Turk J Anaesthesiol Reanim: 43 (4)
Volume: 43  Issue: 4 - August 2015
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Assessment of Some Public Hospitals in Turkey Regarding Anaesthetist, Anaesthesia and Intensive Care Equipment
Zehra İpek Arslan, Mehmet Ertargın, Cavit Işık Yavuz, Hülya Yılmaz Yanal, Yeşim Şenaylı, Zehra Nur Baykara, Mine Solak
doi: 10.5152/TJAR.2015.30974  Pages 217 - 224
GİRİŞ ve AMAÇ: Dünyada her yıl 230 milyon insan anestezi ile büyük cerrahi girişime alınmakta ve 7 milyonu ciddi komplikasyonlarla sonuçlanmaktadır. Anestezi sırasında hasta güvenliğinin arttırılabilmesi ve güvenli bir cerrahi için monitörizasyon ve ekipman önemli bir yere sahiptir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiye istatistiki olarak 12 Eurostat-NUTS bölgesinden ve 26 alt bölgeden oluşmaktadır. Tanımlayıcı tipteki bu çalışmaya bu bölgelerdeki toplam 303 hastane dahil edildi. Bu hastanelere Ekim 2012 ile Ağustos 2013 tarihleri arasında telefonla ulaşıldı. Hastanenin anestezi uzmanı veya anestezi teknisyenlerinden herhangi birinin mail adresine veri toplama formumuz gönderildi ve yine elektronik ortamda doldurarak araştırmacılara iletmeleri istendi.
BULGULAR: Üç yüz üç hastanenin 221 tanesinden (%73) veri elde edilebildi. Bu hastanelerin 13 tanesi üniversite, 10 tanesi eğitim araştırma, 21 tanesi il devlet ve 177 tanesi ise ilçe devlet hastanesiydi. İlçe devlet hastanelerinden 114 tanesinde anestezi uzmanı, ameliyathane ve yoğun bakım ünitesi yoktu. Aktif olarak çalışmakta olan ameliyathanelerden %61 oranında anestezistler sorumluydu. Bunların %97’sinde her odada elektrokardiyogram, kalp hızı, noninvazif kan basıncı ve satürasyon izlemi yapılabilmekteydi. Soluk sonu karbondioksit ameliyathanelerin %91’inde en az bir odada yapılabilmekteydi. Ancak sözkonusu her odada soluk sonu karbondioksit monitörizasyonuna gelince, bu oran %63’e düşmekteydi. Bu ameliyathanelerin %6’sında defibrilatör yoktu. Hastanelerin %33’ünde erişkin yoğun bakım ünitesi ve %32,4’ünde pediyatrik yoğun bakım üniteleri bulunmakta ve bu ünitelerin sorumluluğu %91,4 oranında anestezistler tarafından yürütülmekteydi. Yoğun bakım ünitelerinin %54,3’ünde soluk sonu karbondioksit monitörize edilebilmekte, gerektiğinde %68,4’ünde invazif monitörizasyon uygulanabilmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanelerin anestezi ve yoğun bakım altyapıları açısından farklı donanımlarda olduğu görülmektedir. Bu farklılıkların giderilmesinin, hizmet kalitesinin iyileştirilmesi ve hasta güvenliğinin sağlanması açısından önemli bir adım olacağı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: Every year, 230 million patients undergo major general surgery with anaesthesia worldwide, and 7 million resulted with major complications. Monitorisation and equipment has a great role in increasing patient safety and safe surgery during anaesthesia.
METHODS: Turkey is divided into 12 Eurostut-NUTS regions and 26 subregions statistically. Totally, 303 hospitals that are included in these regions were enrolled in this descriptive trial. The hospitals were contacted by telephone between October 2012 and August 2013. Data collecting forms were e-mailed to any of the anaesthetists or anaesthesia technicians of the hospital and they were requested to fill the forms and forward them to one of the investigators.
RESULTS: Data were obtained from 221 of 303 hospitals (73%). Twenty-three hospitals were tertiary (university and education and research), 21 were city and 177 were county hospitals. No anaesthetist, operating rooms or intensive care units were available in 114 of the county hospitals. Anaesthetists were responsible for 61% of these active working theatres. Electrocardiogram, heart rate, noninvasive blood pressure and saturation could be monitored in 97% of them. End-tidal carbon dioxide could be monitored in 91% of at least one operating room in these hospitals. However, if the subject became to end-tidal carbon dioxide monitoring in every room, this ratio decreased to 63%. Defibrillators were absent in 6% of these rooms. Adult intensive care units were available in 33% of the hospitals and paediatric intensive care units were available in 32.4%; the responsibility of these intensive care units were carried out by anaesthetists at a 91.4% ratio. End-tidal carbon dioxide could be monitored in 54% of these units; invasive monitorisation could be applied in 68.4% if needed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that hospitals have different standards according to their infrastructures of anaesthesia and intensive care unit equipment. We think that the elimination of these differences is an important step with respect to increasing patient safety and enhancement of the service quality in hospitals.

EXPERIMENTAL RESEARCH
2.Cardioprotective Effects of Remifentanil in a Sympathetic Hyperactivity Model in Rabbits
Selen Bayındır, Necati Gökmen, Serhat Erbayraktar, Semih Küçükgüçlü, Osman Yılmaz, Ömer Şahin, Elvan Öçmen, Hale Aksu Erdost, Emel Sağıroğlu
doi: 10.5152/TJAR.2015.88319  Pages 225 - 231
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, tavşanlarda merkezi sempatik hiperaktivite modeli yaratılarak, 6 mg kg⁻¹ dk⁻¹ remifentanil infüzyon dozunun antiaritmik ve anti-iskemik etkisi incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Onsekiz Yeni Zelanda tavşanı rastgele üç gruba ( n = 6) ayrıldı ve intraserebroventriküler santral sempatik hiperaktivite sağlamak için 10μmol L - Glutamat kullanıldı. Grup I' de, 10 μmol L -Glutamat, Grup II'de L -Glutamat enjektesiyonundan 1 saat önce, 40 mg kg⁻¹ N (omega ) -nitro -L-Arginin metil ester iv ve Grup III’de yine N -Glutamat enjekte edilmeden 1 saat önce, 40 mg kg⁻¹ N (omega ) -nitro -L-Arginin metil ester iv olarak verildi.L-Glutamat enjeksiyonundan 5 dakika önce 6 mg kg⁻¹ dk⁻¹ dozda remifentanil infüzyonu başlamıştır. Kalp atım hızı, sistolik arter basıncı ve ortalama arter basıncı ölçüldü ve kaydedildi. Intraserebroventriküler L - Glutamat enjeksiyonu takiben 15 dakika içinde, prematüre ventriküler kompleksler, bigeminer ventriküler aritmi, ventriküler taşikardi, ST segment kayması kaydedildi.
BULGULAR: Kalp hızı, hız-basınç ürünü, erken ventriküler kompleksler ve bigeminer ventriküler aritmi insidansı gruplar arasında karşılaştırıldığında, anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ortalama arter basıncı Grup II’de diğer gruplardan anlamlı olarak yüksekti ( p <0.05). Ventriküler taşikardi, ST segment değişimi ve T dalgası inversiyonu Grup III’de Grup I ve II’den daha düşük olarak bulundu( p < 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Remifentanil ( 6μg kg⁻¹ dk⁻¹ infüzyon 5 dakika ) santral sempatik aşırı aktiviteden kaynaklanan aritmi modelinde yaşamı tehdit eden ventriküler taşikardi ve miyokard iskemisinin elektrokardiyografik belirtileri engellemektedir.
INTRODUCTION: In this study, the antiarrhythmic and anti-ischemic effects of a 6 µg kg⁻¹min⁻¹ infusion dose of remifentanil are investigated in a central sympathetic hyperactivity model in rabbits.
METHODS: In this study eighteen New Zealand rabbits were used.. Subjects were divided into three groups (n=6) randomly and received 10 µmol L-Glutamate intracerebroventricularly to provide the central sympathetic hyperactivity. In Group I, 10 µmol L-Glutamate was used, in Group II, one hour before L-Glutamate injection, 40 mg kg⁻¹ N (omega)-nitro-l-arginine methyl ester was given via iv, and in Group III, also one hour before N-Glutamate injection, 40 mg kg⁻¹ N (omega)-nitro-l-arginine methyl ester was given iv, remifentanil infusion in 6 µg kg-1 min-1 dose was started 5 minutes before L-Glutamate injection. Heart rate, systolic arterial pressure and mean arterial pressure were measured and recorded. Within 15 minutes of the intracerebroventricular L-Glutamate injection, premature ventricular complexes, bigeminy ventricular arrhythmia, ventricular tachycardia, ST segment shift and T wave inversions were recorded.
RESULTS: When incidences of heart rate, rate-pressure product, premature ventricular complexes and bigeminy ventricular arrhythmia were compared between groups, significant differences were not determined. Mean arterial pressure was more significantly increased in Group II than in the other groups (p<0.05). Ventricular tachycardia, ST segment shift and T wave inversions were significantly lower in Group III than Group I and II(p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Remifentanil (6µg kg⁻¹ min⁻¹ for 5 minutes of infusion) prevented life-threatening ventricular tachycardia and electrocardiographic signs of myocardial ischemia in a model of arrhythmia resulting from the association of central sympathetic overactivity.

CLINICAL RESEARCH
3.The Incidence of Delirium at the Postoperative Intensive Care Unit in Adult Patients
Emel Ünal Bilge, Menşure Kaya, Gülçin Özalp Şenel, Süheyla Ünver
doi: 10.5152/TJAR.2015.93798  Pages 232 - 239
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada postoperatif cerrahi yoğun bakım ünitemizde 24 saat takip edilen hastalarda konfüzyon değerlendirme ölçeğini (KDÖ) kullanarak deliryum insidansını ve risk faktörlerini saptamayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, etik kurul onayı sonrası 250 hasta ile yapıldı. Genel anestezi veya rejyonal anestezi altında ameliyat edilen ve postoperatif cerrahi yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalar, postoperatif 1. gün Ramsay Sedasyon Skalası ile değerlendirildi. 4 ve altında puan alan hastalara KDÖ uygulandı.
Hastaların yaş, cinsiyet, ASA skorları, preoperatif risk faktörleri, anestezi şekli, operasyon süresi, intraoperatif işlemler, ağrı skorları (VAS) ve postoperatif analjezi yöntemleri kaydedildi.
BULGULAR: Deliryum insidansı %18, 4 olarak bulundu. Deliryum gelişen hasta grubunda yaş ortalaması daha ileriydi (sırasıyla 68,8±12,7 ve 57,6 ± 12, p=0,001). ASA skorlarındaki bir birimlik artışın deliryum görülme riskini 3.3 kat artırdığı görüldü. Rejyonal anestezi uygulanan hastalarda deliryum insidansı %34,6 iken genel anestezi alan hastalarda %16,5 idi (p=0,024). Preoperatif diyabetes mellitus ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı varlığının deliryum gelişimini arttırdığı görüldü (p<0,05).
Postoperatif analjezi için meperidin kullanılan hastalarda deliryum insidansı anlamlı derecede yüksekti (p=0,013). Deliryum gelişen hastaların VAS değerleri anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,006).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İleri yaş yüksek ASA skoru, preoperatif DM ve KOAH varlığının deliryum gelişimi için önemli risk faktörleri olduğunu bulduk. Rejyonal anestezi, yüksek ağrı skorları ve meperidin kullanımının deliryum gelişimi ile ilişkili olduğu görüldü. Postoperatif dönemde basit bir ölçme tekniği olan KD֒nün günlük izlem formlarına eklenmesi sıklıkla gözden kaçan deliryumun erken fark edilmesini sağlayabilir. Etkili risk faktörlerinin tanımlanması ve önlenmesinin postoperatif deliryum için primer öneme sahip olduğu kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to determine risk factors and the incidence of delirium in patients who were followed postoperatively in our surgical intensive care unit for 24 hours by using Confusion Assesment method (CAM).
METHODS: After ethics committee approval, 250 patients were allocated to the study. Patients who were operated under general anaesthesia or regional anaesthesia and followed in the surgical intensive care unit were evaluated by Ramsay Sedation Scale on first postoperative day. CAM was applied to the patients who had a from Ramsey Sedation Score of 4 or less.
Patients' age, gender, ASA scores, preoperative risk factors, type of anaesthesia, operative time, intraoperative procedures, pain scores (VAS) and postoperative analgesia methods were recorded.
RESULTS: The incidence of delirium was found to be 18.4%. The average age of patients who developed delirium was greater than others (68,8±12,7 and 57,6 ± 12, p=0,001, respectively). It was observed that a one-unit increase in ASA score resulted in a 3,3-fold increase in the risk of delirium. The incidence of delirium in patients undergoing regional anaesthesia was %34,6 while it was 16,5% in patients receiving general anaesthesia in (p=0,024). The existence of preoperative diabetes mellitus and chronic obstructive pulmonary disease was shown to improve the development of delirium (p<0,05).
Delirium incidence was significantly higher in patients who were given meperidine for postoperative analgesia (p=0,013). VAS scores of patients who developed delirium were found to be significantly higher (p=0,006).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, we found that older age, high ASA score, preoparatif diabetes mellitus and chronic obstructive pulmonary disease are important risk factors for the development of delirium. Regional anaesthesia, high postoperative pain scores and meperidine use were observed to be associated with the development of delirium. In the postoperative period, addition of CAM, a simple measurement technique, to the daily follow-up forms can provide the early recognition of delirium which is often underdiagnosed. We think that identification and prevention of effective risk factors have the primary importance for postoperative delirium.

4.Spectrum and Prevalence of Thyroid Disorders in Patients Admitted to the Anaesthesiology Outpatient Clinic for Surgery
Aykut Sarıtaş, Pelin Uzun Sarıtaş, Muhammed Murat Kurnaz, Abdullah Çelik
doi: 10.5152/TJAR.2015.03206  Pages 240 - 245
GİRİŞ ve AMAÇ: Gelişebilecek komplikasyonlar nedeniyle tiroid disfonksiyonu olan hastaların anestezi yaklaşımı ve ameliyatı önemlidir. Çalışmada tiroid bozukluk prevalansını, tiroid fonksiyon testlerinin peroperatif dönemde anestezi bakımından öneminin belirlenmesini ve rutin olarak çalışılmasının gerekliliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2011-2013 yılları arasında ameliyat için başvuran 10.600 hasta taranarak kayıt edildi. Aşikâr hipotiroidi serbest tiroksin (sT4) <0.7 ng dL-1 ve tiroid stimulant hormone (TSH) >4 mIU mL-1 olarak, subklinik hipotiroidi ise serbest hormon düzeyleri normal iken TSH>4 mIU mL-1 olarak tanımlandı. Aşikar hipertiroidi sT4>1.7 ng dL-1 ve TSH<0.1 mIU mL-1 olarak, subklinik hipertiroidi ise serbest hormon düzeyleri normalken TSH<0.1 mIU mL-1 olarak tanımlandı.
BULGULAR: Araştırmaya katılanların; %8.5’inde hipotiroidi, %2.5’inde hipertiroidi olduğu, %3.5’ine tedavi uygulandığı ve %2.5’inin ertelendiği bulundu. Kadın hastaların hipotiroidi olma oranlarının istatistiksel olarak erkeklerden daha yüksek olduğu fakat hipertiroidi bakımından fark olmadığı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bölgesel faktörlerden dolayı tiroid fonksiyon testlerinin (TFT) çalışılmasının önemli olduğu düşüncesindeyiz. Fakat maliyetler göz önünde bulundurulduğunda, yaş arttıkça tiroid disfonksiyon riskinin artması nedeniyle, muayane bulguları normal olan genç hastalar için TFT’nin rutin olarak çalışılmasının mutlak gereksinim olmadığı kanısına vardık.
INTRODUCTION: An anaesthetic approach and surgery are important treatment strategies in patients with thyroid dysfunction due to potential complications. We investigated the prevalence of thyroid disorders, the significance of thyroid function tests (TFTs) with respect to anaesthesia in the preoperative period, and the need for routine examinations.
METHODS: A total of 10,600 patients who were admitted to the anaesthesiology outpatient clinic for surgery were retrospectively screened and enrolled between 2011 and 2013. Evident hypothyroidism was defined as free tetra-iodothyronine (fT4) <0.7 ng dL−1 and thyroid-stimulating hormone (TSH) >4 mIU mL−1, and subclinical hypothyroidism was defined as TSH >4 mIU mL−1 with normal free hormone levels. Evident hyperthyroidism was defined as fT4 >1.7 ng dL−1 and TSH <0.1 mIU mL−1, and subclinical hyperthyroidism was defined as TSH <0.1 mIU mL−1 with normal free hormone levels. Statistical analysis was conducted using the Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) version 17.0. Independent samples t-test and one-way analysis of variance were used to compare the difference between groups.
RESULTS: Of the participants, 8.5% were found to have hypothyroidism, 2.5% had hyperthyroidism, 3.5% received treatment, and 2.5% had their treatment postponed. The likelihood of hypothyroidism was greater among females, and no difference was found between genders regarding hyperthyroidism.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that TFTs are important due to regional factors. However, given the costliness of TFTs and because thyroid dysfunction risk increases with age, we concluded that routine TFTs in young patients with normal physical examination findings are not mandatory.

5.Comparison and Evaluation of the Effects of Administration of Postoperative Non-Invasive Mechanical Ventilation Methods (CPAP and BIPAP) on Respiratory Mechanics and Gas Exchange in Patients Undergoing Abdominal Surgery
Hatice Yağlıoğlu, Güniz Meyancı Köksal, Emre Erbabacan, Birsel Ekici
doi: 10.5152/TJAR.2015.26937  Pages 246 - 252
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, erken postoperatif dönemde üst batın cerrahisi geçiren hastalarda, farklı iki teknik ile uyguladığımız sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP), çift düzeyli pozitif havayolu basıncı (BIPAP) ve oksijen destekli spontan solunum uygulamalarının solunum mekanikleri, gaz değişimi, yüze bası ve ağız kuruluğuna olan etkilerinin değerlendirmek ve karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya elektif laparotomi ile üst batın cerrahisi geçiren Amerikan Anestezistler Derneği’nin (ASA) Fiziksel Durum Skoru II-III olan, 25-75 yaşları arasında, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanısı olan 80 hasta dahil edildi. Hastalar randomize olarak 4 gruba ayrıldı. Postoperatif 1 saat boyunca profilaktik BIPAP (1. grup), yüksek akımlı CPAP (2. grup), düşük akımlı CPAP (3. grup) ve yüz maskesi ile oksijen tedavisi ve derin nefes alma egzersizleri ile solunum fizyoterapisi (4. grup) yapıldı. Preoperatif, postoperatif tedavi öncesi ve sonrası PaO2, PaCO2, SpO2, ekspirasyon soluk hacmi (ETV) ve dakika solunum sayısı (DSS) ölçümleri yapıldı. Hastalarda ağız kuruluğu ve maskeye bağlı bası izi olup olmadığı kaydedildi.
BULGULAR: Tüm gruplarda postoperatif 1. saat PaO2 ve soluk hacmi değerleri postoperatif 0. saat değerlerine göre yüksekti. Düşük akımlı CPAP uygulamasının PaO2 ve SpO2’yi daha fazla artırdığını, ETV değerlerinin postoperatif dönemde preoperatif dönemden daha yüksek olduğunu bulduk. PaCO2 değerlerinin postoperatif 0. saat döneminde arttığını ve postoperatif 1. saatte 4. grup dışındaki tüm gruplarda başlangıç değerlerine yakın değerlere düştüğünü saptadık.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Üst batın cerrahisi geçiren KOAH tanılı hastalara profilaktik postoperatif erken dönem uygulanan solunum desteği erken dönem solunum fonksiyonlarının bozulmasını ve gelişebilecek hipoksemiyi önleyebilmektedir. Bu teknikler arasında düşük akımlı CPAP uygulamasının PaO2, SpO2, ETV üzerine iyileştirici etkisi daha fazla olarak saptandı.
INTRODUCTION: The aim of our study is to investigate the effect of two different methods of continuous positive airway pressure (CPAP) and bilevel positive airway pressure (BIPAP) and oxygen support under spontaneous ventilation on respiration mechanics, gas exchange, dry mouth and face mask lesion during an early postoperative period in patients undergoing upper abdominal surgery.
METHODS: Eighty patients undergoing elective abdominal surgery with laparotomy, between the age of 25 and 75 years and American Society of Anesthesiologists Physical Status score (ASA) II–III with chronic obstructive pulmonary disease (COPD) diagnosis were included to the study. Subjects were randomly allocated in to four groups. During the first postoperative hour, the first group received BIPAP, second group received high-flow CPAP, third group received low-flow CPAP and fourth group received deep breathing exercises, respiratory physiotherapy and O2 therapy. Preoperative, postoperative before and after treatment PaO2, PaCO2, SpO2, tidal volume (TV), respiratory rate (RR) levels were recorded. Subjects with dry mouth or face mask lesion were recorded.
RESULTS: In all groups, PaO2 and TV measurements were higher at the postoperative first hour than the postoperative zero hour. We found that low-flow CPAP increased PaO2 and SpO2 values more, and TV levels were higher in the postoperative period than the preoperative period. PaCO2 levels were elevated at the zero hour postoperatively and at the end of the first hour; they decreased approximately to preoperative values, except in the fourth group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Administration of prophylactic respiratory support can prevent the deterioration of pulmonary functions and hypoxia in patients with COPD undergoing upper abdominal surgery. In addition, we found that low-flow CPAP had better effects on PaO2, SpO2, TV compared to other techniques.

6.Turkish Anaesthesiologist’s Experiences of Anaesthetic Management of Patients with Obstructive Sleep Apnea (OSA)
Mesut Erbaş, Hasan Ali Kiraz, Tuncer Şimşek, Hasan Şahin, Hüseyin Toman, Volkan Hancı
doi: 10.5152/TJAR.2015.70893  Pages 253 - 262
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstrüktif Uyku Apnesi (OSA) obezite sıklığının da artmasıyla birlikte gittikçe büyüyen önemli bir sağlık sorunudur. Ancak, OSA’lı hastaların preoperatif olarak yalnızca %10-20’sinin OUA tanısının konulduğu belirlenmiştir. Bu nedenle bu hastaların preoperatif dönemde tanınması önem kazanmaktadır Çalışmamızın amacı, Türkiye’de çalışmakta olan anestezi uzmanlarının OSA’lı hastaların tanınması ve anestezi yönetimleri ve postoperatif bakımları ile ilgili tecrübelerinin bir anket ile analiz edilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma anket formatında olup internet ortamında e-mail yoluyla gerçekleştirildi. Anket katılımcılara e-mail yoluyla gönderildi ve ankete katılmak isteyen uzman hekim kendisine gelen linki tıklayarak soruları cevaplayıp yine e-mail yoluyla gönderdi
BULGULAR: Bu çalışmaya toplam 134 anestezi uzmanı katıldı. Katılımcıların %97’si OSA’lı hastaların tanınmasını önemli olduğunu düşünmekte ancak bunların sadece %53’ü bu hastaları tanımada kendine güvenmektedir. Katılımcıların %43’ü OSA hastalarının preoperatif dönemde tanımada kullanılan STOP-BANG skorunu bilmemekte. OSA’lı hastalarda zor entübasyon olasılığının arttığını düşünenlerin oranı ise %84 olarak bulunmuştur. Bu hasta grubunda intraoperatif dönemde inhalasyon anestezisin tercih edenlerin oranı %35, TIVA tercih edenlerin oranı ise %48'dir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma anestezi uzmanlarının OSA konusunda tıbbi bilgilerini güncellemesi gerektiğini göstermiştir. Ayrıca Türkiye’de anestezistler için OSA’lı hastaları tanınması ve perioperatif/postoperatif yönetiminde standardizasyonu sağlanması için pratik bir kılavuz hazırlanması gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Obstructive sleep apnoea (OSA) is an important health problem that is increasing with the increase in incidence of obesity. For patients with OSA it is reported that only 10-20% have OSA diagnosis made preoperatively. For this reason it gains importance that these patients are diagnosed in the preoperative period. The aim of this study is to analyze with a survey the experiences of anaesthesia experts working in Turkey about the diagnosis of patients with OSA, anaesthetic methods, and postoperative care.
METHODS: The study was completed with an online survey form distributed by e-mail. Survey participants were sent an email and those experts who wished to participate clinked on the link, answered the questions and returned the survey by email.
RESULTS: A total of 134 anaesthesia experts participated in this study. While 97% of participating anaesthetists considered diagnosis of patients with OSA to be important, only 53% trusted themselves to recognize this patient group. Of participants 43% did not know the STOP-BANG test used in the preoperative period to diagnose OSA patients. The percentage who thought that patients with OSA would increase the incidence of difficult intubation was 84%. In the intraoperative period the percentage who chose inhalation anaesthetics was 35% while the rate of those who chose TIVA was 48%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study indicates that the medical knowledge of Turkish anaesthetists on the topic of OSA requires updating. In addition we believe a practical guide to standardize the diagnosis and preoperative/perioperative management of patients with OSA should be prepared for Turkish anaesthetists.

7.Does Video Laryngoscopy Offer Advantages over Direct Laryngoscopy during Cardiopulmonary Resuscitation?
Ayten Saraçoğlu, Olgaç Bezen, Türker Şengül, Egin Hüsnü Uğur, Sibel Şener, Fisun Yüzer
doi: 10.5152/TJAR.2015.52207  Pages 263 - 268
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağkalım üzerine olumsuz etkileri nedeniyle göğüs kompresyonlarına ara verilmesi minimalize edilmelidir. Bu randomize, kontrollü, cross-over çalışmada simüle edilmiş kardiyopulmoner resusitasyon senaryosunda Macintosh, Miller, McCoy ve McGrath laringoskopların etkinliğinin göğüs kompresyonları sırasında ve yokluğunda analizi amaçlanmıştır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Başarılı entübasyon için gereken süre, girişim sayısı, dental travma şiddeti ve optimizasyon manevrası gereksinimi kardiyopulmoner resusitasyon sırasında göğüs kompresyonları varlığında ve yokluğunda kaydedildi. Katılımcılara son 10 yıl içinde bilgisayar oyunları konusundaki deneyimleri soruldu ve kaydedildi.
BULGULAR: McCoy laringoskop göğüs kompresyonları varlığında ve yokluğunda en kısa başarılı trakeal entübasyon süresini sağladı. McCoy laringoskop kullanımı sırasında daha az trakeal entübasyon girişimi, daha az dental travma insidansı ve entübasyon kolaylığı üzerine daha düşük Görsel Analog Skala skorları kaydedildi. Bilgisayar oyunlarında deneyimi olan katılımcılar Macintosh, McCoy ve McGrath kullanımıyla göğüs kompresyonu uygulanmayan resüsitasyon sırasında anlamlı olarak daha kısa sürede başarılı trakeal entübasyon sağladılar. Dental travma insidansı ve trakeal entübasyon girişim sayısı dört laringoskop arasında bilgisayar oyunları oynama oranıyla ilişkili olarak anlamlı bir farklılık göstermedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: McGrath videolaringoskop ritmik göğüs kompresyonları sırasında doğrudan laringoskoplardan yumuşak ve başarılı bir trakeal entübasyon bakımından avantajlı görünmemektedir. Daha kısa sürede ve daha az girişimle başarılı entübasyon sağladığından McCoy laringoskopun resüsitasyon başarı oranını artırabileceğine inanmaktayız.
INTRODUCTION: Interruption of chest compressions should be minimized due to its negative effects on survival. This randomized, controlled, cross-over study aimed to analyze the effectiveness of Macintosh, Miller, McCoy and McGrath laryngoscopes during with or without chest compressions in the scope of a simulated cardiopulmonary resuscitation scenario.
METHODS: The time required for successful tracheal intubation, number of attempts, dental trauma severity and the need for optimization maneouvers were recorded during cardiopulmonary resuscitation with and without chest compressions. The experience with computer games during last 10 years were asked to the participants and recorded.
RESULTS: McCoy laryngoscope yielded the shortest time for successful tracheal intubation both in the presence of and without chest compressions. During the use of McCoy laryngoscope fewer tracheal intubation attempts, lower incidence of dental trauma and lower Visual Analogue Scale scores on the ease of intubation were recorded. Participants who are experienced computer-game-player using Macintosh, McCoy and McGrath achieved successful tracheal intubation in a significantly shorter time during resuscitation without chest compressions. Dental trauma incidence and number of tracheal intubation attempts did not show any significant difference between the four laryngoscopes being related to computer-game playing rate.
DISCUSSION AND CONCLUSION: McGrath videolaryngoscope does not appear to have advantages over direct laryngoscopes for securing a smooth and successful tracheal intubation during rhythmic chest compressions. We believe that as McCoy laryngoscope provided tracheal intubation in a shorter time and with fewer attempts, this laryngoscope may increase the success rate of resuscitation.

REVIEW
8.Vitamin D and Anaesthesia
Ebru Biricik, Yasemin Güneş
doi: 10.5152/TJAR.2015.28482  Pages 269 - 273
Vitamin D; vücutta sadece kalsiyum, fosfor metabolizmasını değil aynı zamanda birçok organ sistemini etkileyen bir vitamindir ve son yıllarda özellikle immün sistem üzerine etkilerinden dolayı daha çok dikkat çekmeye başlamıştır. Vitamin D eksikliği ise hala yaygın olarak toplumda gözlenebilen bir klinik durumdur. Dolayısıyla da anestezi uygulamalarında sıklıkla vitamin D eksikliği olan hasta ile karşılaşılabilmektedir. Eksikliğinde yoğun bakımda kalış sürelerinin uzaması, mortalite ve morbiditenin artışının yanı sıra kronik hastalıklarla sıklıkla birlikte olabilmesi vitamin D eksikliğinin önemini bir kat daha artırmaktadır. Yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar vitamin D eksikliğinin kötü cerrahi prognozla ilgisinin olup olmadığının sorgulanmasına neden olmuştur. Biz de vitamin D eksikliğini ve buna bağlı ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçları anestezistler açısından değerlendirdik.
Vitamin D is a vitamin not only associated with calcium-phosphorus metabolism but also affects many organ systems. Because of its effect on the immune system in recent years, it has attracted much attention. Vitamin D deficiency is a clinical condition that can be widely observed in the society. Thus, patients with vitamin D deficiency are often seen in anaesthesia practice. In the absence of vitamin D, prolongation of intensive care unit stay, increase in mortality and morbidity and also association of chronic diseases further increase the importance of vitamin D deficiency. The results obtained from studies have led to the question of whether poor surgical outcome is associated with vitamin D deficiency. We assessed the vitamin D deficiency and its negative consequences for the anaesthesiologist.

CASE REPORT
9.Intraoperative 16-Channel Electroencephalography and Bilateral Near Infrared Spectroscopy Monitorization in Aortic Surgery
Aslı Demir, Bahar Aydınlı, Ertekin Utku Ünal, Mustafa Bindal, Rabia Koçulu, Ahmet Sarıtaş, Ümit Karadeniz
doi: 10.5152/TJAR.2015.78736  Pages 274 - 278
Aort cerrahisi sonrası inme ve geçici nörolojik işlev bozukluğu sıklığı yüksektir. Açık kalp cerrahisinde perioperatif nörolojik komplikasyonlar; hipoperfüzyon, kalbin tromboembolik artıklarından kaynaklanan emboliler, karotis arterlerden oluşan ülsere plak embolileri, selektif serebral perfüzyonda düşük akım gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Gelişen nörolojik komplikasyonlar yoğun bakım ve hastanede kalış süresinde uzama ve morbiditede artışa neden olarak yaşam kalitesini bozabilir. Aort ve karotis cerrahisi anestezisinde hedef beyin perfüzyon basıncının uygun seviyelerde tutulması, serebral metabolik ihtiyaçların anestetik ilaçlarla azaltılması ve bu gereksinim-sunum ilişkisinin intraoperatif dönemde monitörize edilmesini içerir. Bu yazıda, sinüs valsalva anevrizması nedeniyle ikinci kez ameliyat edilen bir hastada intraoperatif 16 kanallı elektroensefalografi ve bilateral near infrared spektroskopi monitörizasyonu kullanımı anlatıldı.
Transient neurologic dysfunction is common after aortic surgery. Major causes of postoperative complications followed by cardiac surgery are due to hypoperfusion states such as selective cerebral perfusion, embolic debris during cardiopulmonary bypass and ulcerated plaque emboli originated from carotid arteries. Neurologic complications prolong periods of intensive care unit and hospital stay, worsens quality of life and unfortunately they are an important cause of morbidity. Anaesthesia during a carotid and aortic surgery constitutes of providing adequate brain perfusion pressure, attenuating cerebral metabolism by anaesthetic agents and monitoring the cerebral metabolic supply and demand relationship during the intraoperative period. We present a monitoring approach with an intraoperative 16-channel electroencephalography and bilateral near infrared spectroscopy during redo aneurysm of the sinus of Valsalva surgery.

10.Popliteal Sciatic Nerve Block in a Pregnant Patient in the Last Trimester
İrfan Güngör, Tolga Tezer, Gülşah Gülsi Polat, Erdinç Esen, Berrin Günaydın, Kadir Kaya
doi: 10.5152/TJAR.2014.87699  Pages 279 - 281
Her ne kadar rejyonal anestezi non-obstetrik cerrahi geçirecek gebelerde çoğunlukla tercih edilen anestezi tekniği olsa da periferik sinir blokları göreceli olarak daha az uygulanır. Sağ plantar yüzeyde kesici delici alet yaralanmasına bağlı gelişen arteriyal psödoanevrizma için ayak ve ayak bileği cerrahisi geçirecek 32 haftalık nullipar gebeye popliteal siyatik sinir bloğu yapılması planlandı. Pnömatik turnike gereksinimi olmayan bir cerrahi girişim olduğu için 30 mL %0,375 levobupivakain ile popliteal bölgede tek enjeksiyon ile siyatik sinir bloğu yapıldı. Ameliyat ve anestezi seyri sorunsuzdu. Sonuç olarak popliteal siyatik sinir bloğu son trimesterde bir gebede turnike uygulaması gerektirmeyen kısa süreli bir ayak ameliyatı için başarılı ve olaysız geçti.
Although regional anaesthesia is a commonly preferred anaesthesia technique for pregnant patients undergoing non-obstetric surgery, peripheral nerve blocks are relatively less administered. The use of popliteal sciatic nerve block for foot-ankle surgery has been presented for a nulliparous parturient at 32 weeks of gestation scheduled to undergo surgical exploration of an arterial pseudoaneurysm on her right plantar surface due to a penetrating stab injury. Since surgery did not require pneumatic tourniquet, the sciatic nerve was blocked via the popliteal approach with a single shot injection of 30 mL of 0.375% levobupivacaine. The operation and the anaesthesia course were uneventful. In conclusion, popliteal sciatic nerve block was successful and uneventful for a short foot surgery not requiring tourniquet application in a parturient in the last trimester.

11.Breakage of an Epidural Catheter Inserted for Labor Analgesia
Pınar Üşar, Aysun Afife Kar, Güven Çıtak, Jale Maral, Şeyda Canlı
doi: 10.5152/TJAR.2015.48902  Pages 282 - 284
Epidural kateter kopması, epidural blok uygulanırken yerleştirme veya çekme sırasında görülebilen, çoğu zaman fark edilemeyen, nadir fakat önemli bir komplikasyondur. Gebe hastamıza analjezi uygulanmak üzere epidural kateter yerleştirilirken, ilerletmede bir sorunla karşılaşılmamasına rağmen yerini tekrar doğrulamak amacıyla kateter geri çekildi ve bu sırada yaklaşık 2 cm kadar distal ucun kopmuş olduğu görüldü. Beyin cerrahi konsültasyonu istendi. Kopan parçanın herhangi bir sorun yaratmayacağı ve doğum analjezisi uygulamak için tekrar girişim yapılabileceği belirtildi. Epidural kateter yeniden takıldı ve doğuma kadar analjezi için sorunsuz bir şekilde kullanıldı. Şu an üzerinden yaklaşık dokuz ay geçmesine rağmen hasta herhangi bir sorun tanımlamadı. Epidural kateter henüz Tuohy iğnesi içindeyken geri çekilecekse olası kopmaları en aza indirilebilmek için mutlaka birlikte çekilmesini öneriyoruz. Görüntüleme ve cerrahi konusunda ise hastanın kliniğine göre karar verilebileceği ve takip edilebileceği görüşündeyiz.
The breakage of an epidural catheter, which is usually not noticed, is a rare but important complication encountered while inserting or removing the catheter during epidural blockade. While the epidural catheter was being inserted for labor analgesia, despite no problem being encountered in advancing the catheter, it was drawn back to verify the location; it was observed that 2 cm of the distal end of the catheter was missing. A neurosurgical consultation was requested; it was reported that the broken piece would not create any problems and reintervention could be performed for labor analgesia. An epidural catheter was reinserted and was used for analgesia without any problem until delivery. Although nine months have passed, no problem was defined by the patient. If epidural catheter has to be removed while the Tuohy needle is still in place, we recommend that they should be removed together to minimize the risk of a possible breakage. We think that the decision for surgery and imaging can be performed based on the individual patient’s clinical picture.

12.Single Shot Spinal Anaesthesia for Caesarean Delivery of Two Achondroplasic Parturients
Gözde İnan, Elif Yayla, Ünal Taş, Esma Arık, Berrin Günaydın
doi: 10.5152/TJAR.2015.90692  Pages 285 - 287
Cücelik tiplerinden biri olan akondroplazide yapısal bozukluklar nedeniyle sezaryenle doğum için anestezi tekniğinin seçimi ve yönetimi özelliklidir. Biri acil biri elektif iki akondroplazik gebede sezaryenle doğum için uygulanan başarılı tek doz spinal anestezi yaklaşımımızı literatür eşliğinde tartışarak sunmayı amaçladık.
Because of structural defects in achondroplasia, as one of the dwarfism types, the choice of an anaesthetic technique and management for caesarean delivery presents a challenge. We aimed to discuss our successful single-shot spinal anaesthesia approach for caesarean section for one urgent and one elective achondroplasic parturient based on the literature.

13.Successful Management of Aluminium Phosphide Poisoning Resulting in Cardiac Arrest
Sedat Hakimoğlu, İsmail Dikey, Ali Sarı, Leyla Kekeç, Kasım Tuzcu, Murat Karcıoğlu
doi: 10.5152/TJAR.2015.75010  Pages 288 - 290
Alüminyum fosfid alındığı zaman yüksek toksisiteye sahiptir ve nemle temas etmesi halinde fosfin gazı ortaya çıkar. Alüminyum fosfid zehirlenmesi metabolik asidoz, aritmi, akut respiratuar distres sendromu ve şoka sebep olur ve spesifik antidotu yoktur. On yedi yaşında erkek hasta 1500 mg alüminyum fosfid tabletin alımı sonucu intahar girişimi tanısı ile hastanemize sevk edildi. Bilinci açık uykuya meyilliydi. Yaşamsal parametreleri; TA: 85/56 mmHg, KTA: 88/dk, SpO2: %94, ateş: 36,4°C olarak ölçüldü. Hipotansiyon nedeniyle dopamin ve steradin infüzyonu başlandı. Solunum sıkıntısı gelişmesi ve bilincinin kapanması nedeniyle entübe edilip mekanik ventilatöre bağlandı. Arter kan gazı değerinde şiddetli metabolik asidoz tespit edildi ve hastaya sodyum bikarbonat tedavisi uygulanarak metabolik asidozu düzeltildi. Zehirlenmenin destekleyici tedavisine ek olarak hemodiyaliz uygulandı. Yoğun bakım ünitesindeki takibinde kardiyak arrest gelişti ve 10 dakika kardiyopulmoner resüsitasyon uygulandıktan sonra sinüs ritmi sağlandı. Toplam üç seans hemodiyaliz uygulanan hasta yatışının dokuzuncu gününde şifa ile taburcu edildi. Sonuç olarak bu olgu sunumunda hemodiyaliz aluminyum fosfid zehirlenmesinin semptomatik tedavisine katkı sağlamıştır.
Aluminum phosphide has high toxicity when it is ingested, and in case of contact with moisture, phosphine gas is released. Aluminum phosphide poisoning causes metabolic acidosis, arrhythmia, acute respiratory distress syndrome and shock, and there is no specific antidote. A 17-year-old male patient was referred to our hospital because of aluminum phosphide poisoning with 1500 mg of aluminum phosphide tablets. The patient’s consciousness was clear but he was somnolent. Vital parameters were as follows: blood pressure: 85/56 mmHg, pulse: 88 beats/min, SpO2: 94%, temperature: 36.4°C. Because of hypotension, noradrenaline and dopamine infusions were started. The patient was intubated because of respiratory distress and loss of consciousness. Severe metabolic acidosis was determined in the arterial blood gas, and metabolic acidosis was corrected by sodium bicarbonate treatment. In addition to supportive therapy of the poisoning, hemodialysis was performed. Cardiac arrest occurred during follow-ups in the intensive care unit, and sinus rhythm was achieved after 10 min of cardiopulmonary resuscitation. The patient was discharged after three sessions of haemodialysis on the ninth day. As a result, haemodialysis contributed to symptomatic treatment of aluminum phosphide poisoning in this case report.

14.Treatment of Posterior Reversible Encephalopathy Syndrome that Occurred in a Patient with Systemic Lupus Erythematosus by Plasmapheresis
Zehra İpek Arslan, Canan Kamile Turna, Çiğdem Yasemin Özerdem, Sara Yavuz, Nur Baykara, Mine Solak
doi: 10.5152/TJAR.2015.13540  Pages 291 - 294
Posterior reversible ensefalopati sendromu, bulantı-kusma, görsel ve mental değişiklikler, jeneralize veya fokal nöbetler ile karakterize olan ve genellikle kendini pariyetal ve oksipital bölgede yaygın ödem formasyonu ile kendini gösterir. Otuz beş yaşında 3 yıl önce böbrek biyopsisi ile sistemik lupus eritematozus tanısı konulan kadın hastada gelişen posterior reversibl ensefalpati olgusunun plazmaferezle tedavisini rapor etmek istedik. Hasta 3 kez yoğun bakımda takip edilmişti. Ancak kontrolsüz kan basıncı nedeniyle üniversitemiz nefroloji servisine sevk edilmişti. Hastaya lupus aktivasyonuna yönelik antihipertansif tedavi, kortikosteroid 1 x 500 mg ve siklofosfamid başlandı. Hastanın kompleman düzeylerinin düşük tespit edilmesi üzerine lupus aktivasyonundan şüphelenildi. İlk plazmaferez tedavisi sonrası bilinci bozulan hasta nöroloji ve yoğun bakım doktorları tarafından konsülte edildi. Diffüzyon kraniyal manyetik rezonans görüntülemesi, posterior reversibl ensefalopati ile uyumlu bulundu. Hasta yoğun bakım ünitesine transfer edildi. Hastanın ikinci plazmaferezden sonra bilinci açıldı. Hasta 5 gün yoğun bakım ünitemizde takip edildikten ve kontrol manyetik rezonans görüntülemesinde de belirgin gerileme gözlendikten sonra nefroloji servisine bilinç açık, oryente, koopere olarak devredildi. Nefroloji servisinde de toplam 13 kez plazmaferez sonrası kompleman seviyeleri yükseldi ve kortikosteroid ile taburcu edildi. Sistemik lupus eritematozus hastalarında posterior reversibl ensefalopati görülebilmekte ve yoğun bakımda takip gerektirmektedir. Bu gibi hastalarda hipertansiyonun kontrolünde çoklu antihipertansif tedaviye ek olarak plazmaferez seçeneği de akılda tutulmalıdır.
Posterior reversible encephalopathy syndrome is characterized by visual and mental disturbances, nausea and vomiting and generalized or focal convulsions and often represents itself with parietal and occipital oedema formation. We want to report the treatment of posterior reversible encephalopathy syndrome with plasmapheresis, which developed in a 35-year-old woman with systemic lupus erythematosus diagnosed by renal biopsy 3 years ago. She has been followed up in the intensive care unit three times. However, she had been transferred to the nephrology department of our university hospital because of her uncontrolled blood pressure. Oral antihypertensive therapy, corticosteroid 500 mg 1 × 1 and cyclophosphamide were started for the activation of lupus. After the detection of low complement levels, systemic lupus erythematosus activation was suspected. She developed mental deterioration after her first plasmapheresis treatment and was then consulted by the neurology and intensive care unit doctors. Diffusion cranial magnetic resonance imaging was found compatible with posterior reversible encephalopathy syndrome. The patient was transferred to our intensive care unit. The patient gained consciousness after her second plasmapheresis. After 5 days of follow-up in our intensive care unit and after significant regression was observed in the magnetic resonance imaging analysis, the patient was transferred to the nephrology service conscious, cooperated and orientated. At the nephrology service, after a total of 13 times of plasmapheresis, complement levels were increased and she was discharged with corticosteroid therapy. Posterior reversible encephalopathy syndrome can be observed in patients with systemic lupus erythematosus and intensive care unit treatment may be required. To control the hypertension, plasmapheresis should be kept in mind in addition to the multiple antihypertensive therapy in these patients.

LETTER TO THE EDITOR
15.Anaesthesia Management of a Patient with Undiagnosed Hypertrophic Cardiomyopathy
Mehtap Özdemir, Pınar Yonca Yanlı, Nurten Bakan
doi: 10.5152/TJAR.2015.83584  Pages 295 - 296

16.Management of Severe Paroxysmal Sympathetic Hyperactivity Following Hypoxic Brain Injury
Eren Fatma Akçıl, Özlem Korkmaz Dilmen, Yusuf Tunalı
doi: 10.5152/TJAR.2015.82957  Pages 297 - 298