Turk J Anaesthesiol Reanim: 42 (1)
Volume: 42  Issue: 1 - February 2014
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Teaching Our students, Our residents and Ourselves
Zeynep Kayhan
doi: 10.5152/TJAR.2014.26121  Pages 1 - 5 (1361 accesses)
Anesteziyoloji eğitimi, yoğunlaştığı alan tıpta uzmanlık olmakla birlikte, tıp eğitiminin tüm kademe ve alanlarını kapsamalıdır. Anestezistler, çok-disiplinli yaklaşımları, temel ve klinik bilimleri entegre edebilmeleri ve cerrahi-dahili bilimler arasındaki köprü rolleri ile, özellikle mezuniyet öncesi eğitimde yararlı olabilirler. Asistan eğitiminde geleneksel usta-çırak modeli yerine temel yeterlikler, beceriler ve profesyonellik ilkelerine dayalı bir model benimsenmelidir. Kendimizi, yani uzmanları eğitirken ise, sürekli mesleki gelişim, akademik kariyer ve sürekli tıp eğitimi alanlarındaki ilkelere göre planlama yapılmalıdır.
Mezuniyet önecesi eğitimin sorumluluğu üniversitelerde iken, uzmanlık eğitimininki üniversiteler ve ulusal sağlık kurumlarındadır. Bu kademelerin birbirinden kopuk olmaması için sağlık eğitimi kurumları arasında sıkı işbirliği gerekir.
Eğitim yaklaşımları belirlenirken, kurumsal tercihler, hedef kitlenin özellikleri ve öğrenme stilleri dikkate alınarak, çeşitli eğitim yaklaşımları örneğin; özellikle riskli ve beceri gerektiren alanlarda simülasyona dayalı eğitim, senaryoya dayalı eğitim, standardize hasta, araştırma, e-Portfolio, koçluk, dergi kulupleri, seminerler, konferanslar, kurslar, olgu sunumları, yatakbaşı tartışmalar, oyunlar kullanılabilir.
Eğitim kalitesi ve ortamı kalite güvencesi kapsamında sürekli olarak değerlendirilmelidir. Anesteziyoloji departmanları sağlık eğitiminin her aşamasına ağırlıklarını koymalı, programda kendilerine mutlaka yer açmalı; anesteziyologlar, iyi klinisyen olma yanında öğrencileri, asistanları ve kendilerini daha iyi yetiştirmek için eğitimin tüm yönlerini anlamalıdır.
Even though the postgraduate medical education has been the focus of interest of anaesthesiology education, in a broader sense the entire medical community can be considered appropriate learners of anaesthesiology. Given their broad-based knowledge and technical skills, anaesthesiologists represent a rich resource for education, and are equipped to teach physiology, pharmacology, resuscitation, pain management, perioperative assessment, and medical technology. For residency training, approach based on competencies, skills and professionalism should be used instead of traditional "apprenticeship" model. When teaching ourselves as qualified anaesthesiologists, areas of continuing professional development, academic career training and continuing medical education should be taken into account.
Whereas the responsibility for undergraduate medical education rests with university medical schools, postgraduate medical education is carried out by universities and/or the national health authorities/services. Establishment of partnerships between health-care services and universities should be central to the provision of postgraduate education so as not to dissociate various stages of education.
When determining educational strategies, institutional preferences, target populations and, their learning styles should be taken into account. To this end, especially for high risk situations simulation-based approaches, scenarios, standardized patient, research, mentoring, journal clubs, seminars, lectures, case discussions, bed-side discussions, courses, games, portfolios, have been and are being used widely.
Departments of anaesthesiology should establish and maintain a strong presence in undergraduate medical education; besides being good clinicians, anaesthesiologists should understand all aspects of education and educational outcome in order to better teach students, residents and themselves.
Quality of education and teaching environment should continually be evaluated within the context of quality assurance.

CLINICAL RESEARCH
2.Comparison of Different Induction Dose Strategies of Rocuronium and Vecuronium in Neuroanaesthesia Practice
Behiye Doğruel, Giray Varnalı, Çiğdem Selek, Lütfi Telci, İbrahim Özkan Akıncı
doi: 10.5152/TJAR.2013.41  Pages 6 - 11 (1569 accesses)
AMAÇ: Rokuronyum ve vekuronyumun farklı indüksiyon dozlarında kullanımının entübasyon zamanı ve ilk kürar ihtiyacında oluşturduğu değişikliklerin nöroanestezi pratiğine uygunluğunun değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEMLER: Çalışmaya, intrakraniyal kitlesi olup elektif olarak operasyona alınan 68 beyin cerrahisi hastası kabul edildi. Olgular, indüksiyonda kullanılan kürarların dozlarına göre; Grup 1 (Vekuronyum): 0,1 mg kg-1 ile indüksiyon, Grup 2 (Priming doz): Normal vücut ağırlığına göre hesaplanan 0,1 mg kg-1 vekuronyum dozunun %20’sinin indüksiyona başlamadan 5 dak önce uygulanması ve kalan dozun hipnotik ajandan sonra uygulanması, Grup 3 ( Rokuronyum): 0,6 mg kg-1 ile indüksiyon, Grup 4 (Hızlı sıralı indüksiyon): Rokuronyum 1,2mg kg-1 ile indüksiyon uygulaması olacak şekilde ayrıldı. TOF (Train of four) testine göre olguların entübasyon süreleri, kürar doz aralıkları, ilk kürar ihtiyaç süreleri belirlendi ve kaydedildi. Entübasyon kaliteleri, invazif monitörizasyon, cerrahi pozisyon verme, cerrahi başlangıç ve operasyon süreleri kaydedildi.
BULGULAR: Entübasyon süresinin, 1,2 mg kg-1 rokuronyum uygulanan grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede daha kısa olduğu görüldü. İlk kürar ihtiyaç süresinin de aynı şekilde hızlı sıralı indüksiyon dozu uygulanan bu grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede uzun olduğu bulundu. Gruplar arasında hastaların monitörizasyon, cerrahi pozisyon verme, cerrahiye başlama ve operasyon süreleri ile kürar doz aralıklarında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi.
SONUÇ: Rokuronyumun hızlı sıralı indüksiyon dozunda uygulanması ile mükemmel entübasyon kalitesinin 1 dakika civarında sağlandığı, bu dozda sağlanan uzun etki süresinin monitorizasyon, pozisyon verme ve cerrahinin başlamasına kadar olan dönemi kapsadığı görüldü. Bu etkilerinden dolayı monitörizasyon, pozisyon verme ve cerrahiye başlamanın uzun sürdüğü nörocerrahi hastalarında, roküronyumun hızlı seri indüksiyon dozunun iyi bir seçenek olabileceğini düşünmekteyiz.
OBJECTIVE: To evaluate the efficiency of use of rocuronium and vecuronium in different dose regimens in neuroanesthesia practice in terms of intubation time and first additional dose requirement.
METHODS: Sixty-eight neurosurgery patients with intracranial mass which were operated, included to our study. Patients randomly divided into 4 groups according to the induction doses of curares as: Group1: Vecuronium 0.1 mg kg-1, Group2: Priming, 20% of total vecuronium need (0.1mg kg-1) for induction injected 5 minutes before induction and then the rest used for induction, Group3: Rocuronium group: 0.6 mg/kg, Group 4: Rocuronium with rapid-sequence induction dose (RSID) (1.2 mg kg-1). TOF (Train of four) test was used for deciding to intubation and additional curare dose during surgery. Intubation quality, the time from induction to intubation, need for the first additinal curare dose and subsequent curare dose intervals were recorded.
RESULTS: RSID of rocuronium provided significantly shorter time period for intubation against the other groups. Also the time period from induction to first additional curare requirement time was significantly longer in RSID group than others. There were no statistically differences between the groups’ time period for monitorisation, positioning and start of surgery.
CONCLUSION: With the use of RSID of rocuronium, it was seen that the excellent intubation quality is provided around 1 minute and with its longer effect period until the first additional dose it covers the time period for monitorisation, positioning and start of surgery. Because of these efects, we think that the RSID of rocuronium may be a beter choice of dose regimen for neuroanesthesia practice.

3.Effects of Ketamine-Propofol Mixture on Intraocular Pressure and Hemodynamic in Elderly Patients: A Randomized Double-Blind Trial
Mustafa Said Aydoğan, Soner Demirel, Mehmet Ali Erdoğan, Penpegül Fırat, Cemil Çolak, Mahmut Durmuş
doi: 10.5152/TJAR.2013.56  Pages 12 - 18 (1536 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, propofol ile ketamin-propofol karışımı (ketofol) uygulanan iki farklı anestezi indüksiyon tekniğinin yaşlı hastalarda göz içi basıncı (GİB) ve hemodinami üzerine etkilerinin her bir ölçüm zamanında karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: Kırk yaşlı hasta (ASA I -II, 65 yaş üzeri); propofol 1.5 mg kg-1 (grup P, n = 20) ve ketofol (grup KP, n = 20) (1: 1 tek şırınga karışımı kullanarak 5 mg mL-1 ketamin ve 5 mg mL-1 propofol) olarak rastgele iki gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonundan 60 saniye sonra farengeal laringeal maske (PLMA) yerleştirildi. GİB, sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB) ve kalp atım hızı (KAH) değerleri indüksiyon öncesi (t0), hemen indüksiyon sonrasında (t1), 1 (t2), 3 (t3) ve 5 (t4) dakikalarda kaydedildi.Ayrıca, hemodinamik komplikasyonlar ve efedrin ihtiyacı kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların özellikleri gruplar arasında benzerdi. SKB ve KAH grup KP’ de t1 ve t4 ölçüm zamanlarında grup P'ye göre anlamlı artmıştı (p=0.044). GİB değerleri indüksiyon ile her iki grupta, önemli ölçüde T0 değerlerinin altına düştü (p=0.026). GİB grup P'de t1 ve t4 ölçüm zamanlarında grup KP’ ye göre anlamlı bir azalma gözlendi (p=0.018). Hastaların efedrin toplam doz gereksinimi (p = 0.034) grup P'de anlamlı olarak artmıştı.
SONUÇ: Ketofol yaşlı hastalarda GİB’da ılımlı azalma ile hemodinamik stabilite sağladığından anestezi indüksiyonu için alternatif bir ajan olabilir.
OBJECTIVE: The aim of this study is to compare the effects of ketamine-propofol mixture (ketofol) and propofol on intraocular pressure (IOP) and hemodynamic in elderly patients during anaesthetic management at each repeated measurement times.
METHODS: Forty elderly ASA I and II patients were divided into two random groups to receive either propofol 1.5 mg kg-1 (group P, n=20) or ketofol (group KP, n=20) (using a 1: 1 single syringe mixture of 5 mg mL-1 ketamine and 5 mg mL-1 propofol). Pharyngeal laryngeal mask airway (PLMA) was inserted 60 seconds after induction of anaesthesia. IOP, systolic blood pressure (SBP), diastolic blood pressure (DBP), and heart rate (HR) values were recorded at preinduction (t0), immediately following induction (t1), 1 (t2), 3 (t3) and 5 (t4) minutes after induction. Haemodynamic complications and need of ephedrine were also recorded.
RESULTS: Patient characteristics at the beginning of the procedure were similar between groups. SBP and HR were significantly increased in group KP compared to the group P at t1 and t4 (p=0.044). Induction of both anaesthetic agents decreased significantly IOP from the t0 values (p=0.026). A significant decrease in IOP was found at t1 and t4 in group P compared to group KP (p=0.018). The total dose of ephedrine was statistically different in group P (p=0.034).
CONCLUSION: Ketofol can be an alternative agent to provide hemodynamic stability with a moderate decrease in IOP during anaesthesia induction in elderly patients.

4.Evaluation Of Multimodal Approach For Postoperative Pain At The patients Who Underwent Flank Incision In The Urology Operating Room
Mustafa Nuri Deniz, Arzum Erakgun, Demet Sergin, Elvan Erhan, Mehmet Bülent Semerci, Gülden Ugur
doi: 10.5152/TJAR.2013.54  Pages 19 - 22 (1492 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada flank insizyon ile yapılan radikal nefrektomi ve pyeloplasti ameliyatları sonrası ağrı kontrolünde multimodal analjezi yaklaşımına ek subkutan (sc) morfin uygulanmasının etkinliği araştırıldı.
YÖNTEMLER: Bu prospektif ve randomize çalışmaya flank insizyon ile radikal nefrektomi ve pyeloplasti girşimi planlanan 18-85 yaş arası, ASA I-III olan, 49 hasta dahil edildi. Hastalar Grup O (n= 25) ve Grup M (n= 24) olarak iki gruba ayrıldı. Standart genel anestezi uygulanan tüm hastalara fasya kapatılırken 100 mg tramadol ampul ve 1 gr/100 ml parasetamol olarak verilip, insizyon hatları 20 ml levobupivakain %0,25 ile infiltre edildi. Grup M’deki hastalara Grup O’daki hastalardan farklı olarak, 0,1 mg/kg sc morfin yapıldı. Girişim sonunda tüm hastalara tramadol ile hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulandı. Postoperatif 24 saat süreyle ağrı skorları (VAS), vital bulguları, yan etkiler, ek analjezik gereksinimi ile hasta memnuniyeti kayıt edildi.
BULGULAR: Gruplar arasında demografik veriler, ASA dağılımı ve girişim süreleri benzerdi. Postoperatif dönemde HKA ile tramadol tüketimi, ek analjezik gereksinimi, yan etkiler, yaşamsal değişkenler açısından gruplar arasında fark saptanmadı. Postoperatif ağrı skorları Grup M’de cerrahi sonrası 30, 45, 60 dakika ve 2. saatte Grup O’ya göre anlamlı olarak düşük bulundu.
SONUÇ: Flank insizyon ile nefrektomi ve pyeloplasti geçiren olgularda multimodal analjezik yaklaşıma sc morfin eklenmesi erken postoperatif ağrı skorlarını düşürmektedir.

OBJECTIVE: In this study, we studied subcutaneous (sc) morphine in combination with multimodal analgesia for postoperative pain control after radical nephrectomy and pyeloplasty with flank incision.
METHODS: 49 ASA I-III patients (aged between 18-85 years) undergoing radical nephrectomy and pyeloplasty with flank incision were included in this prospective, randomized study. Patients were divided into 2 groups [Group O (n= 25) and Group M (n= 24)] and received standard general anaesthesia. Tramadol 100 mg and parasetamol 100 mg were given intravenously before fascia closure and levobupivacaine %0,25, 20 ml was injected locally to surgical incision in all patients. Patients in Group M were also received 0,1 mg/kg morphine subcutaneously. Patient-controlled analgesia (PCA) with tramadol was used for postoperative pain control in both groups. Postoperative pain scores (VAS), vital parameters, side effects, the need for rescue analgesia during 24 hours postoperatively as well as patient satisfaction were recorded.
RESULTS: Groups were comparable with respect to demographic data, ASA status, and duration of surgery. There were no significant differences between the groups in postoperative PCA tramadol consumption, rescue analgesia, side effects and vital parameters. Postoperative pain scores (VAS) in Group M were significantly lower at 30, 45, 60 minutes, and 2 hours compared to Group O.
CONCLUSION: In patients undergoing radical nephrectomy and pyeloplasty with flank incision, subcutaneous morphine in combination with multimodal analgesia decreases early postoperative pain scores compared to multimodal analgesia alone.

5.Comparison of Maternal and Neonatal Effects of Combined Spinal Epidural Anesthesia in the Sitting or Lateral Position During Elective Cesarean Section
Ece Dumanlar Tan, Berrin Günaydın
doi: 10.5152/TJAR.2013.55  Pages 23 - 32 (1805 accesses)
AMAÇ: Elektif sezaryenlerde oturur veya lateral pozisyonda uygulanan kombine spinal epidural (KSE) anestezinin maternal ve neonatal parametreler ile efedrin ihtiyacına etkilerini karşılaştırarak hangi pozisyonun hemodinamik ve teknik açıdan iyi olacağını göstermeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Altmış gebe oturur (Grup I, n=30) veya sağ lateral (Grup II, n=30) pozisyonda 10 mg hiperbarik bupivakain ve 20 µg fentanil ile KSE yapmak üzere rastgele iki gruba ayrıldı. Kalp hızı (KH), ortalama arter basıncı (OAB), duyusal ve motor blok özellikleri intratekal ilaç verildikten sonra operasyon bitimine kadar takip edildi. Efedrin ve ilk analjezik ihtiyacı, KSE için birden fazla deneme sayısı, spinal iğne girişine bağlı parestezi ve Apgar skorları kaydedildi.
BULGULAR: Efedrin ihtiyacında ve KH değişikliklerinde gruplar arasında fark bulunmadı. Ancak Grup II’de 45. dk’daki OAB, Grup I’den düşük bulundu (p<0,05). Grup II’deki maksimum duyu bloğu seviyesi Grup I’den daha yüksekti (p<0,05). Motor blok gerileme süreleri iki grupta benzer olmasına rağmen, Grup II’de duyu bloğu gerilemesi ve ilk analjezik ihtiyacı Grup I’den daha geç gözlendi. Grup I’deki spinal iğneyle parestezi (Grup I= %3,3 ve Grup II=%20) ve birden fazla deneme sonucu KSE gerçekleştirme insidansı Grup II’den düşük bulundu (Grup I=%26,7 ve Grup II=%60) (p<0.05). Apgar skorları benzerdi.
SONUÇ: Sağ lateral pozisyonda duyusal bloğun daha hızlı ve daha yüksek seviyelere ulaşması ve KSE girişim sayısı ve spinal iğne girişine bağlı parestezinin daha fazla gözlenmesinden dolayı sezaryenlerde gebeye KSE uygulamasının oturur pozisyonda daha güvenli ve kolay yapılacağı sonucuna varıldı.
OBJECTIVE: We aimed to demonstrate which position would be hemodinamically and technically better by comparing the effects of combined spinal epidural (CSE) in the sitting or lateral decubitus position for elective cesarean deliveries, on maternal and neonatal parameters and ephedrine requirement.
METHODS: Sixty parturients were randomly allocated in two groups to perform CSE in the sitting (Group I, n=30) or right lateral decubitus position (Group II, n=30) using hyperbaric bupivacaine 10 mg and fentanyl 20 µg. Mean arterial pressure (MAP), heart rate (HR) and characteristics of sensory and motor block were recorded from intrathecal drug administration until the end of surgery. Ephedrine and 1st analgesic requirement, number of attempts to perform CSE, incidence of paresthesia during spinal needle insertion and Apgar scores were noted.
RESULTS: Ephedrine requirements and HR changes were similar in both groups. However, MAP values at the 45 min in the Group II was significantly less than in Group I. Maximum sensory block levels in Group II were significantly higher than in Group I. Despite similar motor block recovery times in both groups, regression times of sensory block and 1st analgesic requirement in Group II were significantly longer than in Group I. Incidence of paresthesia due to spinal needle (3.3% vs 20% in Groups I and II, respectively) and number of attempts to perform CSE (26.7% vs 60% in Groups I and II, respectively) were significantly higher in Group II than in Group I. Apgar scores were similar.
CONCLUSION: Performing CSE in the sitting position would be safer and easier because of achieving higher and earlier onset of sensory block and greater number attempts for epidural insertion and paresthesia due to spinal needle insertion in the right lateral position.

6.Effects Of Presence Of Metastasis On Pain Treatment In Patients With Cancer: A Retrospective Study
Yücel Zülfi Kurşun, Fuat Yıldız, Ömer Kaymaz, Selami Ateş Önal
doi: 10.5152/TJAR.2013.58  Pages 33 - 39 (1456 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada, kansere bağlı ağrı nedeniyle takip ve tedavi edilen onkoloji hastalarında metastaz varlığının ağrı tedavisine etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Ocak 1997 – Aralık 2010 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Algoloji Bilim Dalı’na maligniteye bağlı ağrı nedeniyle takip ve tedavisi yapılan 1736 hastanın 269’u kayıp veri nedeniyle çalışma dışı bırakılarak 1467 hasta değerlendirilmeye alındı. Hastalar; metastazı olmayanlar (Grup I), tek organ metastazı olanlar (Grup II) ve birden fazla organ metastazı olanlar (Grup III) şeklinde gruplara ayrıldı.
BULGULAR: Hastaların yaşları arasında fark yoktu. Hastaneye geliş anındaki VAS değerleri grup III’de diğer gruplara göre yüksekti ve grup II’de grup I’e göre yüksekti. Hastaların % 85.5’i analjezik basamak tedavisi ile, % 14.5’ine ise ek olarak MİVAG yöntemler kullanılarak tedavi edildi. Grup II ve grup III’de; hastaların I. Basamak ve II. Basamakta tedavi edilme oranları grup I’e göre daha düşüktü, III. Basamakta tedavi edilme oranları grup I’e göre daha yüksekti. MİVAG uygulanması grup III’de diğer gruplara oranla yüksekti, grup II’de ise grup I’e göre yüksekti.
SONUÇ: Sonuç olarak kanser ağrısı olan hastalarda metastaz varlığı ağrının şiddetini arttırmaktadır. Ağrının şiddetli olması kanserli hastada ağrı tedavisini zorlaştırmaktadır. Böylece kanser ağrısı olan hastalarda metastaz varlığı analjezi basamağını arttırmakta ve opioid tüketimini arttırdığı kanısındayız.
OBJECTIVE: To investigate the effect of presence of metastases on pain treatment in patients with cancer pain.
METHODS: Of the 1736 patients, who were treated in Firat University, Faculty of Medicine, Department of Anaesthesiology and Reanimation, Algology Section, due to cancer-related pain, between January 1997 and December 2010, 1467 patients with complete medical records were evaluated. Patients were grouped as without metastasis (Group I), with a single organ metastasis (Group II), and with multiple organ metastasis (Group III).
RESULTS: There was no difference between the groups with regard to age. VAS scores at admission were higher in group III compared to the other groups, and significantly higher in group I than in group II. Analgesic ladder treatment was given in 85.5% patients, and 14.5% were treated using additional MIVAG methods. In Group II and group III, the rates of treatment in Step I and II were lower compared to group I, while the rates of treatment in Step III were higher. Implementation of MIVAG was higher in group III than in the other groups, and higher in group II than in group I.
CONCLUSION: The presence of metastases causes more severe pain, which becomes more difficult to treat, and increases the analgesia step and the consumption of opioids, in patients with cancer-related pain.

CASE REPORT
7.Ultrasound guided bilateral greater occipital nerve block for treatment of postdural puncture headache
Fethi Akyol, Orhan Binici, Mahmut Çakır
doi: 10.5152/TJAR.2013.59  Pages 40 - 42 (1621 accesses)
Postdural ponksiyon baş ağrısı (PDBA) tedavisi için oral veya intravenöz (IV) sıvı ve kafeinli analjeziklerin alınması, spinal aralığa mikrokateter uygulanması, hastadan alınan kanın epidural aralığa verilmesi yani epidural kan yaması, fiberoptik görüntüleme aracılı epidural girişimsel teknikler kullanılmaktadır. Epidural kan yaması PDBA’da konservatif medikal tedaviden sonra efektif bir tedavi yöntemi olarak kullanılmasına rağmen invazif bir yöntem olması nedeniyle bazı komplikasyonlara neden olabilmektedir. Yirmi iki yaşında, inguinal herni tanısı olan, erkek hasta ve 42 yaşında, sağ bacakta venöz yetmezlik tanısı olan, kadın hastaya spinal anestezi planlanmıştır. Postoperatif 1. gün postdural ponksiyon baş ağrısı gelişen hastalara konservatif medikal tedavi uygulandı. Medikal tedaviye yanıt vermeyen hastalara ultrason eşliğinde bilateral büyük oksipital sinir bloğu uygulandı. Bu olguların sunumunda, ultrasonla büyük oksipital sinir blokajının postdural ponksiyon baş ağrısı tedavisindeki etkinliği tartışılmıştır.
Treatment of the postdural puncture headache involves oral or intravenous (IV) fluid or caffeine-containing analgesics, micro-catheterization of spinal space, epidural administration of blood obtained from the patient or epidural blood patch and fiberoptic imaging-guided epidural interventional techniques. Epidural blood patch is to date the most effective treatment, but it is an invasive procedure that may result in serious complications. Spinal anaesthesia was planned for a 22 year old male patient diagnosed with inguinal herni and for 42 year old female patient diagnosed with venous stasis. On the first post-operative day, the patients with a postdural puncture headache received conservative medical treatment. As medical treatment was ineffective, they received ultrasound guided greater bilateral occipital nerve block. In this case report, the effect of the ultrasound guided bilateral greater occipital nerve block on postdural puncture headache was discussed.

8.Total Spinal Block after Thoracic Paravertebral Block
Serbülent Gökhan Beyaz, Hande Özocak, Tolga Ergönenç, Ali Fuat Erdem, Onur Palabıyık
doi: 10.5152/TJAR.2013.60  Pages 43 - 45 (1602 accesses)
Torakal paravertebral blok (TPVB), birçok cerrahi girişim için ya tek başına ya da genel anes-teziyle birlikte uygulanabilen bir işlemdir. Düşük yan etki özelliği ve yüksek analjezi etkinliği nedeniyle anestezide güncel bir uygulamadır.
Açık kolesistektomi ameliyatı uygulanacak, yandaş hastalıkları olan altmış üç yaşındaki hasta-ya nörostimülatör eşliğinde tek taraflı TPVB uygulaması için T7 seviyesinden tek enjeksiyon yöntemiyle 20 mL %0,5 levobupivakain kullanıldı. Uygulamayı takiben bilinç bulanıklığı geli-şen hastaya anestezi indüksiyonu yapılarak entübe edildi. İndüksiyonu takiben gelişen he-modinamik düzensizlik hızlı sıvı replasmanı ve vazopressör tedaviyle düzeltildi. Ameliyatın sonunda tüm anestetik ilaçlar kesildi ve nöromüsküler bloker etkisi geçi çevrildi. Nöromüskü-ler monitörizasyona kas gücünün yerinde olduğu gösterilmesine rağmen TPVB uygula-masından yaklaşık 3 saat sonra spontan solunum başladı ve bilinç açıldı.
Total spinal blok; spinal anestezinin hayatı tehdit eden bir komplikasyondur. Nadiren perife-rik blokla uygulamalarında da görülebilir. Klinik tablo hipotansiyon, bradikardi, apne ve kalp durması ile karakterizedir. Erken tanı ve etkin tedavi hayat kurtarıcıdır. Biz de TPVB uygula-ması sonrasında total spinal blok gelişen ve uygun destek tedavisi ile düzelen olguyu sunmak istedik.
Thoracic paravertebral block (TPVB) can be performed with or without general anaesthesia for various surgical procedures. TPVB is a popular anaesthetic technique due to its low side effect profile and high analgesic potency.
We used 20 ml levobupivacaine 0.5% for single injection of unilateral TPVB at T7 level with neurostimulator in sixtythree years old patient with co-morbid disease who undergo chole-cystectomy. Subsequent application patient lost consciousness, and was intubated. Hemo-dynamic instability was normalized with rapid volume replacement and vasopressors. Anaes-thetic drugs were stopped at the end of the surgery and muscle relaxant was antagonized. The muscle strength was shown to be returned with neuromuscular block monitor.
Approximately three hours later after TPVB, spontaneous breathing started and conscious-ness returned.
A total spinal block is a rare and life threatening complication. A total spinal block is a com-plication of spinal anaesthesia, it can also occur after peripheral blocks. Clinical presentation is characterized by hypotension, bradycardia, apnea and cardiac arrest. An early diagnosis and appropriate treatment is life saving. In this case, we want to present total spinal block after TPVB.

9.Diphenylhydantoin Induced DRESS Syndrome: A Case Report
Figen Leblebici, Özlem Soyal, Nevzat Mehmet Mutlu, Hatice Yağmurdur, Onur Karaca
doi: 10.5152/TJAR.2013.44  Pages 46 - 49 (1450 accesses)
Drug Rash with Eosiophilia and Systemic Symptoms” (DRESS) sendromu ağır bir ilaç reaksiyonudur. Çoğunlukla suçlanan ilaçlar antikonvulzanlar, bupropiyon, sulfonamidler, sulfasalazin, allopurinol, minosiklin, abacavir ve neviparindir. Aynı zamanda immun ve enfeksiyöz nedenlerle de ortaya çıkabilir.
Intrakraniyal anevrizması nedeniyle endosakkuler embolizasyon yapılan 70 yaşında kadın operasyon sonrası jeneralize epileptik nöbet geçirdi. Hastaya difenilhidantoin başlandı. Tedaviden 6 gün sonra hastada yaygın deri döküntüleri başladı. Difenilhidantoin kesilerek yerine levetirasetam başlanmasına rağmen döküntüler artarak solunum sıkıntısına yol açan fasyal ödem ve dilde şişme oluştu. Yoğun bakıma alınan hasta ikinci gününde solunumunun bozulmasıyla entübe edilerek yoğun bakıma alındı. Hastanın devam eden deri döküntülerinden alınan biyopsi spongiotik ilaç erüpsiyonuyla uyumlu spongiotik eosinofiller içeren yüzeyel perivaskuler dermatit ile uyumlu geldi.
Dolayısıyla kullandığımız her türlü medikasyonun basit bir döküntüden yaşamı tehdit eden sendromlara kadar reaksiyonlara yol açabileceğini bilerek hareket etmek önemlidir.
Drug Rash with Eosiophilia and Systemic Symptoms” (DRESS) syndrome is a severe adverse drug reaction. The drugs mostly accused are anti-convulsants, bupropion, sulfonamides, sulfasalazine, allopurinol, minocycline, abacavir and neviparine. There are also immune and infectious causes can lead to DRESS syndrome.
A 70 year old female patient had undergone endosaccular coil embolization for intracranial aneurysm and experienced a generalised seizure postoperatively. She had been given diphenylhidantoin (DPH). Six days later DPH therapy, the patient had complained of widespread skin rash. Although DPH had been replaced with levetiracetam afterwards, skin rash had deteriorated causing facial oedema and swelling of the tongue. She had severe facial oedema with swelling of the tongue causing disturbance of breathing. On the second day of critical care unit, the patient’s breathing deteriorated leading to intubation and mechanical ventilation respectively. The patient’s rash was still persistant and the results of the punch biopsy taken from the lesions revealed superficial perivascular dermatitis involving spongiotic eosinophils compatible with spongiotic drug eruption. As a result, it is important to realise that medications we use, can be the cause of a range of reactions from simple rash to life threatening syndromes.

10.Posterior Reversible Encephalopathy Syndrome in an Eclamptic Patient After Cardiac Arrest; Case Report and Literature Review
Mehtap Honca, Aytaç Polat, Eyüp Horasanlı
doi: 10.5152/TJAR.2014.26817  Pages 50 - 53 (1334 accesses)
Posterior reversible ensefalopati sendromu (PRES), hipertansiyon, başağrısı, nöbetler ve görsel bozuklukla karakterize bir hastalıktır. PRES’in nedenleri; ağır hipertansiyon, preeklampsi, eklampsi, sepsis, renal ve otoimmün hastalıklar, immünosupresif ve sitotoksik ajanların kullanımıdır. Sendromun tanısı zor olabilir. Bu nedenle klinik ve radyolojik bulgular birlikte değerlendirilmelidir. Bu bildiride, PRES tanısı alan, 19 yaşında 32 haftalık gebe eklamptik hasta literatür eşliğinde sunulmuştur.
Posterior reversible encephalopaty (PRES) is a disorder characterized by hypertension, headache, seizures and visual impairment. Causes of PRES include; severe hypertension, pre-eclampsia or eclampsia, sepsis, history of renal and autoimmune diseases and use of immunosuppressive or cytotoxic agents. Diagnosis of the sendrom can be difficult. For this reason clinical and radiological findings should be evaluated together. In this report, a 19-years old, 32 week pregnant eclamptic woman, who had been diagnosed with PRES is presented with discussing the relevant literature

LETTER TO THE EDITOR
11.Aortic and Venous Cannulation in Coronary Surgery
Mustafa Erşepçiler
doi: 10.5152/TJAR.2013.61  Page 54 (1833 accesses)

12.Complication of Interscalene Block:
Süreyya Gültekin
doi: 10.5152/TJAR.2013.62  Page 55 (2114 accesses)