bu hastaların anestezi yönetiminde hastaya yönelik stratejiler belirlenmeli, işlemler ameliyathane ortamında uygulanmalı ve risk analizi yapılarak buna yönelik hazırlıklar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Most dental procedures can be performed with local anaesthesia, however noncompliant paediatric patients, patients with mental retardation or psychiatric disorders, severe anxiety, severe craniofacial anomalies and orofacial trauma may need general anaesthesia. In these patients accompanying central nervous system diseases and airway problems increase the risk of complications. Anaesthesia records of 467 cases of dental surgery performed under general anaesthesia between 2011-2014 is reported with information from the recent literature.
METHODS: In the study, 467 cases of dental procedures performed under general anaesthesia were taken from the İnönü University of Medicine, Dentistry Disabled Treatment Centre, after approval of the İnönü University Faculty of Medicine Ethics Committee. Demographic data, ASA classification, Mallampati (MP) score, duration of surgery, type of intubation and difficulties, comorbid diseases, premedication application, endocarditis prophylaxis, recovery time, analgesia and reasons for general anaesthesia were recorded as mean±standard deviation (SD) or as a number.
RESULTS: The mean age of the patients was 16.78±12 years and the female/male ratio was 277/190 (59.3%/40.7%). Of the 467 patients, 219 (46.9%) were classified as ASA I, 234 (50.1%) as ASA II and 14 (3%) as ASA III. Furthermore, 182 (38.9%) patients with mental retardation, 33 (7.1%) with cerebral palsy and 28 (6%) with autism were identified. The mean operative time was 114.53±35.4 min, and the average recovery time 40.4±6 was min. Of the endotracheal intubations 277 (59.3%) were oral, 82 (17.6%) were nasal, and 108 (23.1%) were nasal with the help of fibreoptics. Difficult intubation was observed in 20 (4.3%) patients. The MP score was 1 in 397 (85%) patients, 2 in 50 (10.7%) patients, 3 in 18 (3.9%) patients and 4 in 2 (0.4%) patients. General anaesthesia was applied because of cooperation difficulties in 213 (45.6%), mental retardation in 182 (38.9%), autism in 28 (5.9%), schizophrenia in 7 (1.7%) and jaw surgery in 37 (7.9%) patients. Local infiltration was used for analgesia in 141 (30.2%), morphine in 12 (2.6%), tramadol in 3 (0.6%) and paracetamol in 311 (66.6%) patients. Endocarditis prophylaxis was employed in 36 (7.7%) cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: General anaesthesia in dental procedures is becoming increasingly common. Anaesthetic management is important due to the frequency of genetic syndromes and mental retardation. In the anaesthetic management of these patients, strategies for the patient should be identified, the process should be implemented in the operating room and preparations should be made with risk analyses.

7.Neuromuscular Functions on Experimental Acute Methanol Intoxication
Ali Reşat Moral, İlkin Çankayalı, Demet Sergin, Özden Boyacılar
doi: 10.5152/TJAR.2015.13471  Pages 337 - 343 (908 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kaza veya intihar amaçlı gelişen metil alkol intoksikasyonları mortalitelerinin yüksek olması ve nörolojik sekellerinin ağır olması sebebiyle önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Metil alkolün alınmasıyla akut dönemde doza bağımlı olarak metabolik asidoz, kalıcı körlüğe yol açan optik nöropati, solunum yetmezliği, dolaşım yetmezliği ve ölüm gelişmektedir. Doğrudan toksik etkisinin yanı sıra karaciğerde metabolize olmasıyla açığa çıkan formik asit, mitokondride hasarlanma ile ortaya çıkan oksidatif stres ve artan lipid peroksidasyonu nörotoksisitede temel mekanizmayı oluşturmaktadır. Santral sinir sisteminde nörotoksik bir ajan olduğu bilinen metanolün akut dönemde periferik nöromüsküler ileti üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Çalışmamızda; deneysel olarak oluşturulan akut metanol intoksikasyonu modelinde erken dönemde (ilk 24 saat) periferik nöromüsküler ileti fonksiyonlarının elektrofizyolojik ölçümlerle araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ege Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı alındıktan sonra başlanan çalışma; her biri yaklaşık 200 gr ağırlığında 10 adet Wistar rat üzerinde yapıldı. Ketamin/xylazine anestezisi altında elektrofizyolojik ölçüm kayıtları alınmasını takiben nazogastrik sonda ile 3 g kg-1 metanol verildi. 24 saat sonra tüm ölçümler tekrarlandı. Elektrofizyolojik ölçümler; sol siyatik sinir; Biopac HSTM01 yüzeyel stimülasyon elektrodları (BIOPAC Systems, Inc., Santabarbara, CA, ABD) ile siyatik çentikten uyarılarak (10V, 0.1 ms, 1Hz), M. Gastrocnemius’dan bileşik kas aksiyon potansiyeli (CMAP) kaydı yapıldı. Elde edilen kayıtlardan Biopac BSL Pro version: 3.6.7 programı (BIOPAC Systems, Inc., Santabarbara, CA, ABD) ile latans, genlik ve süre değerleri hesaplandı. Sonuçlar, Ege üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik ve Tıbbi Bilişim Anabilim Dalı’nda değerlendirildi.
BULGULAR: Metanol öncesi CMAP Latans 0,81±0,11 ms iken metanol sonrası 0,76±0,12 ms olduğu; CMAP Amplitüd 9,85±0,98 mV iken metanol sonrası 9,99±0,40 mV olduğu; CMAP Süre 9,86±0,03 ms iken metanol sonrası 9,86±0,045 ms olduğu; ve metanol öncesi ve sonrası yapılan tüm elektrofizyolojik ölçümlerde istatistiksel olarak herhangi bir fark olmadığı görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Deneysel metanol intoksikasyonunun akut döneminde (ilk 24 saat) nöromüsküler ileti fonksiyonlarında elektrofizyolojik bir değişiklik olmadığı gözlendi.
INTRODUCTION: The incidence of accidental or suicidal ingestion of methyl alcohol is high and methyl alcohol intoxication has high mortality. Methyl alcohol intoxication causes severe neurological sequelae and appears to be a significant problem. Methyl alcohol causes acute metabolic acidosis, optic neuropathy leading to permanent blindness, respiratory failure, circulatory failure and death. It is metabolised in the liver, and its metabolite formic acid has direct toxic effects, causing oxidative stress, mitochondrial damage and increased lipid peroxidation associated with the mechanism of neurotoxicity. Methanol is known to cause acute toxicity of the central nervous system; however, the effects on peripheral neuromuscular transmission are unknown. In our study, we aimed to investigate the electrophysiological effects of experimentally induced acute methanol intoxication on neuromuscular transmission in the early period (first 24 h).
METHODS: After approval by the Animal Experiment Ethics Committee of Ege University, the study was carried out on 10 Wistar rats, each weighing about 200 g. During electrophysiological recordings and orogastric tube insertion, the rats were anaesthetised using intra-peritoneal (IP) injection of ketamine 100 mg kg−1 and IP injection of xylazine 10 mg kg−1. The rats were given 3 g kg−1 methyl alcohol by the orogastric tube. Electrophysiological measurements from the gastrocnemius muscle were compared with baseline.
RESULTS: Latency measurements before and 24 h after methanol injection were 0.81±0.11 ms and 0.76±0.12 ms, respectively. CMAP amplitude measurements before and 24 h after methanol injection were 9.85±0.98 mV and 9.99±0.40 mV, respectively. CMAP duration measurements before and 24 h after methanol injection were 9.86±0.03 ms and 9.86±0.045 ms, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that experimental methanol intoxication in the acute phase (first 24 h) did not affect neuromuscular function.

REVIEW
8.Preoperative Psychological Preparation of Children
Ersel Güleç, Dilek Özcengiz
doi: 10.5152/TJAR.2015.16768  Pages 344 - 346 (1225 accesses)
Cerrahi ve anestezi çocuklar için önemli derecede anksiyete kaynağıdır. Preoperatif dönemde anksiyetenin azaltılması ameliyat sonrasında oluşabilecek olumsuz sonuçları engellemektedir. Anksiyete gelişimi açısından yüksek riskli çocukların önceden belirlenmesi bu olumsuz sonuçların azaltılmasında önemli rol oynamaktadır. Preoperatif psikolojik hazırlıkta birçok teknik kullanılmakla birlikte son zamanlarda öne çıkan girişimler modelleme ve başa çıkma teknikleridir. Bilgisayar programlarının bu alanda kullanılması önemli kazanımlar ortaya koyabilir ve yapılacak olan yeni çalışmalarla desteklenme ihtiyacı göstermektedir.
Surgery and anaesthesia are significant sources of anxiety for children. In the preoperative period, reducing anxiety helps in preventing the negative consequences that may occur after surgery. The predetermined high-risk children in terms of the development of anxiety play an important role in reducing the negative consequences. Recently featured approaches are modelling and coping techniques, although many techniques are used in the preoperative psychological preparation. The use of computer programs in this area may facilitate important achievements, and it needs to support new studies to be performed.

CASE REPORT
9.Synthetic Cannabinoid ‘Bonzai’ Intoxication: Six Case Series
Dursun Fırat Ergül, Serdar Ekemen, Birgül Büyükkıdan Yelken
doi: 10.5152/TJAR.2015.05668  Pages 347 - 351 (1610 accesses)
Sokak dilinde “bonzai” olarak bilinen “1-naftalenil methanon”, diğer adıyla JWH-18 grubu, sentetik kannabinoid grubuna ait bir uyuşturucu maddedir. 2004 yılı başlarında internet üzerinde ve özel marketlerde satışına başlandığı görülmektedir. Esrarın etken maddesi olan delta 9-tetrahidrokannabinol (THC) ile kimyasal olarak benzer bir yapısal özellik gösterir. 2013 yılında EMCDDA (European Monitoring Centre of Drugs and Drug Addiction) tarafından yapılan bir çalışmada 102 çeşit sentetik kannobinoid madde tespit edilmekle beraber 1997 yılından bu yana 200’ü aşkın madde bildirilmektedir. Biz bu vaka takdiminde; kısa bir zaman dilimi içerisinde yoğun bakım servisinde takip ettiğimiz kullanım öyküsü olmasına rağmen kanda saptanamamış bonzai almış 6 hastanın, klinik seyrini, tedavi yönetimini ve tanı koymakta yaşanan güçlükleri tartışmaya çalıştık.
In the language of the streets, ‘bonzai’, known as ‘1-naphthalenyl of methanol’, also known as JWH-18 group, is a drug belonging to the group of synthetic cannabinoids. At the beginning of 2004, it started to be sold on the internet and it is seen that private markets. It has structurally similar chemical characteristics as delta 9-tetrahydrocannabinol (THC), the active substance in marijuana. In 2013, in a study conducted by the European Monitoring Centre of Drugs and Drug Addiction (EMCDDA), 102 varieties of synthetic cannabinoids were identified; however, more than 200 substances have been reported since 1997. In this study, we report the difficulties in the clinical course, treatment and management of six patients that had a use history of bonzai although it was not detected in blood in a short period of time in the intensive care unit.

10.Difficult Airway Management in Field Conditions: Somalia Experience
Ahmet Selim Özkan, Serdar Nazif Nasır
doi: 10.5152/TJAR.2015.24445  Pages 352 - 355 (1255 accesses)
Deneyimli bir anestezi uzmanının, hastanın maske ventilasyonunda veya endotrakeal entübasyonunda zorluk yaşaması zor havayolu olarak tanımlanmaktadır. Kalıtsal veya edinsel bir çok anatomik etken zor havayoluna neden olabilir. Bu hastaların havayolu yönetiminde gerekli olabilecek tüm ekipmanların hazır bulundurulması mortalite ve komplikasyonları azaltacaktır. Bu olgu sunumunda, daha önce mandibulada kemik defekti nedeniyle rekonstrüksiyon plağı ile onarım yapılan olgunun, sahra şartlarının olduğu Somali’de, mandibula rekonstrüksiyonunda karşılaşılan zor havayolu yönetiminin sunulması amaçlanmıştır.
Endotracheal intubation (ETI) is a standard technique used for airway control under general anaesthesia (1). Difficult airway is defined as a case in which an anaesthetist has difficulty in ventilation with a mask and/or ETI (2). During ETI, difficult airway can develop at a rate of 1.5–20%, and 2–3% of these cases can be serious (3). Difficult airway is the most common cause of mortality and morbidity associated with anaesthesia. Many anatomical factors, inherited or acquired, can lead to difficult airway. The availability of all necessary equipment for the airway management of these patients will decrease the rate of mortality and number of complications. Although airway difficulty can be predicted with a good history taking, physical examination and some tests during pre-anaesthesia evaluation (Mallampati scoring, sternomental and thyromental distance, extension degree of the head, radiological examination, etc.), an unexpected difficult airway can sometimes be encountered. In cases where intubation cannot be provided with a direct laryngoscope, different intubation techniques can also be tried. When intubation is unsuccessful despite all techniques, airway management can be provided through tracheostomy. In this case report, the airway management of a patient who previously underwent a repair surgery with a reconstruction plaque in Somali, which had field conditions, due to a bone defect in the mandible was presented.

11.Anaesthesia Management and Use of Sugammadex in a Patient with Ullrich’s Disease
Emre Erbabacan, Güniz Köksal, Tuğçe Barça Şeker, Birsel Ekici, Rahsan Özcan, Fatiş Altindaş
doi: 10.5152/TJAR.2015.22448  Pages 356 - 359 (1200 accesses)
Bu olgu sunumuzda Ullrich hastalığı olan bir hastada başarılı total intravenöz anestezi ve sugammadeks kullanımını bildirmeyi amaçladık. Anestezi idamesi için propofol ve remifentanil infüzyonu kullanıldı. Cerrahi bitiminde train of four (TOF) değerleri %0 iken, 4 mg kg-1 sugammadeks verildi ve 36. saniyede hasta başarıyla ekstübe edildi. Herhangi bir yan etki ile karşılaşılmadı. Sonuç olarak, Ullrich hastalığı olan hastalarda inhalasyon anestetiklerinin kullanılmasından kaçınmak adına propofol infüzyonun kullanımının ve roküronyumun etkilerinin sonlandırılması için sugammadeks kullanımının güvenli olduğunu bildirmekteyiz.
Here, we report anaesthesia management and the successful use of total intravenous anaesthesia and sugammadex in a patient with Ullrich’s disease. Propofol and remifentanyl infusion was used for anaesthesia. After the end of the surgery, when the train-of-four value was 0%, 4 mg kg−1 sugammadex was administered, and the patient was successfully extubated after 36 s. No adverse effects or safety concerns were observed. In conclusion, we suggest that the use of propofol infusion to avoid the use of inhalation anaesthetics and the use of sugammadex for the reversal of the effects of rocuronium is safe in patients with Ullrich’s disease.

12.Anaesthesia Management in a Patient with Waardenburg Syndrome and Review of the Literature
Kevser Peker, Julide Ergil, İbrahim Öztürk
doi: 10.5152/TJAR.2015.52714  Pages 360 - 362 (1251 accesses)
Waardenburg sendromu, işitme kaybına, pigment anormalliklerine, nörokristopatiye ve parsiyel albinizme neden olabilen nadir bir otozomal dominant hastalıktır. İnsidansı, kalıtsal işitme kaybı olguları arasında %2-3 ve genel popülasyonda 1/42.000 olarak tahmin edilmektedir. Waardenburg sendromlu çocuklar sıklıkla erken dönemde koklear implantasyon için anesteziye ihtiyaç duyarlar. Sendromun anestezi yönetimi için önem arz eden belirtileri laringomalazi, multipl kas kontraksiyonları, kısıtlı boyun hareketleri, siyanotik kardiyopati ve elektrolit dengesizliğidir. Waardenburg sendromlu hastalar zor havayolu için adaydırlar. Koklear implantasyon için cerrahi geçiren Waardenburg sendromlu bir çocuğun anestezi yönetimini bildirmeyi amaçladık.
Waardenburg syndrome is a rare autosomal dominant disease that may cause hearing loss, pigmentary abnormalities, neurocristopathy and partial albinism. Incidence is estimated as 2%–3% among the cases of congenital deafness and 1/42,000 of the general population. Children with Waardenburg syndrome usually require anaesthesia for the cochlear implant operation in early age. The features of the syndrome that may bear importance for anaesthetic management are laryngomalacia, multiple muscle contractures, limited neck movements, cyanotic cardiopathy and electrolyte imbalance. Patients with Waardenburg syndrome stand for difficult airway. We aimed to report anaesthetic management of a child with Waardenburg syndrome who underwent surgery for cochlear implantation.

13.Airway Surgery in Tracheostomised Patients with Wegener Granulomatosis Leading to Subglottic Stenosis
Demet Altun, Nükhet Sivrikoz, Emre Çamcı
doi: 10.5152/TJAR.2015.98360  Pages 363 - 366 (818 accesses)
Wegener granülomatozis (WG) solunum sisteminin granülomatoz inflamasyonu ile seyreden multisistemik bir hastalıktır. Dokunun proliferatif olarak larinks ve trakeaya doğru büyümesiyle, subglottik stenoza bağlı solunum yolu obstrüksiyonuna neden olabilmektedir. Bu durumda cerrahi hedef, havayolu obstrüksiyonunu doğal havayolu anatomisini sağlayarak ortadan kaldırmaktır. Hafif lezyonlar cerrahi müdahale gerektirmezken fikse olmuş lezyonlarda trakeostomi, lazer rezeksiyon ve dilatasyon gibi cerrahi müdahale gereklidir. Trakeostomili hastalarda, trakeada trakeostomi kanülünün çevreleyen granülom oluşumu gözlenebilir. İnflamasyon ve yeni oluşan granülasyon dokusu gelişimi hava yollarında ciddi darlık oluşturmaktadır. Bu tip hastaların cerrahi işlem esnasında hava yolu kontrolü önem arz etmektedir. Bu olgu sunumunda WG’li trakeostomize hastada subglottik stenoza yol açan granülasyon dokusunun endolaringeal lazer cerrahisi ile eksizyonu esnasında jet ventilasyon (JV) ile sağlanan gaz değişimi ve havayolu yönetimini tartışacağız.
Wegener granulomatosis (WG) is a multisystemic disorder characterised by granulomatous inflammation of the respiratory system. The growing of proliferative tissue towards the larynx and trachea may cause airway obstruction on account of subglottic stenosis. In this situation, the surgical goal is to eliminate the airway obstruction by providing natural airway anatomy. While mild lesions do not require surgical intervention, in fixed lesions, surgical intervention is required, such as tracheostomy, laser resection and dilatation. In tracheostomised patients, granuloma formation surrounding the tracheostomy cannula may occur in the trachea. Inflammation and newly formed granulation tissue result in severe stenosis in the airways. During surgical treatment of such patients, airway management is important. In this case report, we will discuss gas exchange and airway management with jet ventilation (JV) during excision of the granulation tissue with endolaryngeal laser surgery, leading to subglottic stenosis in tracheostomised patients in WG.
Keywords: Endolaryngeal laser surgery, jet ventilation (JV), subglottic stenosis, Wegener granulomatosis.

14.Simultaneous Bilateral Carotid Endarterectomy under Cervical Plexus Blockade
Ali Sait Kavaklı, Raif Umut Ayoğlu, Nilgün Kavrut Öztürk, Kadir Sağdıç, Muzaffer Yılmaz, Kerem İnanoğlu, Mustafa Emmiler
doi: 10.5152/TJAR.2015.87369  Pages 367 - 370 (1246 accesses)
Geçici iskemik atak geçirmiş ve ciddi karotis arter darlığı bulunan hastalarda halen karotis endarterektomisi en etkin tedavi yöntemlerinden biridir. Özellikle karşı taraf karotis arterinde de lezyonu bulunan hastalar intraoperatif ciddi nörolojik komplikasyon riski altındadır. Eş zamanlı bilateral karotis endarterektomileri deneyimli ekip ve uygun hasta seçimiyle güvenle yapılabilmektedir. Karotis endarterektomilerinde rejyonal anestezinin avantajları intraoperatif nörolojik durumu değerlendirebilme ve doğru şant endikasyonunu koyabilmeye olanak sağlamasıdır. Ucuz, güvenilir ve kolay bir yöntem olduğu kadar hastanede ve yoğun bakımda kalış süresini kısaltarak hastane maliyetini de düşürür. Özellikle bilateral uygulamalar sırasında sinir tutulumlarının olası komplikasyonlarından kaçınmak için doz ayarlaması yapılması önemlidir. Bu olgu sunumunda servikal pleksus blokajı ile yapılan bilateral karotis endarterektomisi deneyimimizi paylaştık.
In patients with severe carotid artery stenosis who developed transient ischemic attack, carotid endarterectomy is one of the most effective treatments. In particular, in patients with contralateral carotid artery lesions, there is a risk of serious neurologic complications during the intra-operative period. Experienced staff can perform simultaneous bilateral carotid endarterectomy safely in carefully selected patients. The advantages of regional anaesthesia in carotid endarterectomy are evaluation of intra-operative neurological condition and defining correct indications for shunt usage. It is a cheap, reliable and easy method that reduces the length of stay in the intensive care unit and in the hospital and may influence the overall cost of care. However, it is important to make dose adjustments to avoid potential complications of nerve involvement during bilateral procedure. In this case report, we share our experiences regarding bilateral carotid endarterectomy under cervical plexus blockade.

LETTER TO THE EDITOR
15.Post-Spinal a Rare Complication and Treatment: Tinnitus and Epidural Blood Patch
Gamze Sarkılar, Ruhiye Reisli, Tuba Berra Sarıtaş, Funda Gök, Ali Sarıgül, Şeref Otelcioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2015.22043  Pages 371 - 372 (862 accesses)