Turk J Anaesthesiol Reanim: 43 (2)
Volume: 43  Issue: 2 - April 2015
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.The Effects of Desflurane and Propofol on the Release of Thyroid Hormones in Euthyroid Patients Undergoing Elective Lumbar Discectomy
Bilge Şentürk, Tümay Umuroğlu, Ayten Saraçoğlu, Zeynep Eti, Fevzi Yılmaz Göğüş
doi: 10.5152/TJAR.2014.66934  Pages 68 - 72 (1022 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı tek seviye lomber diskektomi ameliyatı geçiren ötiroid hastalarda desfluran ve propofolün tiroid hormonu salınımı üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: Tek seviye lomber diskektomi geçiren American Society of Anesthesiology (ASA) I-II, 21-65 yaş arası, ötiroid 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak 2 farklı gruba (n=20) ayrıldı. Anestezi idamesinde Grup D desfluran inhalasyon ajanı ve remifentanil IV infüzyonu aldı. Grup P ise IV propofol ve remifentanil infüzyonu aldı. Plazma serbest triiyodotironin (sT3), serbest tiroksin (sT4) ve tirotropin (TSH) düzeyinin tayini için anestezi indüksiyonundan 5 dk. önce ve 60 dk. sonra, cerrahi işlemden 1 saat ve 24 saat sonra olmak üzere 4 farklı zamanda kan örneği alındı.
BULGULAR: Her iki grupta da cerrahi sonrası ilk postoperatif saatte plazma TSH değerleri en yüksek seviyeye ulaştı ve 24. saatte preoperatif değerleri geriledi. Grup içi ve gruplar arası değerlendirmede plazma sT3 bakımından anlamlı bir fark yoktu. Grup P hastaları arasında sT4 düzeyleri anlamlı fark göstermedi, ancak Grup D’de sT4 düzeyleri anestezi indüksiyonundan sonraki 1. saatte en yüksek seviyeye ulaştı ve postoperatif 24. saatte preoperatif düzeye geriledi (p<0,05).
SONUÇ: Sonuçlarımızı doğrulayan ve tiroid patolojisi bulunan hastaların değerlendirildiği ileri çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.
OBJECTIVE: In this study, we aimed to compare the effects of desflurane and propofol on the release of thyroid hormones in euthyroid patients undergoing single-level lumbar discectomy.
METHODS: The study group included 21-65-year-old American Society of Anesthesiology (ASA) I-II euthyroid 40 patients undergoing elective single-level lumbar discectomy. They were randomly divided into 2 groups (n=20). In the maintenance of anaesthesia, Group D received desflurane inhalational anaesthesia and remifentanil infusion, and Group P received propofol and remifentanil IV infusions. Four blood samples for the determination of plasma levels of free triiodothyronine (FT3), free thyroxine (FT4) and thyrotropin (TSH) were collected 5 min before and 60 min after the induction of anaesthesia and 60 min and 24 h after the surgery.
RESULTS: Plasma TSH levels in both groups reached the highest levels at the first postoperative hour and returned to the preoperative levels 24 hours after the surgery. Regarding plasma FT3 levels, there were no significant differences within and between groups. There were no significant differences in plasma FT4 levels within the patients of Group P, but in Group D, FT4 levels reached its peak in the first hour of anaesthesia induction and returned back to preoperative levels 24 hours postoperatively (p<0.05).
CONCLUSION: Further studies are needed to confirm our findings and evaluate patients with thyroid gland pathologies.

2.Cardiac and Liver Marker Alterations After Laparoscopic Gynaecologic Operations
Nadir Sıtkı Şinikoğlu, Funda Gümüş, Nalan Şanlı, Tolga Totoz, Ayşin Alagöl, Nesrin Turan
doi: 10.5152/TJAR.2014.83604  Pages 73 - 77 (933 accesses)
AMAÇ: Çalışmamızda 15 derece Trendelenburg pozisyonunda karın boşluğunun CO2 ile şişirildiği jinekolojik laparoskopik girişimlerin kalp ve karaciğer belirteçleri üzerine olan etkisini araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya laparoskopik jinekolojik girişim geçirecek 40 hasta dahil edildi. Ameliyattan bir gün evvel ve 6 saat sonra ven kanı örneği alınarak laktat dehidrogenaz (LDH), kreatin kinaz (CK), kreatin kinaz-mb (CK-MB), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), miyoglobin (MY), d-Dimer (d-D) değerleri ölçüldü.aminotransferaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), miyoglobin (MY), d-Dimer (d-D) değerleri ölçüldü.
BULGULAR: Preoperatif ve postoperatif ALT (16,8±9,4: 17,8±9,3; p=0,579), AST (19,4±7: 20,9±7,6; p=0,361) ve ALP (65,2±16,2: 63,3±16,9; p=0,609) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, LDH (385,1±117,3: 460,6±156,3; p=0,003), CK (113,8±138,5: 247,9±283,5; p=0,0001), CK-MB (22,8±13,3: 28,7±16; p=0,011), MY (28,1±12,9: 138,8±129; p=0,0001) ve d-D (509,5±815: 1026±1054; p=0,0001) istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır.
SONUÇ: Trendelenburg pozisyonunda yapılan laparoskopik girişimlerden sonra postoperatif 6. saatte serum ALT, AST ve ALP değerleri preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede değişmezken, LDH, CK, CK-MB, Miyoglobin ve d-Dimer değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede artmaktadır.
OBJECTIVE: In our study, we aimed to investigate the effect of laparoscopic procedures in which the abdominal cavity at a Trendelenburg position of 15 degrees was insufflated with CO2 on cardiac and liver markers.
METHODS: Forty patients scheduled for laparoscopic gynaecological surgery were included in the study. Venous blood samples were taken the day before operation and 6 hours after surgery, and later, lactate dehydrogenase (LDH), creatine kinase (CK), creatine kinase-MB (CK-MB), alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase (AST), alkaline phosphatase (ALP), myoglobin (MY) and d-dimer (d-D) were measured.
RESULTS: There was no statistically significant difference in the values of preoperative and postoperative ALT (16.8±9.4 and 17.8±9.3; p=0.579), AST (19.4±7 and 20.9±7.6; p=0.361) and ALP (65.2±16.2 and 63.3±16.9; p=0.609), but LDH (385.1±117.3 and 460.6±156.3; p=0.003), CK (113.8±138.5 and 247.9±283.5; p=0.0001), CK-MB (22.8±13.3 and 28.7±16; p=0.011), MY (28.1±12.9 and 138.8±129; p=0.0001) and d-D (509.5±815: 1026±1054; p=0.0001) increased significantly.
CONCLUSION: After laparoscopic operations in the Trendelenburg position, postoperative serum ALT, AST and ALP levels, compared to preoperative values, remained unchanged, but LDH, CK, CK-MB, myoglobin and d-dimer values increased significantly.

3.The Comparison of the Effects of Epidural Bupivacaine and Levobupivacaine on the Autonomic Nervous System and Cardiac Arrhythmia Parameters in Inguinal Hernia Surgeries
Aynur Demir, Ayşe Günay Kaya, Bünyamin Yavuz, Çiğdem Ünal Kantekin, Hülya Başar
doi: 10.5152/TJAR.2014.34635  Pages 78 - 83 (838 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı inguinal herni ameliyatlarında epidural anestezi oluşturmak için kullanılan bupivakain ile levobupivakain’in, kalp hızı değişkenliği ve kalp ritim bozukluğu üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: Epidural anestezi ile inguinal herni ameliyatı yapılması planlanan American Society of Anesthesiology (ASA) I-II grubu 60 erkek hasta rastgele 2 gruba ayrıldı. Ameliyat günü, hasta hazırlık odasına alınan ve işlemden 1 saat önce 12 kanallı holter kayıt cihazı (Rozinn RZ153+12 -USA) takılmış ve operasyon sonuna kadar kayıt yapılması planlanmış hastalara epidural anestezi uygulandı. Grup L’de (n=30) 17 mL %0,5’lik levobupivakain (Chirocain %0,5- Abbott, El-verum, Norveç), grup B’de (n=30) 17 mL %0,5’lik bupivakain (Marcain %0,5, Astra Zeneca, İlaç Sanayi ve Tic. Ltd. Şti, İstanbul, Türkiye) 10 dakika içerisinde epidural aralığa verildi. Yeterli blok düzeyi sağlanan hastalarda 30.dakikada operasyonun başlamasına izin verildi. Anestetik işlemlerden bir saat önce başlayan ve girişim sonunda bitirilen Holter kayıtları, bilgisayar ortamına aktarıldı. Kayıtlar kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirildi.
BULGULAR: Kalp hızı değişkenliğinin frekans etkili ölçüm sonuçları incelendiğinde her iki ilacın hem grup içi hem de gruplar arasında total, çok düşük frekans bandı VLF (very low frequency), düşük frekans bandı LF (low frequency), yüksek frekans bandı HF (high frequency) ve LF/HF oranı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı sayılacak bir değişiklik meydana getirmedikleri görüldü. Yalnızca normalize edilmiş düşük frekans bandı grup L’de istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p=0,013).
SONUÇ: Çalışmamızda kullanmış olan hacim ve konsantrasyonlarda levobupivakain ve bupivakain ortalama olarak aynı seviyelerde duyu bloğu oluşturmakta ve bu blok seviyelerinde kalp hızı değişkenliğini azaltmamaktadırlar.
OBJECTIVE: The aim of this study is to investigate the effects of bupivacaine and levobupivacaine, used to create epidural anaesthesia in inguinal hernia operations, on heart rate variability and cardiac arrhythmia parameters.
METHODS: Sixty male patients of the American Society of Anesthesiology (ASA) I-II group, scheduled to be operated on for inguinal hernia surgery with epidural anaesthesia, were randomly divided into two groups. The patients, with a 12-channel Holter recorder (Rozinn RZ153+12 -USA) attached 1 hour before the operation to record until the end of the surgery, were taken into the preparation room and anaesthetised. In group L (n=30), 17 mL of 0.5% levobupivacaine (Chirocain 0.5%-Abbot, El-verum, Norway) was given into the epidural space within 10 minutes, versus 17 mL of 0.5% bupivacaine in (Marcain 0.5%, Astra Zeneca, İstanbul, Turkey) group B (n=30). After 30 minutes, when there was enough block, the operation had been started. Holter recordings, starting 1 hour before the anaesthetic procedure and completed by the end of the operations, were transferred to the computer. The records were evaluated by the cardiologists.
RESULTS: When analysing the frequency effect measurement results of the heart rate variability, it was seen that neither of the medications created any statistically significant change in or among the groups in total, very-low-frequency (VLF), low-frequency (LF), high-frequency (HF) and LF/HF ratio levels. Only normalised low-frequency band was significantly lower in Group L (p=0.013).
CONCLUSION: In the volumes and concentrations that were used in our study, levobupivacaine and bupivacaine created sensory blockade at the same level on average and did not reduce heart rate variability at the levels of these blockages.

4.Comparison of Dexmedetomidine Versus Ketamine-Propofol Combination for Sedation in Cataract Surgery
Özgür Yağan, Refika Hande Karakahya, Nilay Taş, Ahmet Küçük
doi: 10.5152/TJAR.2014.45220  Pages 84 - 90 (935 accesses)
AMAÇ: Çalışmamızda katarakt cerrahisinde, spontan solunum üzerine minimal etkilerinin olması beklenen anestetik ilaçlardan deksmedetomidin ile ketamin-propofol kombinasyonunu (ketofol), sedasyon özellikleri, hemodinamik ve solunumsal etkileri açısından karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: : Randomize, prospektif olarak planlanan çalışmamıza 60 hasta dâhil edildi. Hastalar deksmedetomidin (Grup D) ve ketofol (Grup K) uygulanmak üzere iki gruba ayrıldı. Hedef sedasyon seviyesi Ramsay sedasyon skoru: 3 olarak belirlendi. Grup D’de 0,5 mcg kg-1 deksmedetomidin, Grup K’da ise 200 mg propofol ve 100 mg ketamin içeren solüsyondan 0,125 mL kg-1 iv olarak 10 dk içerisinde uygulandı. Hemodinamik ve solunum üzerine etkiler, postoperatif uyanma zamanı, analjezi özellikleri, hasta ve cerrah memnuniyeti değerlendirildi.
BULGULAR: Her iki grupta da ortalama arter basınçları ilaç uygulamaları sonrası başlangıç ölçümlerine oranla anlamlı bir azalma gösterdi. Kalp atım hızı ise sadece Grup D’de anlamlı olarak azaldı. Solunum sayısı ve spontan solunumun korunması açısından iki grup arasında fark yoktu. Aldrete puanının 9 olma zamanı Grup K’da 16,1 dk iken Grup D’de 24,9 dk idi ve aralarındaki fark istatistiksel açıdan anlamlıydı (p<0,01). Yan etkiler, ağrı skorları, hasta ve cerrah memnuniyeti açısından gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu.
SONUÇ: Çalışmamız sonucunda ketofol ile oluşturulan sedasyonun deksmedetomidinle karşılaştırıldığında, benzer sedasyon seviyesinde yeterli analjezi sağladığını ve hemodinamik ve solunumsal açıdan önemli bir yan etkiye yol açmaksızın daha kısa etki başlangıcı ve daha kısa derlenme süresine sahip olduğunu tespit ettik.
OBJECTIVE: The aim of this study is to compare the sedative properties and haemodynamic and respiratory effects of dexmedetomidine and a ketamine-propofol combination (ketofol), which are expected to have minimal effects on spontaneous breathing.
METHODS: Sixty patients were enrolled in this prospective randomised study. Patients were divided into 2 groups according to the administration of dexmedetomidine (Group D) and ketofol (Group K). Target sedation level was determined as a Ramsay Sedation Score of 3. In Group D, 0.5 mcg kg-1 dexmedetomidine was administered via intravenous route in 10 minutes versus 0.125 mL kg-1 of a solution containing 200 mg propofol and 100 mg ketamine in Group K. Haemodynamic and respiratory effects, postoperative awakening time, analgesic properties and satisfaction levels of the patients and surgeon were assessed.
RESULTS: There was a statistically significant decrease in mean arterial pressures following drug administration compared to initial measurements in both groups. However, there was a statistically significant decrease in heart rate only in Group D. There was no significant difference between the two groups regarding respiratory rate and protection of spontaneous respiration. Although the time for Aldrete score to be 9 was 16.1 minutes for Group K, it was 24.9 minutes for Group D, and this difference was statistically significant (p<0.01). There was no significant difference between the two groups regarding adverse effects, pain scores and satisfaction levels of the patients and surgeon.
CONCLUSION: Compared to dexmedetomidine, at similar sedation levels, sedation provided by ketofol enables satisfactory analgesia. Moreover, ketofol has a more rapid onset of action and a shorter recovery period from anaesthesia without causing significant haemodynamic or respiratory adverse effects.

5.The Effects of Different Anaesthetic Techniques on Surgical Stress Response During Inguinal Hernia Operations
Derya Acar, Ezgi Karakaş Erkılıç, Tülin Gümüş, Duygu Şahin, Aylin Sepici Dinçel, Orhan Kanbak
doi: 10.5152/TJAR.2014.49092  Pages 91 - 99 (930 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada üç farklı anestezi tekniğinin cerrahi stres yanıt üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEMLER: Çalışmamıza American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II grubu, elektif inguinal herni operasyonu uygulanacak 25-70 yaşları arasındaki 60 hasta dahil edildi. Rastgele 20’şerli üç gruba ayrılan hastalardan Grup 1’e sevofluran/hava/remifentanil ile genel anestezi, Grup 2’ye propofol/hava/remifentanil ile total intravenöz anestezi (TİVA), Grup 3’e remifentanil sedasyonu sağlanarak hiperbarik bupivakain ile spinal anestezi uygulandı. Tüm hastaların anestezi uygulaması başlamadan önce ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), arter oksijen satürasyonu (SPO2) başlangıç değerleri alındı ve girişim süresince belli aralıklarla takip yapıldı. Kortizol, insülin, leptin ve kan glukoz düzeylerini saptamak üzere indüksiyondan 15 dakika önce, intraoperatif 1. saat, postoperatif 3. saat ve 24. saatlerinde kan örneği alındı.
BULGULAR: Çalışmamızda KAH ve OAB değerleri ameliyat boyunca TİVA ve inhalasyon anestezi grubunda benzer, spinal anestezi grubunda diğer iki gruba göre yüksek olduğu saptandı. Tüm gruplarda kan şekeri düzeyi artış gösterdi ve insülin düzeyi intraoperatif 1. saatte azaldı. Leptin düzeyindeki değişiklikler bifazik bulunmuş olup, intraoperatif 1.saat ve postoperatif 3. saatte ölçülen değerlerde kontrol değerine göre azalma, postoperatif 24. saatte ise anlamlı bir artış mevcuttu. Kortizol düzeyi değişim yüzdesi TİVA grubunda intraoperatif 1. saatte anlamlı olarak azalma gösterirken diğer iki grupta artmıştır.
SONUÇ: İnguinal herni ameliyatı yapılan hastalarda TİVA uygulamasının, intraoperatif dönemde inhalasyon ve spinal anestezi gruplarına göre kortizol düzeyini azaltması, kan şekeri düzeyinde daha az artış göstermesi ve insülin düzeyinde inhalasyon anestezisine göre daha az düşüş göstermesi ile cerrahi stresi daha iyi baskıladığını düşünmekteyiz. Ayrıca leptin düzeyindeki postoperatif 24.saatteki artışın TİVA grubunda daha az olması anestetik madde ile ilişkilendirilmiştir.
OBJECTIVE: The aim of this study is to compare the effects of 3 different kinds of anaesthesia on stress response induced by surgery.
METHODS: Sixty patients aged between 25-70 American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II group to undergo inguinal herniography were included in this study. Patients were randomly divided into 3 groups of 20. Group 1 received general anaesthesia with sevoflurane/air/remifentanil, patients in Group 2 received total intravenous anaesthesia (TIVA) with propofol/air/remifentanil and Group 3 received spinal anaesthesia induced by hyperbaric bupivacaine, adjoined by remifentanil sedation. Mean arterial pressure (MAP), heart rate and SpO2 values were recorded preoperatively, intraoperatively and postoperatively at certain periods. Cortisol, leptin and glucose levels were preoperatively detected. Intervals were as; 15 minutes prior to the induction of anesthesia, at intraoperative first hour and at the postoperative third and twenty-forth hours.
RESULTS: MAP and heart rate values were similar in the inhalational anaesthesia and TIVA groups but relatively higher in the spinal anaesthesia group. Blood glucose levels were elevated, insulin levels were decreased in all groups, at the intraoperative first hour. Biphasic variation in blood leptin levels was observed in all groups, as the levels were lower than the preoperative control values at the intraoperative first and postoperative third hours and significantly higher at the postoperative twenty-forth hour. There was a significant decrease in cortisol level percentage change in the TIVA group at the intraoperative 1st hour, increasing in the other groups.
CONCLUSION: We concluded that TIVA supresses the stress response induced by surgery better by lowering cortisol levels, leading to a lower increase in blood glucose levels and a lower decrease in blood insulin levels when compared to others. Furthermore, leptin levels were increased at the postoperative twenty-forth hour. The lower increase at the postoperative twenty-forth hour in the TIVA group can be correlated with the anaesthetic agent.

6.Effects of Bowel Preparation and Fluid Restriction in Robot-Assisted Radical Prostatectomy Patients
Gülşah Yılmaz Karaören, Nurten Bakan, Cafer Tayyar Yürük, Ali Osman Cetinkaya
doi: 10.5152/TJAR.2014.57704  Pages 100 - 105 (890 accesses)
AMAÇ: Robot yardımlı radikal prostatektomi (RYRP) ameliyatlarında preoperatif bağırsak hazırlığı ve intraoperatif sıvı kısıtlaması dehidratasyona ve elektrolit dengesizliğine neden olabilmektedir. Bu hastalarda yatış öncesi anestezi polikliniğinde “normal” olarak değerlendirilen labaratuvar değerleri anestezi uygulaması esnasında yanıltıcı olabilmekte ve hipokalsemi ve hipokalemiye bağlı kalp ritmi bozukluklarına, depolarizan blokta uzamaya ve anesteziden derlenmenin gecikmesine neden olabilmektedir. Biz çalışmamızda RYRP ameliyatlarında bağırsak temizliği ve sıvı kısıtlamasının preoperatif (T1) alınan labaratuvar değerleri ile ameliyat başlangıcında (T2) ve ameliyatın 6. saatinde (T3) alınan labaratuvar değerleri arasında bu tip yan etkilere yol açabilecek derecede farklılığa sebep olup olmadığını araştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II 49 hasta uzerinde yaptığımız prospektif çalışmada hastaların bağırsak hazırlığı 12 saat içinde 2 defa rektal enema (NaP) ve tek doz oral soda (NaP) kullanılarak yapıldı. Ameliyat süresince 1 mL kg-1 h-1 %0,09 NaCl ve 1 mL kg-1 h-1 %6 HES 200/05 infüzyonları uygulandı.
BULGULAR: T2’de potasyum düzeyi T1 ve T3’e göre; T2 ve T3’teki kalsiyum düzeyi ise T1’e göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. T3 kalsiyum değeri de T2’den anlamlı düşük, T3 kreatinin değeri ise T1 ile T2’den istatistiksel olarak yüksek saptandı
SONUÇ: ASA I-II hasta grubunda yaptığımız çalışmamızda bağırsak hazırlığı ve sıvı kısıtlamasına bağlı labaratuvar değerlerinde her ne kadar ciddi yükseliş ve düşüşler saptanmamış olsa da bu değişimler yüksek riskli ASA III-IV hastalarda önem taşıyabilir.
OBJECTIVE: In Robot-assisted radical prostatectomy (RARP) patients, preoperative bowel preparation and intraoperative fluid restriction may cause dehydration and electrolyte imbalance. In these patients, laboratory results that are considered “normal” in the pre-anaesthesia clinic may be misleading, and cardiac arrhythmia due to hypokalaemia and hypocalcaemia, as well as problems, such as prolonged non-depolarising blockade and delayed recovery from anaesthesia, may be observed during anaesthesia practice. In this study, we aimed to determine these disturbances by comparing the preoperative (T1) laboratory values with those at the beginning of the operation (T2) and at the 6th hour of the operation (T3) and values at discharge.
METHODS: This prospective study comprised 49 American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II patients. Bowel preparation was made with a rectal enema (NaP) twice in 12 hours and with one single dose of oral laxative soda (NaP). During surgery, 1 mL kg-1 h-1 0.09% NaCl and 1 mL kg-1 h-1 6% HES 200/05 infusions were applied.
RESULTS: The potassium level at T2 was significantly lower than at T1 and T3. The calcium levels at T2 and T3 were significantly lower than at T1, and the level at T3 was significantly lower than at T2. The creatinine level at T3 was significantly higher than at T1 and T2.
CONCLUSION: Although there were no severe increases or decreases in laboratory test values due to bowel preparation and fluid restriction in RARP operations, which reflected on the clinical outcome in this ASA I-II patient group, these changes may be important in critically ill or ASA III-IV patients.

7.Comparison of the Effects of Thiopental Sodium and Propofol on Haemodynamics, Awareness and Newborns During Caesarean Section Under General Anaesthesia
Vedat Çakırtekin, Ahmet Yıldırım, Nurten Bakan, Nevin Çelebi, Özkan Bozkurt
doi: 10.5152/TJAR.2014.75547  Pages 106 - 112 (949 accesses)
AMAÇ: Elektif sezaryen ameliyatlarında; propofol ve tiyopentalin hemodinami, intraoperatif farkındalık ve yenidoğan üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEMLER: Yetmiş gebe iki eşit gruba ayrılarak; indüksiyonda 2 mg kg-1 propofol (Grup P) ve 5 mg kg-1 tiyopental (Grup T) uygulandı. Tüm olguların indüksiyon öncesi, indüksiyon sonrası ilk 10 dakika (dk) birer dakika aralıklarla, sonrasında beşer dakika aralarla ve cilt insizyonu, uterus insizyonu, bebek çıkımı, uterus dikişi, cilt dikişi, göz açma ve ekstübasyon sırasındaki hemodinamik parametreler ve bispektral indeks (BİS) değerleri kaydedildi. Yenidoğan 1 ve 5. dak APGAR skorları ve kordon kan gazı değerleri kaydedildi. Tüm olguların kulaklarına bebek çıkımı sırasında anahtar bir kelime söylenerek, postoperatif birinci saatte sorgulandı. Cerrahi ve anesteziye ait önemli süreler ile postoperatif birinci saat hemodinamik değerler, ağrı düzeyleri ve bulantı-kusma sıklığı kaydedildi.
BULGULAR: Olguların demografik verileri benzerdi. Grup T’de, indüksiyondan sonraki 1 ve 2. dakikalarda sistolik arter basıncı (SAB), diastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncının (OAB) ve hemen hemen tüm ölçüm zamanlarında KAH’nin anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. BİS değerlerinin, indüksiyondan sekizinci dakikaya kadar ve cilt insizyonu, uterus insizyonu ile bebek çıkım zamanlarında Grup P’de daha düşük olduğu gözlemlendi. Hastaların hiçbirisi anahtar kelimeyi hatırlayamazken, toplam dört hasta rüya gördüğünü belirtti. Propofol ve tiyopentalin yenidoğan 1 ve 5. dk APGAR skorlarına, göbek kordonu kan gazı değerlerine ve postoperatif 1. saat vizüel analog skala (VAS) düzeylerine etkileri benzerdi.
SONUÇ: Daha iyi anestezi derinliği ve daha hızlı derlenme sağladığından, propofolün sezaryen anestezisi için tiyopentalden daha uygun bir ajan olduğu kanısındayız.
OBJECTIVE: To compare the effects of propofol and thiopental on haemodynamics, awareness and newborns in pregnant women undergoing elective caesarean section.
METHODS: Seventy pregnant women were assigned into two equal groups. For anaesthesia induction, 2 mg kg-1 propofol (Group P) and 5 mg kg-1 thiopental (Group T) were administered. Maternal haemodynamic parameters and bispectral index (BIS) values were recorded before induction, in 1-minute intervals within the first 10 minutes after induction and in 5-minute intervals thereafter, during skin incision, uterine incision, removal of infant, uterine sutures, skin sutures, eye opening and extubation in all cases. Cord blood gas analysis and 1- and 5-minute APGAR scores were recorded. In all cases, a keyword was spelled to ear during removal of the infant, and at the first postoperative hour, patients were questioned. Important time periods of surgery and anaesthesia and also the first postoperative hour haemodynamic values, pain scores, nausea and vomiting were noted.
RESULTS: The demographic data were similar among cases. In Group T, systolic arterial pressure (SAP), diastolic arterial pressure (DAP) and mean arterial pressure (MAP) at the first 2 minutes after induction and heart rate (HR) at almost all time points were significantly higher. BIS values from induction to the eighth minute and skin incision, uterine incision and removal of the infant were lower in Group P. No patient remembered the keyword spelled, while 4 patients reported dreaming during general anaesthesia. The effects of propofol and thiopental sodium on 1- and 5-minute APGAR scores, cord blood gas values and postoperative visual analogue scale (VAS) scores were similar.
CONCLUSION: Propofol is a more appropriate anaesthetic agent than thiopental in anaesthesia for caesareans, since it provides better anaesthestic depth and more rapid recovery.

REVIEW
8.What Do Current Information and Evidence Suggest to Us for Oxytocin Use During Caesarean Section?
Berrin Günaydın, Ayça Taş Tuna
doi: 10.5152/TJAR.2014.76753  Pages 113 - 115 (1135 accesses)
Oksitosin, uterus atonisinin önlenmesi ile tedavisinde ve tonusun idamesinde ilk seçenek ilaçtır. Sezaryen ameliyatlarında oksitosin kullanımıyla ilgili bir çok farklı uygulamalar yapıldığından, akılcı oksitosin kullanımı için güncel bilgi ve kanıtları paylaşmak istedik.
Oxytocin is the first-line agent in the prevention and treatment of uterine atony and maintenance of uterine tone. Since there are several different practices related to the use of oxytocin during caesarean sections, we would like to address the latest information and evidence for rational oxytocin use.

CASE REPORT
9.Acute Pancreatitis Due to Hypertriglyceridaemia in Pregnancy
Funda Gök, Selçuk Köker, Alper Kılıçaslan, Gamze Sarkılar, Alper Yosunkaya, Şeref Otelcioğlu
doi: 10.5152/TJAR.2014.83435  Pages 116 - 118 (805 accesses)
Gebelik sırasında hypertrigliseridemiye bağlı akut pankreatit nadir fakat hem anne hem de bebek için ölümcül sonuçlara neden olabilen ciddi klinik bir tablodur. Otuz yedi yaşında 31 haftalık familial hypertrigliseridemi ve diabetes mellitusu olan gebede akut pankreatit gelişti. İntrauterin bebek ölümü gelişen hastanın gebeliği sonlandırıldı. Tedavide insülin, octreotidin yanısıra “double membrane filtration” ile plasmaferez uygulanarak trigliseritlerin hızla düşürülmesi sağlandı. Trigliserid düzeyi 24 saat sonunda 9742 mg dL-1’den 432 mg dL-1 düzeyine geriledi. Hasta 5 gün sonra yoğun bakımdan, 32 gün sonra hastaneden sağlıklı olarak taburcu edildi. Bu yazıda gebe vakada ciddi hipertrigliserideminin başarılı tedavisi sunulmuştur.
Acute pancreatitis due to hypertriglyceridaemia during pregnancy is a rare but severe clinical condition that may cause fatal results for both the mother and the foetus. Acute pancreatitis developed in a 37-year-old pregnant woman with familial hypertriglyceridaemia and diabetes mellitus in the 31st week of pregnancy. As intrauterine foetal death developed, the pregnancy of the patient was terminated. Additionally, insulin, octreotide and plasmapheresis with “double membrane filtration” were applied, and triglycerides rapidly decreased. After 24 hours, the level of triglycerides decreased from 9742 mg dL-1 to 432 mg dL-1. The patient was discharged from the intensive care unit at the end of 5 days and was discharged from the hospital after 32 days. The current article presents the successful treatment of severe hypertriglyceridaemia in a pregnant case.

10.Atypical Presentation of Posterior Reversible Encephalopathy Syndrome in a Patient Diagnosed with Postpartum Gestational Hypertension
Süheyla Karadağ Erkoç, Ülkü Kayacan, Alper Can, Halil Ertuğrul Çöplüoğlu, Ali Tosun
doi: 10.5152/TJAR.2014.88557  Pages 119 - 122 (855 accesses)
Gebeliğin hipertansif hastalıkları maternal mortalite ve morbiditenin önemli bir nedenidir. Preeklampsi ve eklampsi Posterior Reversible Ensefalopati Sendromu’nun (PRES) en sık nedenleri arasındadır. PRES, klinik olarak görme bozuklukları, baş ağrısı, bulantı, mental durum değişikliği ve nöbet ile karakterizedir. Altta yatan nedenin tedavisiyle klinik ve radyolojik iyileşme sağlanmasına rağmen tanı ve tedavide gecikme, kalıcı beyin hasarı ve ölüme neden olabilir. Postpartum hipertansiyonun kesin insidansını belirlemek zordur. Hafif hipertansiyonu olan kadınlar genellikle asemptomatiktir, dolayısı ile tanı ya konulamaz ya da geç dönemde komplikasyonlar ile tanı alırlar. Bu olgu ile gebelik döneminde hipertansiyon veya preeklampsi-eklampsi tanısı olmayan, ancak erken postpartum dönemde konvülsiyon geçirmesi ile yapılan incelemelerde PRES tanısı alan bir hastayı sunuyoruz.
Hypertensive disorders of pregnancy are a major cause of maternal mortality and morbidity. Preeclampsia and eclampsia are among the most common causes of posterior reversible encephalopathy syndrome (PRES). Clinically, PRES is characterised by visual disturbances, headache, nausea, change in mental status and seizure. Although treatment of the underlying cause provides clinical and radiological healing, a delay in the diagnosis and treatment can result in permanent brain damage and death. The exact incidence of new-onset postpartum hypertension is difficult to ascertain. Women with mild hypertension are usually asymptomatic; therefore, patients either can not be diagnosed or are diagnosed with late complications. With this case, we would like to present a patient who had no diagnosis of maternal hypertension or preeclampsia-eclampsia during pregnancy but, after a postpartum seizure, was diagnosed with PRES.

11.Continuous Spinal Anaesthesia for Endovascular Repair of Abdominal Aortic Aneurysm in High-Risk Patient
Kadir Özyılmaz, Özgür Yağan, Nilay Taş, Volkan Hancı
doi: 10.5152/TJAR.2014.24482  Pages 123 - 125 (806 accesses)
Endovascular aneurysm repair (EVAR) is increasingly being used in abdominal aortic aneurysm (AAA) treatment, as it is less invasive than open surgery. A wide range of anaesthetic types, such as general anaesthesia, neuroaxial blocks and local anaesthesia, have been shown to be appropriate for the EVAR procedure. In the continuous spinal anaesthesia (CSA) method, the local anaesthetic may be titrated through a catheter placed in the subarachnoid space, allowing better control of the anaesthetic level and a reduction in potential haemodynamic side effects. Our aim is to present CSA as a successful anaesthetic technique for EVAR in an AAA patient with severe co-existing diseases.
Endovasküler anevrizma tamiri (EVAR), abdominal aort anevrizmalarının (AAA) tedavisinde açık cerrahiye oranla daha az invazif olması nedeniyle giderek daha fazla oranda uygulanmaktadır. Genel anestezi, nöroaksiyal bloklar ve lokal anestezi gibi çeşitli anestezi tiplerinin EVAR için uygunluğu gösterilmiştir. Sürekli Spinal Anestezi (SSA) tekniğinde, lokal anestetiğin subaraknoid alana ilerletilmiş bir kateter yoluyla titre edilerek verilmesi, anestezi seviyesinin daha iyi kontrolüne ve olası hemodinamik yan etkilerin azalmasına neden olabilir. Biz de ciddi yandaş hastalıklara sahip AAA olgumuzda, EVAR için başarılı bir anestezi tekniği olarak SSA uygulamamızı sunmayı amaçladık.

12.A Case of Compartment Syndrome in the Hand Secondary to Intravenous Fluid Application
Coşkun Araz, Seçil Çetin, Melek Didik, Sevgi Ballı Seyhan, Özgür Kömürcü, Gülnaz Arslan
doi: 10.5152/TJAR.2014.37132  Pages 126 - 129 (972 accesses)
Ekstremitelerde görülen kompartman sendromu nadir fakat ciddi sonuçlara neden olabilen klinik bir durumdur. Perioperatif dönemde kullanılan anestetik ve analjezik ilaçlar, bulguların ortaya çıkmasını engelleyerek tanının gecikmesine neden olabilir ve geri dönüşsüz ciddi komplikasyonlar oluşabilir. Bu olgu sunumunda, morbid obez bir hastada abdominoplasti ameliyatı sırasında damar yoluna bağlı gelişen kompartman sendromu olgusu ve tedavisi sunulmuştur.
Compartment syndrome of the extremities is a rare but potentially devastating condition. Anaesthetic and analgesic drugs used in the perioperative period may cause a delayed diagnosis by preventing the symptoms from appearing, and irreversible complications can occur. In this report, a case of compartment syndrome secondary to vascular access and its treatment in a morbidly obese patient who underwent abdominoplasty was presented.

13.Intraoperative Ephedrine Allergy in a Patient Who Received Chemotherapy and Perioperative Hypersensitivity Reactions
Sedat Hakimoğlu, Kasım Tuzcu, Işıl Davarcı, Murat Karcıoğlu, Raziye Kurt, İsmail Dikey
doi: 10.5152/TJAR.2014.77044  Pages 130 - 133 (746 accesses)
Kemoterapi almış hastada intraoperatif efedrin alerjisi ve perioperatif hipersensitivite reaksiyonları anestezi, farmakolojik açıdan özgül bir durumu temsil eder ve bu süre boyunca çok sayıda yabancı maddelere maruz kalan hastalarda erken aşırı duyarlılık reaksiyonları veya anafilaksi gelişebilir. Otuz yedi yaşındaki, total abdominal histerektomi planlanan hastada intraoperatif hipotansiyon gelişmesi nedeniyle (5 mg) efedrin iv uygulandı. Uygulama sonrası aynı ekstremitenin iv kanülün yerleştirildiği ven trasesi hattında kızarıklık görüldü. Yaklaşık 15 dakika sonra her iki ekstremitede, batında yaygın ürtiker plakları gözlendi. İntravenöz kristalloid infüzyon hızı arttırılarak, metilprednisolon (100 mg+100 mg), Feniraminmaleat (45,5 mg) verildi. Postoperatif sorunsuz ekstübe edilerek postoperatif bakım ünitesinde gözleme alındı. Lezyonları postoperatif 60. dakikada tamamen ortadan kalkmasının ardından yaşamsal bulgularının da istikrarlı olması nedeniyle servise alındı. Cerrahi takibinde herhangi bir komplikasyon gelişmeyen hasta yatışının ikinci gününde taburcu edildi.
Anaesthesia represents a specific set-up in respect to pharmacology, and during this time, early hypersensitivity reactions or anaphylaxis may occur in patients who are exposed to a great number of foreign substances. Intravenous ephedrine (5 mg) was applied to a 37-year-old patient due to the development of intraoperative hypotension in a total abdominal hysterectomy operation. After application, hyperaemia was seen in the track of the intravenous catheter of that extremity. Approximately 15 minutes later, urticarial plaques were observed extensively in the abdomen and in both extremities. Methylprednisolone (100 mg+100 mg) and pheniramine (45.5 mg) were given with an increasing infusion rate of intravenous crystalloid. The patient was extubated without any problem and removed to the recovery unit for observation. After the total disappearance of lesions at postoperative 60 minutes and because of the stability of vital signs, the patient was removed to the service. In the follow-up of surgery, no complication developed, and the patient was discharged on postoperative day 2.

14.A Case Report of Toxic Brain Syndrome Caused by Methyl Bromide
Sibel Büyükçoban, Mualla Aylin Arıcı, Uğur Koca, Şule Kalkan
doi: 10.5152/TJAR.2014.84756  Pages 134 - 137 (864 accesses)
Metil bromid (CH3Br), akut ve kronik toksiteye neden olabilen halojenli alifatik hidrokarbondur. İnhalasyon yolu ile CH3Br maruziyeti olan 44 yaşında bir erkek hastada toksik beyin sendromu gelişimi sunulmuştur. Toksisite, ilerleyen sinirlilik, dizartri ve koordinasyon bozukluğu ile başlamıştır. Hastanın hastaneye başvuru sırasındaki şikayetleri; konuşma defekti, denge ve bilinç bozukluğu ve istemsiz hareketlerdir. Hasta yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) semptomatik olarak tedavi edilmiş ve organik sebepler dışlanmıştır. Manyetik Rezonans görüntülemesindeki bulguları, sistemik intoksikasyona sekonder demiyelinizasyon olarak değerlendirilmiştir. CH3Br, sülfidril içeren enzimleri alkilediğinden, hastanın tedavisinde N-asetilsistein kullanılmıştır. Hasta yaklaşık olarak bir buçuk ay YBܒnde takip edilmiştir.
Methyl bromide (CH3Br) is a halogenated aliphatic hydrocarbon that may cause acute and chronic toxicities. We describe a case of a 44-year-old male patient who developed toxic brain syndrome (TBS) and central nervous system (CNS) toxicity after exposure to CH3Br by inhalation. Toxicity began with progressive nervousness, dysarthria and coordination disorder. The complaints on admission to the hospital were speech defect, balance disorder, consciousness disorder and involuntary movements. The patient was treated symptomatically in the intensive care unit (ICU), and organic reasons were excluded. Findings in the magnetic resonance imaging were considered secondary demyelination related to systemic intoxication. Because of the CH3Br, alkylates the crucial sulfhydryl-containing enzymes, N-acetylcysteine was used as a source of sulfhydryl groups for the treatment of the patient. He was hospitalised for nearly 1.5 months in the ICU.

LETTER TO THE EDITOR
15.Lateral Sagittal Infraclavicular Block Under Sedation in a Four-Year-Old Child
Ayça Taş Tuna, Fikret Bayar, Tugba Sonbahar, Ali Fuat Erdem
doi: 10.5152/TJAR.2014.43265  Pages 138 - 139 (1153 accesses)

16.A New Threat in Anaesthesia-Bonzai
Yonca Yanlı, Mehtap Özdemir
doi: 10.5152/TJAR.2014.37531  Pages 140 - 141 (1205 accesses)